|
Prof.Dr.Stefanos
Yerasimos'un
BİRİNCİ
DÜNYA SAVAŞI VE ERMENİ SORUNU KONFERANSI
ÜZERİNDE DEĞERLENDİRME
* Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU
Türkiye
Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından 20 Mayıs 2002 tarihinde
bir konferans düzenlenmiştir. Konuşmacı Türk bilim dünyasının
yakından tanıdığı Prof.Dr. Stefanos Yerasimos'tur. Yerasimos
Türk Tarih Kurumu'nda 1991'de yayınlanan "Les Voyageurs
dans l'Empire Ottoman (XIVe-XVIe siècles)" eseriyle
tanınmıştır. Yazar ayrıca Fransız Anadolu Araştırmaları
Enstitüsü müdürlüğünde bulundu. Genelde İstanbul, Seyyahlar
ve Türkiye ile ilgili çeşitli eserler yayınladı. Yerasimos'un
bizzat konuşmasında da belirttiği gibi, Ermenilerle
ilgili bir çalışması bulunmamaktadır. Bu nedenle, konuşmacının,
TÜBA'nın Ermeni sorunu ile ilgili konferans çağrısını
neden kabul ettiğini anlamamız güçtür. Buna karşılık,
TÜBA yetkililerinin, belki de yabancı bir bilim adamını
konuşturmak düşünceleri, onun çalışma alanı olmadığı
bir sahada davetine yol açmış olsa gerektir. Prof. Yerasimos'un
konuşması, bilindiği gibi Türkiye Bilimler Akademisi
tarafından yayınlanmıştır. Bu yayın üzerinde yaptığım
incelemede, konferansta bulunmamaktan üzüntü duyduğumu
ifade etmek istiyorum.
Stefanos
Yerasimos konferansının hemen başında, "Ermeni
sorunu uzmanı olmadığını" ve "bu konuda herhangi
bir yapıtının bulunmadığını" belirterek sözlerine
başlamıştır. Asıl niyetinin ise bir "görüş alış
verişi" olduğunu ifade etmiştir. Buna karşılık,
Yerasimos'un konuşması bir bütün olarak değerlendirildiğinde,
bir görüş alışverişinden çok bir yargılama ve şartlandırma
temeli üzerine oturtulmuştur. Zira hiç araştırmadığı
ve eser ortaya koymadığı bir konuda, bir bilim adamı
nasıl olur da yargıda bulunabilir? Nitekim Yerasimos
Ermeni sorununu "bir tarih-hukuk çelişkisi"
olarak tanımlarken, "hukukun amacının kanıtlamak,
tarihin ise izah etmek" olduğunu vurgulamasına
rağmen, somut belgelere dayanmayan tarihin de tarih
olmaktan çok kurgu olabileceğini unutmuş görünmektedir.
Öyle ki, "bu iki kavramın birbirine karıştırıldığını,
kavram kargaşasından kurtulabilmek için tarihsel düşünce
sistemini hukuksal düşünce sisteminden ayırt etmek gerektiğini"
söyleyen Yerasimos, buradan hareketle ispat yerine izah
yolunu seçtiğini ifade etmektedir. Ancak her nedense,
bu izahı hangi kaynaklara ve araştırmalara dayandırdığını
belirtmemiştir. Halbuki tarih, kaynaklara dayanılmadan
izah edilemez; izah etme iddiasında bulunanlar ise,
tarihî bir araç değil, amaç olarak kullanmak durumunda
bulunanlardır.
Yerasimos,
Türk tarafının, "olaylara, devlete karşı ihanet
olarak algılanan bir isyan"ın bastırılması olarak
baktığını, halbuki burada çok uluslu bir imparatorluktan
ulus devlete geçişin söz konusu olduğunu belirtirken,
olayların gelişim safhalarını ve ortaya çıkış nedenlerini
göz ardı ederek, Ermenilerin isyanını haklı bir sebebe
bağlamaya çalışmış ve Türklerin konuya yaklaşımlarının
yanlış olduğunu ortaya koyma gayreti içinde olmuştur
(s.7-8). Aslında konuşmacı burada bir tenakuza düşmüş,
Türklerin penceresinin tam karşıtı bir pencereden olaylara
yaklaştığını göstermiştir. Tarihte hangi devlet birlikte
yaşadığı ve kendi toplumu içerisinde gördüğü bir halkın
devlete baş kaldırmasını haklı görmüştür ? Sebebi her
ne olursa olsun, bu gibi hareketler isyan olarak değerlendirilmiştir.
