|
Ermeni
Sorunu
Giriş
Ermeni
sorunu, “Osmanlı imparatorluğunun Türkiye Cumhuriyetine
tarihi bir hadise” olarak miras bıraktığı bir konudur.
Bu konu kesinlikle “siyasi veya hukuki sorumluluk yükleyen
bir sorun” mahiyetinde değildir. Bu husus Osmanlı İmparatorluğunun
tasfiyesini gerçekleştiren ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
kuruluşunun uluslar arası temelini teşkil eden, 24 Temmuz
1923 tarihli Lozan barış antlaşması ile teyit edilmiştir.
Türklerin
11 nci yüzyılda Anadolu’ya gelişleri ile başlayan bin
yıllık Türk-Ermeni ilişkilerinin son 125 yıllık döneminin
sorunlarla yüklü olduğu tarihi bir gerçektir. Osmanlı
İmparatorluğunun son döneminde gündeme gelen ermeni
sorununun doğmasında ve gelişmesinde imparatorluğun
iç şartlarından ziyade Avrupalı büyük güçlerin istismar,
tahrik ve teşvikleri etkili olmuştur.
1774
Küçük Kaynarca antlaşmasında Rus Çarlığına “Osmanlı
topraklarındaki Ortodoks tebaanın koruyuculuğu” hakkının
tanınmasıyla ortamı hazırlanan, 1856 Paris antlaşması
ile Kırım harbinin galibi Osmanlı Devletinin hem Avrupalı
müttefiklerine hem de harbin mağlubu Rusya’ya “Gayrı
Müslim tebaası için gerekli ıslahatı yapacağı taahhüdünde”
bulunmasıyla temeli atılan, 1878 Berlin antlaşması ile
Osmanlı devletinin “Doğu Anadolu’da yapacağı ıslahat
ve alacağı asayiş tedbirlerinin icrasına ilgili devletlerin
nezaret edeceğini” kabulü suretiyle fiilen yürürlüğe
konulan “Ermeni planı”, başlangıçta Rusya, bilahare
İngiltere ve Fransa tarafından tüm güçleriyle desteklenmiştir.
Bu suretle yaratılan ve birbirini takip eden isyanlarla
tırmandırılan Ermeni tedhiş ve terörü, Birinci Dünya
Harbinin başlangıcında katliam ve düşmanla fiili işbirliği
boyutlarına varınca, Osmanlı Devleti 27 Mayıs 1915 tarihinde
“Tehcir ve İskana Dair Geçici Kanun”u kabul ederek yürürlüğe
koymuştur.
Medeni
insanın idrakini zorlayan bir kin ve nefret tezahürü
ermeni cinayetlerinin, 1973-1985 yılları arasında Türk
diplomatlarına yönelik olarak sürdürüldüğü ve 41 diplomatımızın
şehit edildiği de malumlarıdır.
Tarihi
Süreç İçinde Ermeniler
Ermeniler
Doğu Anadolu’ya anayurt olarak sahip çıkabilmek için
bu bölgedeki tarihi ve kültürel varlıklarının binlerce
yıllık bir maziye sahip olduklarını türklerin ermeni
topraklarını işgal ettiklerini ileri sürmektedirler.
Ancak,
Ermeni tarihçileri bile Ermenilerin kökenleri konusunda
fikir birliği içinde değildirler. Bu da Ermeni anayurdunun
neresi olduğunu tartışmalı kılmaktadır. Bu konuda Ermeni
tarihçilerinin çatışan ve çelişen görüşlerini şöyle
sıralayabiliriz :
Ermenileri Nuh Peygambere dayandıran görüş.
Ermenileri Urartulara dayandıran görüş.
Ermenileri Urartu bölgesini işgal eden bir Trak-Frig
soyuna dayandıran görüş.
Ermenileri Güney Kafkas ırkı olarak kabul eden görüş.
Ermenileri bir Turan ırkı olarak kabul eden görüş.
