|
DEVLETLER
HUKUKUNA GÖRE ERMENİ MESELESİ
Giriş
1915-1916
yıllarında yani I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı İmparatorluğu'nda
vuku bulan Ermeni olayları konusunda çok yazıldı. Bu
konuda yazılanların 26 binden fazla olduğu hesaplanıyor.
Büyük çoğunluğu Ermeni olan yazarların daha ziyade tarihçi
oldukları ve Ermeni olaylarını soykırım olarak niteledikleri
görülüyor. Türk yazarların hemen tümü de konuya tarih
açısından yaklaşmış ve tehcirin soykırım olmadığını
savunmuşlar.
Konunun
duygu yüklü oluşu, yayımlara tarafsız bir tarih görüşünün
hakim olmasını güçleştirmekle birlikte, dikkatli bir
okuyucunun olayların tarihi hakkında yeterli bilgi edinmesi
için ortada yeterli yayım bulunduğuna kuşku yok. Türkiye'deki
ve Ermenistan'daki arşivlerin açık olmadığı ya da bunlara
erişimin tam olmadığı yolundaki iddialara rağmen, olayların
niteliğini değerlendirmek için yeterli arşiv çalışmasının
yapılmış ve yayımlanmış olduğu da söylenebilir.
85 yıl
önce cereyan etmiş olayların anlaşılması için tarihi
çalışmalar olmazsa olmaz nitelikte. Ancak uluslararası
hukuk alanında eğitim ve tecrübesi yoksa, tarihçi bu
olayların soykırım olup olmadığı konusunda yargıda bulunamaz.
Görülen o ki, tarihçiler başta olmak üzere, bu konular
üzerinde çalışan sosyolog ve siyaset bilimci gibi akademisyenlerle
düşünürler, önemli sayıda ölümle sonuçlanan olayları
soykırım olarak nitelemek eğilimindeler. (1)
Oysa soykırımın, uluslararası bir suç olarak, ancak
hukukçular tarafından değerlendirilmesi mümkün.
Konuya
ilişkin hukuki çalışmalar yok denecek kadar az. Bu durumun
çeşitli nedenleri var. Türklerin hukuka fazla ilgi duymadıkları
biliniyor. Ermenilerin hukuku ihmal etmelerinin nedeni,
hukuki değerlendirmelerin, soykırım iddialarını güçlendirmekten
ziyade zayıflatma olasılığının daha yüksek olması. Ermeni
taraftan yazarlar olayların trajik niteliğini vurgulamak
ve soykırım suçlamasını kolayca yapabilmek için tarihi
yaklaşımı yeğlemişler. 1948'de oluşturulan ve 1951'de
yürürlüğe giren `Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına
Dair Sözleşme'nin (bundan böyle Sözleşme) 1990'lann
ortasına kadar ciddi biçimde kullanılmaması veya kullanma
fırsatının çıkmamış olması nedeniyle gelişmiş bir içtihadın
da bulunmaması, hukuki yolun tercih edilmemesinin bir
nedeni olabilir. Nihayet, Sözleşme'nin kabulünden yaklaşık
40 yıl öncesinin olaylarına uygulanmasındaki güçlükler
de ortada. Sözleşme öncesi dönemde mevcut olmayan ve
Sözleşme tarafından oluşturulan `soykırım' dahil bir
çok kavramın, geriye dönük uygulanması hukukla bağdaşmadığından
konu hukukçuların ilgisini çekmemiş olabilir.
Buna
rağmen bazıları geçmiş olayları soykırımla tanımlayabildiğine
göre, sanki bu olaylar bugün oluyormuş ya da soykırım
hukuku o günlerde de geçerliymiş gibi bir tür spekülatif
yaklaşım yine de yararlı görülebilir. Bu makalede böyle
bir yaklaşım benimseniyor.
Konunun
hukuk yönüne yeterince ağırlık verebilmek için, okuyucunun
konuya ilişkin tarihi belli ölçüde bildiği varsayılıyor
ve tarihi verilere hukuki değerlendirmelerin gerektirdiği
kadar değiniliyor.
Sözleşme'ye Kadar
Hukuk
1648
Westaphalia devletler sistemine göre devlet egemenliği
mutlak ilkeydi. İçişlerine karşılamazdı. Azınlıklar
devletlerin iç işiydi. Devletler ülke içinde vuku bulan
olaylarda iç mevzuatı uyguluyorlardı. Uluslararası suç
kavramı yoktu. 1839 Tanzimat Fermanı'nı takiben Osmanlı
azınlıktan uluslararası anlaşma ve antlaşmalara konu
olmuştu. Bu istisnai bir durumdu. Bir yandan çok kültürlü
ve çok milletli Osmanlı İmparatorluğunun Batı Avrupa
ulus-devletleriyle mücadelesinde zayıf düşmesinin, öte
yandan da Batının Balkanlar'daki Hristiyan azınlıkları
desteklemeyi dış politikasının bir unsuru haline getirmesinin
sonucuydu.