Kaldı ki Ermeniler, konuşmacının da belirttiği gibi
bir Ermenistan kurma istemektedirler ve bunun için terör
başta olmak üzere, yabancı devletlerle işbirliği ve
hattâ onların saflarına geçerek mensubu bulundukları
devlete karşı savaşmışlardır. Bu tür hareketler, tarihin
her döneminde ve her devlet tarafından "ihanet"
kavramıyla ifade edilmiştir.
Konuşmacının
Osmanlı Devleti'nin yıkılmasını Rus İmparatorluğu'na
benzetmesi ise isabetsizdir. Zira Osmanlı Devleti, kendi
kendini tasfiye eden bir imparatorluk değildir. Batılı
devletlerin baskıları ve yardımlarıyla yavaş yavaş parçalanan,
Afrika ve Balkanlarda bağımsız devletler kurulan dramatik
bir tarihî süreç yaşamıştır. Bu kopmaların hemen hepsi
isyanlar sonucudur veya kimi devletler ile misyoner
faaliyetlerin rolü büyüktür. Tarihte hangi devlet bütünlüğünü
kendi elleriyle bozmuş ve devlete karşı baş kaldıranlar,
hangi şartlarda âsî sayılmamıştır ? Kaldı ki objektif
bir tarihçinin, 1000 yıllık bir süreç içinde birbiriyle
iyi geçinen, devletin en üst kademelerinde uzun yıllar
görev yapan Ermenilerin, bu ayrıcalıklı konumlarından,
nasıl isyan eden, masum insanları katleden bir cinayet
mangaları haline geldiklerini sorgulaması ve bugün soykırım
iddiasında bulunanların neden hiçbir belgeye dayanmadan
böyle bir propoganda yolunu seçtiklerini kendi kendisine
sorması gerekirdi.
Yerasimos,
Ermeni sorununun başlangıcını, 1830’lu 1840’lı yıllarda
Osmanlı hükumeti tarafından Kürt aşiretlerinin toprağa
yerleştirilmesi girişimlerine bağlarken de, yine bu
konuda sadece kitabî bilgiye dayandığını ortaya koymuştur.
Zira Ermenilerin Osmanlı devletine karşı ilk hareketleri
bu tarihlerden öncedir ve Rusya bu konuda başı çekmiştir[1].
Nitekim 1828-29'da herhangi bir baskının söz konusu
olmadığı devirlerde, Ermenilerin Rusyaya göç ettikleri
arşiv belgelerine dayanılarak yapılan çeşitli araştırmalarda
yer almaktadır[2]. Ermenilerin komite kurmaları ve tedhiş
hareketine girişmeleri de bu tarihten sonra başlamış,
1828-29 Osmanlı-Rus savaşında önemli sayıda Ermeni,
Rus ordusu tarafına geçerek Osmanlı Devleti'ne karşı
savaşmıştır. Yerasimos, bütün bunları gözardı ederek,
1876'da başlayan Ermeni ayaklanmalarını ve Müslümanlara
karşı yaptıkları katliamları meşru hale getirme gayreti
içinde olmuştur.
Prof.
Yerasimos, Balkan Savaşlarıyla Osmanlı’nın Avrupa’daki
topraklarının tasfiye edilmesi üzerine İttihat ve Terakki
hükümetlerinin, Ermenilere verilmesi söz konusu olan
Anadolu’daki topraklarını elde tutabilmek için Osmanlı
Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na katıldığını ifade
ederken, kimlerin niçin Anadolu topraklarını Ermenilere
vermek istediğine hiç değinmemiştir. Nitekim Ermenilere
özerklik verilmesi istenen 6 Osmanlı vilâyeti için imzalandığı
belirtilen anlaşmayı da hiç görmediğini belirtmesine
karşılık (bu anlaşma 8 Şubat 1914'te Rusya'nın İstanbul
Maslahatgüzarı ile Osmanlı sadrıazamı Said Halim Paşa
arasında yapılmış, İngiltere ve Fransa da destek vermiştir)[3],
anlaşmanın Mart 1914'te imzalandığını söylemektedir.
Bu anlaşmada, konuşmacının söylediğinin aksine, altı
vilâyet iki kesime ayrılmış, her kesimin başına, büyük
devletlerin teklif ettiği ve Osmanlı Devleti'nin atadığı
iki müfettişin tayini kabul edilmiş, kanun, nizamnâme
ve tebliğlerin mahallî dille yapılacağı hükme bağlanmıştır.
Öte
yandan konuşmacı, “Anadolu’nun gayri Müslim unsurlardan
temizlenmesi” gibi "olabilirlik" üzerine dayandırılmış
hayalî bir projenin varlığını ortaya atarken, bunun
kaynağını belirtmediği gibi, ne için kurulduğu bilinen
Teşkilât-ı Mahsusa’nın da bu projenin başlangıcı olarak
kurulduğunu ifade etmektedir. Konuşmacı “Teşkilat-ı
Mahsusa özellikle iç düşmanlara karşı kurulmuştur”;
“1913’ten sonra Anadolu’daki gayri Müslim unsur İttihat
ve Terakki’nin iç düşman tanımını karşılamaktadır”;
“Ege kıyılarında, özellikle Foça ve Doğu Trakya’da,
Rum nüfusuna karşı yıldırma politikasına dayanan küçük
çapta eylemler yapılmıştır”; "1913-1914’te genel
bir etnik temizlik hareketinin düşünüldüğü pek inandırıcı
değildir. Çünkü o tarihlerde savaşın çıkıp çıkmayacağı,
hangi tarihte çıkacağı ve Osmanlı devletinin bu savaşa
hangi safta katılacağı belli değildir". “Uzun bir
savaşın getirdiği tecrit koşulları içinde planlanabilecek
bir tehcir ve yok etme politikasının 1914’ün sonundan
önce düşünülmüş olması ihtimali azdır. Bununla birlikte,
Bahaettin Şakir ya da Dr.Nazım gibi İttihat ve Terakki’nin
bazı ideologları Anadolu’yu, ‘yabancı unsurlardan’ kurtarma
projeleri geliştirmiş olabilirler”. "Hukuksal anlayış
bunlarla ilgili 'suç unsuru oluşturacak' belge arayışındadır.
Böyle bir belgenin olmayışı ise, bir savunma ya da iddiaları
çürütme anlayışı içinde algılanmaktadır. Oysa tarihsel
anlayış bu doğrultuda değildir" (s.11-12) gibi
tarih metodolojisinden örnekler verirken, tarih metodolojine
aykırı olarak, olabilirliklerle ve ihtimallerle tarihi
yönlendirmeye ve tarih ilmiyle taban tabana zıt, belgeye
dayanmayan tutarsız iddialarla, hayalî bir tarih yazma
konumuna düşmektedir. Özellikle "...böyle bir belgenin
olmayışı ise, bir savunma ya da iddiaları çürütme anlayışı
içinde algılanmaktadır. Oysa tarihsel anlayış bu doğrultuda
değildir" derken, belgesiz tarihin tarih olamayacağını
unutmuş görünmektedir. Yerasimos ayrıca, "uzun
bir savaşın getirdiği tecrit koşulları içinde planlanabilecek
bir tehcir ve yok etme politikasının 1914’ün sonundan
önce düşünülmüş olması ihtimali azdır" gibi bir
ifadeyle, "tehcir ve yok etme politikası"nın
1914’ten önce değil ama sonra düşünüldüğünü, "olabilirlik",
yani ihtimal dahilinde görürken de yine, aynı hataya
düşmüştür. Tarih metodolojisini bilen, ciddî bir bilim
adamı olduğunu eserleriyle kanıtlamış bir bilim adamının
bu tür iddialarının, yanılgı olarak görülmesi mümkün
değildir. Buradaki iddia, Yerasimos'un doğrudan önyargısının
bir sonucu olan soykırım yapıldığı tezinin üstü örtülü
bir ifadesidir. Zira, "...böyle bir belgenin olmayışı..."
cümlesi ona aittir. Aslında konuşmacının, "Birinci
Dünya Savaşı ve Ermeni Sorunu" gibi bir başlık
altında yaptığı sunuya Foça ve Doğu Trakya Rum nüfusu
da eklemesi, herhalde şoven duyguların ön plâna çıktığını
da ortaya koymaktadır.