Ermeni
tehciri başladığında, İngiliz, Fransız ve Rus hükümetleri
24 Mayıs 1915'te yayınladıkları ortak bildiride "...Türkiye'nin
insanlığa ve uygarlığa karşı bu yeni suçlan karşısında,
müttefık hükümetler, Osmanlı hükümeti mensuplarını ve
katliama katılan memurlarını şahsen sorumlu tutacaklarını
Bab-ı Ali'ye alenen bildirirler." denmekteydi.
Buna karşılık, Türk sempatizanı olmadığı bilinen Amerikan
Dış İşleri Bakanı Robert Lansing'in "askeri harekat
bölgesinde olması halinde" Türk hükümetinin Ermenileri
tehcire (deport) "az veya çok hakkı olduğu"nu
söylediği de biliniyor. Öte yandan 1912-13 Balkan savaşları
sırasında 1907 Lahey Kurallarını ihlal suretiyle işlenen
savaş suçlarını araştıran bir raporda, özellikle Türklerin
başına gelen facialar karşısında insanlığa karşı suçlardan
söz edilmemesi manidar olmalı. (2)
1907
Lahey kuralları bir ülkenin savaşta işlediği suçlarla
ilgiliydi. Kendi ülkesinde işlediği iddia edilen suçlara
uygulanması öngörülmüyordu. Barış Konferansı'nda Yunan
Dış İşleri Bakanı'nın yeni bir insanlığa karşı suç ihdas
edilerek Ermeni katliamının yargılanması önerisine,
Başkan W. Wilson'un ex post facto hukuk olacağı
gerekçesiyle önceleri itiraz ettiği biliniyor. Amerika
böyle bir suç oluşturulmasına karşıydı. Almanya ile
ilgili Versaille Antlaşması'nda bir uluslararası mahkeme
kurulacağı belirtildi. Bu, tarihte ilk kez vuku buluyordu.
Ama Hollanda kendisine sığınan Kayser II. Wilhelm'i
iade etmediğinden yargılama gerçekleşemedi.
10 Ağustos
1920'de imzalanan Sevres Antlaşması'nda Osmanlı İmparatorluğu,
söz konusu suçlarla ilgili olarak, Türkiye'de yapılacak
bir mahkemeye razı oldu (m. 226). Mahkemeyi oluşturmak
galiplere bırakılıyor; istenen kişilerin yakalanıp mahkemeye
teslimi taahhüt ediliyordu. Savaş sonunda işgal altındaki
İstanbul'da kurulan Nemrut Mustafa divan-ı harbi, Malta'yâ
götürülen sanıkların, İngiliz Kraliyet savcısının kanıtlan
yetersiz bulması sonucunda salıverilmeleri, hep tarihçiler
tarafından bilinen hususlar. Sevres yerine 24 Temmuz
1923'te Lozan Antlaşması geçti. Bunda 1 Ağustos 1914
ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm suçların affı
için bir bildiri yer aldı.
Bilindiği
gibi, soykırım II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya'sının
`nihai çözüm' adı altında Yahudileri yok etmesiyle gerçek
boyutlarına kavuştu. `Genocide' sözcüğü bir Polonya
Yahudisi olan Raphael Lemkin tarafından icat edildi.
Lemkin daha öğrenciyken, bir soykırım saydığı Ermeni
olaylarına ilişkin sanıkların yargılanmasını yakından
izlemişti. Lemkin'in soykırım anlayışı çok genişti.
Azınlıkların siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, moral,
.fizik ve biyolojik olarak yok edilmesini kapsıyordu.
Sonradan gelişen hukuk, her grubun değil, sadece bazı
grubların ve sadece fızik ve biyolojik olarak yok edilmesi
amacıyla işlenen fiilleri soykırım saydı. Yani Lemkin'in
tanımını çok daralttı.