Yerasimos
Birinci Dünya Savaşı başladığında Daşnak yöneticilerinin
yardımıyla Rus sınırına yakın yerlerden karşı tarafa
geçirilen Ermenilerden Rusların dört gönüllü tabur teşkil
ettiklerini, bunun dışında Ermenilerin yoğun olduğu
yerlerde bir isyan hareketine girişmediklerini ileri
sürmekte (s.13), dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı yıllarında
Ermeni terör örgütlerinin cephe gerisinde isyanlar çıkartarak
Müslüman köylerini bastıkları, sivil halkı katlettikleri
ve Türk ordusunu iki ateş arasında bıraktıklarını, en
başta Rus arşiv belgelerine rağmen görmezlikten gelmektedir.
Yerasimos, “Van ayaklanması dışında -bir de Şebinkarahisar’da
küçük bir ayaklanma oldu- 24 Nisan 1915’ten önce Osmanlı
topraklarında bir Ermeni ayaklanması ve Müslüman halkı
imha hareketi olmadı; ya da ben böyle bir şey bilmiyorum”
şeklindeki ifadesiyle (s.30), "bilmediğini"
belirttiği isyanlara rağmen, 24 Nisan 1915'ten önce
Müslümanların katledilmediğini, bu tarihtan sonra ise
katliamın bir misillime niteliğini taşıdığını söyleyebilecek
kadar tarafgir olabilmiştir. Oysa ki, yerli ve yabancı
pek çok eserde : 1890'da Erzurum ve İstanbul isyanları,
1893'te Amasya, Merzifon, Ankara, Çorum, Tokat, Yozgat
ve Diyarbakır olayları, 1894'te Sasun isyanı, 1895'te
İstanbul, Divriği, Trabzon, Eğin, Develi, Akhisar, Erzincan,
Gümüşhane, Bitlis, Bayburt, Merzifon, Maraş, Muş, Kayseri,
Yozgat ve Zeytun olayları, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı
Bankası saldırısı, 1904'te Sasun isyanı ve 1905'te II.
Abdülhamid'e suikast teşebbüsü, 1909'da Adana isyanı,
15 Nisan 1915'te Van çevresinde başlayıp, 17 Nisan'da
Çatak'ta, 18 Nisan'da Bitlis'te, 20 Nisan'da da Van'ın
merkezinde isyanlar çıktığı yer almaktadır.
Yerasimos'un,
Türk tarafının 24 Nisan sonrası olaylarına bakmadığını
ve 1917 sonrasında Ermenilerin gerçekleştirdiği katliamları
"misilleme" olarak nitelendirmesi ise, yukarıda
belirtildiği gibi, konuya ne kadar önyargılı yaklaştığının
diğer bir kanıtıdır. Bilindiği gibi misilleme daha önce
maruz kalınan bir saldırıya verilen karşılığın ismidir.
Keza Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki Ermeni olaylarını
“bir karşılıklı çatışma” yerine, 1915-1917 yılları arasında
Türklerin saldırılarına karşı Ermenilerin 1917-1921
yıllarında misillemede bulunmaları tezine dayandırmıştır.
“Türk tarafı ise 24 Nisan sonrasını, bundan önceki olayların
getirdiği kaçınılmaz sonuç olarak algıladığından kısa
geçer ve Ermeni misillemelerinin yoğunlaştığı 1917’den
sonrasına atlar. Ancak, bazan de 1915-1917 ile 1917-1921
arası eş zamanlı imiş gibi gösterilerek tüm olaylar
karşılıklı bir çatışma ortamı içinde takdim edilir”
(s.15) derken, tehcirle ilgili Türkiye'de yapılan araştırmaları
görmezlikten gelerek olayları yine tek taraflı sunma
konumuna düşmüştür. Zira konuşmasında kendisi de 1915
öncesi Ermeni komitalarının yaptıklarını atlamıştır.
Hele hele 1914 ile 1918 yılları arasında Fransa için
ölen Ermenilerden hiç bahsetmemiştir.
Yerasimos
Ermeni tehcirinin yer değiştirme ya da yok etme amaçlı
olup olmadığı hususunu tartışmaya açarken, “niyetin
her aşamada ve her düzeyde aynı olmamış olabileceğini”
ileri sürmekte, 1914-1915 kışında “ya biz ya onlar”
psikolojisi ile Ermenilerden kurtulmak yolunun “yer
ve koşullara göre” bulunduğunu savunmaktadır: Yerasimos’a
göre başvurulan kurtulma yolları toplu öldürmelerdir:
“Örneğin, olayların ayrıntısından anlaşıldığı kadarıyla,
toplu öldürmeler özellikle cephelere yakın köylerde
olmuştur. Buralarda, yetişkin erkeklerin kaçıp düşmana
sığınacağından korkulduğu için, bunlar kafileler yola
çıkarıldıktan sonra peyderpey elenmiştir. Orta ve Batı
Anadolu’da ise bu yöntemlere daha az başvurulmuştur”
(s.17) şeklindeki kesinlik arzeden ifadeleriyle, bir
soykırım yapıldığına dair kendi zihnindeki senaryoyu
dinleyicilere sunmuştur. Nitekim soykırım yapıldığı
iddiasını konuşmasının devamında ileri sürdüğü dayanaksız
iddialarla pekiştirme gayretine giren Yerasimos’a göre
(s.17), "tehcir esnasında açlıktan, soğuktan, hastalıktan
ölümler beklenmedik bir şey değildir. Bunun böyle olacağı
önceden bilinmektedir. Kasıtlı olarak bu yol seçilmiştir:
Sonuç itibariyle, büyük bir olasılıkla hayatını kaybedenlerin
çoğunluğu sıcaktan, soğuktan, açlıktan, hastalıktan
ölmüştür. Ancak, bu bir yan etki ya da beklenmedik bir
sonuç olarak görülmemelidir. Normal şartlarda kendisini
ancak doyurabilen Anadolu’da erkek nüfusunun en büyük
bölümünün seferber olduğu bir dönemde, böyle bir sonucu
vereceği önceden belli idi; ve tehcir kararı alınır
alınmaz, taşradaki Avusturya ve Alman konsolosları bunun
böyle olacağını özellikle belirtmişlerdi” ifadeleriyle,
konuşmasının can alıcı mesajını vermiş, fakat kafilelerin
sevkleri sırasında alınan tedbirlerden, sevkedilenlerin
iaşe ve sağlık ihtiyaçlarının sağlandığından, ihtiyar,
kadın ve çocukların sevkten hariç tutulduklarından,
Batı Anadolu'daki Ermenilerin niçin tehcir edilmediğinden,
devlete hizmet edenlerle katolik ve protestanlara neden
dokunulmadığından ve hele hele kafilelerin saldırılardan
korunmak üzere zabtiye eşliğinde sevklerinden hiç söz
etmemiştir. Öte yandan hastalık ve eşkıya saldırılarında
ölenlerin, sanıldığının aksine çok az miktarda olduğunu
belgeleyen yeni yayınlanan eserlerden ve gerçek sayılardan
söz etme gereğini de duymamıştır[4].
Yerasimos,
tehcir esnasında Ermenilerin Türk yönetiminin korumasından
yoksun kaldıklarını, diğer Müslümanların onlara “malları
helal”gözüyle baktıklarını, Ermeni kafilelerinin giderek
insanlıktan çıktıklarını, “insandan sayılmadığı için
yok edilen kişilerin çocukları[nın] alınıp büyütüldüğünü,
olayları tam olarak kavrayabilmek için tarihten, toplumların
şuuraltlarını inceleyen bilimlere geçmek gerektiğini"
ileri sürerek, "Türk milletinin veya Müslümanların
şuuraltlarını da sorgulamak gerektiğini" söylerken
(s.18), yukarıda belirtildiği gibi kafilelerin korunmasından,
Ermeni malları için alınan kararlardan ve Emvâl-i Metruke
Komisyonu ile kimsesiz çocukların yetimhanelerde ve
bazı durumlarda zengin ailelerin yanında korumaya alındığından
ve tehcir sonrasında ailelerine teslim edildiğinden
habersiz görünmekte, yapı itibariyle Türklerin ve Müslümanların
canî karakterli olduklarını varsaymak gibi önyargılı
bir davranışı sergilemektedir. Tabii ki burada merak
edilen husus, konuşmacının, birbuçuk milyon Cezayirliyi
öldüren Fransızların da aynı gerekçe ile, şuuraltlarının
sorgulanmasını bugüne kadar isteyip istemediğidir.