1940'lann
başında Nazi'lerin Yahudilere yaptıkları henüz tam açıklığıyla
bilinmediğinden, özellikle İngiltere ve Amerika, Almanya
sınırlan içinde işlenen suçların bir uluslararası mahkemede
ele alınmasından yana değildiler. Buna karşılık Almanya'nın
ülke dışında, işgal ettiği ülkelerde işlediği fiillerden
dolayı sorumluların yargılanmasını savunuyorlardı. Böylece
ulus-devlet egemenliğine saygı devam edecekti. Zira
savaş hukuku sadece savaş sırasında ülke dışındaki sivillere
karşı işlenen suçlardan dolayı bir ülke sorumlularının
uluslararası yargıya tabi olmasını öngörüyordu. İnsanlığa
karşı suç kavramı doktrinde tartışıImakla birlikte,
ülke içinde işlenen suçlan kapsayacak şekilde henüz
devletler hukukuna girmemişti.
Almanların
Yahudilere yaptıkları yavaş yavaş ortaya çıktıkça, ülke
içinde işlenen suçlar için de sorumluların yargılanması
görüşü ağırlık kazanmaya başladı. 1941'de başlayan çalışmalar
1945'te Amerika'nın Londra Konferansı'na sunduğu bir
öneriyle yeni bir aşamaya ulaştı. Bunda Lahey sözleşmelerinde
yer alan `Martens Hükmü'nden yararlanıldı. Böylece,
bir suç önceden açıkça tanımlanmamışsa, `uygar halkların
teamülü, insanlık hukuku ve kamu vicdanının emirlerinden
çıkan milletlerin hukuk ilkelerinin uygulanması öngörüldü.
Ancak `Martens Hükmü' bir savaş hukuku kavramı olduğundan,
ülke içinde işlenen suçların yargılanması, saldırı kavramıyla
yani savaşı başlatmayla ilişkilendirildi. Böylece savaşa
atıf, iç işlerine karışmanın mazereti oluyordu. Londra
Konferansı'nın tutanaklar incelendiğinde, Almanya'nın
iç işlerine karışmanın, ilerde kendi iç işlerine de
karışmaya emsal oluşturmasına karşı, özellikle Amerikâ'nın
ne denli hassas olduğu görülüyor.
Alman
savaş suçlularını, bu arada Yahudi soykırımından sorumlu
olanlar yargılayacak Nuremberg Mahkemesi'nin aynı adla
anılan ilkeleri bu anlayış çerçevesinde oluşturudu.
İlkelerin 6a olanına göre,
a. Barışa Karşı
Suçlar
(i) Uluslar arası
anlaşmaları, antlaşmaları ve teminatları ihlal
ederek, bir saldın savaşı yapmak veya planlamak,
hazırlamak ve başlatmak;
(ii) (i)'de sözü
edilen fiilleri gerçekleştirmek için ortak bir
plana veya entrikaya katılmak.
b. Savaş Suçları
Savaş hukuku veya
örfünü ihlal ederek...askeri gerek olmadan işlenen
fiiller.
c. İnsanlığa Karşı
Suçlar
Barışa
karşı suçlar veya savaş suçlan ile ilişkili olarak işlenmesi
kaydıyla, katil, yok etme, köleleştirme, göçe zorlama
ve sivil bir topluma karşı işlenen diğer insanlık dışı
fiillerle, siyasi, ırki veya dini nedenlerle yapılan
mezalim.
İnsanlığa
karşı suç tanımından da görüleceği üzere, Yahudilere
karşı işlenen suçlar Almanya'nın içinde işlenmiş olsa
dahi, yargı konusu olabilecekti. Tek şart bu suçların
savaşla ilişkili olarak Savaş sırasında işletmiş olmasıydı
(nexus). Böylece galipler bir ülkenin iç işlerine karışmak
için, o ülkeyle bir savaş olması gerekçesini aramaktan
vazgeçemediler. Yahudilerin ve diğerlerinin, tarihin
görmediği bir vahşetle yok edilmesi dahi, bir ülkenin
içinde işlenen suçların, kendi başına uluslararası yargıya
konu olmasına yetmemişti. O sırada sözcük olarak bilinmesine
rağmen soykırım kavramı Nuremberg ilkeleri arasında
sayılmadı; insanlığa karşı suçlar kavramı soykırımı
da içerdi. Soykırım henüz bağımsız bir suç kategorisi
olacak kadar açıklık ve kesinlik kazanmamıştı.
Nuremberg Mahkemesi Ekim
1945'te 24 Nazi sanık hakkında iddianamenin okunmasıyla
başladı. Bir yıl sonra on dokuz sanığın hüküm giymesi
ve on ikisinin idamıyla sonuçlandı. Savcı yargılama
sırasında zaman zaman soykırım sözcüğünü kullandı; ama
mahkeme kararında bu suça atıf yoktu.... Makalenin Devamını Okumak
İçin Tıklayınız.
|