Ermeni
olayları esnasında Türklerin ve Müslümanların 500 binden
fazla olan kayıplarına hiç temas etmeyen Yerasimos,
tek taraflı olarak Ermenilerin toplam kayıp sayısını
hiç bir belgeye dayanmaksızın 600.000 ilâ 800.000 olarak
"tahmin" etmekte, 1914’teki Ermeni nüfusunu
1,5 milyon olarak vermekte, Ermeni kaynaklarının 2,5
milyon iddialarını abartılı bulmakta, ancak yayınlanmış
Osmanlı nüfus sayım sonuçlarını da şüphe ile karşılamaktadır
(s.19). Kasıtlı olarak Ermeni nüfusunu 2,5 milyon gösteren
Ermeni kaynaklarını ciddi olarak eleştirmeyen, ancak
kendisiyle birlikte 3000'den fazla yabancı araştırmacının
güvenerek kullandığı Osmanlı arşiv kayıtlarına bu defa
şüphe ile yaklaşan Yerasimos, katledildiğini iddia ettiği
600 ilâ 800 bin Ermeni'nin bu sayısına yine "tahmin"den
öte nasıl ulaştığını da kendi mantığı dışında, bilimsel
verilere ve belgelere dayanarak izah edememektedir.
Yine, bu kadar insanı katletmelerine rağmen hiçbir ipucu
bırakmayan o dönem yöneticilerinin yetenekleri hakkında
da birşey söylememiştir ! Tabii yine bu kadar insanın
nereye gömüldüğü hakkında da bir açıklamada bulunmamıştır.
Son
olarak Prof. Yerasimos, Ermeni sorunu hakkında yapılacak
bir çalışmanın, tek kişi yerine 8-10 kişiden oluşacak,
tamamen özel bir ekip tarafından kaleme alınması gerektiğini
söylemektedir. "Tamamen özel"den maksadı nedir
? Yani üniversite öğretim üyesi olan bilim adamları
resmî midir ? Yoksa Ermeni yanlısı kimseler mi kasdedilmektedir
?
Bütün
bu iddialarına karşılık Prof. Yerasimos, konuşmasında
hiçbir belge ve kaynak sunamazken, konuşma sonrasında
kendisine yöneltilen soruları da hep kaçamaklı cevaplamış,
birçoğuna ise "bunların belgelerini bilmiyorum"
veya "bu konuda bir fikrim yok" şeklinde geçiştirmiştir.
Aslında konuşmacı bu ifadeleriyle, Ermeni sorunu hakkındaki
bilgisi olmadığını itiraf etmiş, bu nedenle yaptığı
konuşma ile niyetini açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Tabii
bu çerçevede bir konuya dikkat çekmek gerekmektedir.
Türkiye’nin en yüksek seviyede bir bilimsel kuruluşu
niteliğinde olan Türkiye Bilimler Akademisi yetkilileri,
Ermenilerle ilgili hiçbir eseri ve araştırması olmayan
Sayın Stefanos Yerasimos'u hangi kıstaslara göre davet
etmiş ve bu derece gayrı ilmî bir konuşmayı nasıl yayınlamıştır
?
İşin
daha da vahim ve acıklı tarafı ise TÜBA tarafından kitaplaştırılan
bu konferansı TÜBA başkanının “karmaşık bir soruna nesnel
bir bakış açısı getiren konuşma” olarak nitelendirmesi
ve Yerasimos’a bundan dolayı teşekkür etmesidir.
---------------------------------------------------------
*
Türk Tarih Kurumu Başkanı
[1]
Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler, 1914-1918,
Ankara 2001.
[2]
Bkz. Kemal Beydilli, "1828-1829 Osmanlı Rus Savaşında
Do€u Anadolu'dan Rusya'ya Göçürülen Ermeniler",
Belgeler, nr. 17 (1988), s.368.
[3]
Geniş bilgi için bkz. Yusuf Halaçoğlu, Aynı Eser, s.
23-30.
[4]
Geniş bilgi için bkz. Yusuf Halaçoğlu, Aynı eser, s.
59-62.
Kaynak:
TTK Web Sitesi: www.ttk.org.tr
|