Anadolu’nun 15 bin yıldır yerleşik ya da göçebe çeşitli
kavimlere yurt olduğu düşünülürse, Ermenilerin Doğu
Anadolu’ya tek başlarına ve yurt olarak sahip çıkmalarının
ve Doğu Anadolu’da 3-4 bin yıldır mevcut olmalarının
mümkün olmadığı görülecektir. Ermenilerin bir zamanlar
toplu olarak oturdukları, bugün Ermenistan Cumhuriyeti
ile ona komşu Türkiye sınırları içinde kalan bu bölgede
tarihin kaydettiği dönemlerde aşağıdaki medeniyetler
hüküm sürmüşlerdir.
M.Ö.521
- 344 Pers vilayeti,
M.Ö.344
- 215 Makedonya İmparatorluğu’nun bir parçası,
M.Ö.215
- 190 Selefkitlere tabi bir vilayet,
M.Ö.190
- M.S.224 Roma İmparatorluğu / Partların bir parçası,
M.S.224
- 5.Yy. Sasaniler ile Roma İmparatorluğu’nun bir parçası,
5.Yy.
–7. Yy. Doğu Roma İmparatorluğunun vilayeti,
7.
Yy. - 10.Yy. Arap egemenliğinde bir toprak parçası,
10.
Yy. - 11. Yy. Bizans vilayeti olmuş ve
11.
Yy.’dan başlayarak bölgeye Türkler gelmişlerdir.
Bu
denli çeşitli egemenlikler altında yaşayan Ermeniler,
tarih boyunca o dönemlerin olağan toplumsal düzeni olan
derebeylik sistemi içinde yaşamışlar, M.Ö.95 – M.Ö.66
yılları arasındaki otuz yıllık II nci Tigran dönemi
hariç, hiçbir zaman bağımsız, birleşik ve sürekli bir
devlete sahip olmamışlardır. Ermeni beylikleri ya da
prensliklerinin bir çoğu bölgeye hakim olan bu devletlerce
kurdurulmuş, hakim devletler kendilerine yakın buldukları
Ermeni ailelerini bunların başına getirmişlerdir.
Tarihleri
boyunca çeşitli büyük imparatorluklar ve devletlerin
nüfuzu altında yaşayan ve bunlar arasında mücadele alanı
olan ermeni beyliklerinin menfaat sağlamak amacıyla
sık sık taraf değiştirmeleri tehcir edilmelerine ya
da kendiliklerinden göç etmelerine neden olmuştur.
Ermenilerin
Sicilya’dan Hindistan’a, Kırım’dan Arabistan’a kadar
uzanan çeşitli bölgelere dağılmaları bu tehcirlerin
sonucudur. Bu da göstermektedir ki, 1915’de Osmanlı
Devletince tehcir edilmeleri uğradıkları ilk tehcir
olmadığı gibi, Ermeni diasporası denilen olgu da 1915’teki
göç hareketinin sonucu olarak ortaya çıkmamıştır.
Sonuç
olarak, Ermenilerin kökenlerinin nereye dayandığı ve
ne zaman ve nereden bölgeye geldikleri tam olarak aydınlatılmış
değildir.
Ermeni
Sorununun Ortaya Çıkışı
XIX.Yy.ın
ortalarında dünya güç dengesinde giderek daha önemli
bir devlet olarak ortaya çıkan Çarlık Rusyası, komşu
olduğu Osmanlı Devleti topraklarını genişleme alanı
olarak kabul etmiş ve Osmanlı devleti aleyhine güneye
ve güneybatıya yayılma çabası içine girmiştir. Nitekim,
Yunanistan’ın Osmanlılardan ayrılarak bağımsız olması
büyük ölçüde Rusya’nın bu politikasının sonucudur. Rusya’nın
bu politikasının başta gelen unsurlarından biri de,
Osmanlı Hıristiyanlarının hamisi olmaktır. Bu ise, Rusları
Ortodoks Rumların yanı sıra Gregoryan Ermenilerle de
ilgilenmeye sevk etmektedir.
Rusya,
Batı’da Balkanlara nüfuz etmeye çalışırken, Doğu’da
Kafkasya’ya inmektedir. Bu gelişme sonucunda Kafkasya’daki
Eçmiyazin Ermeni Kilisesi Rus tesiri altına girmeye
başlamış, hatta Katolikos Nerses 60 bin kişilik bir
ermeni kuvvetinin başında 1827-28 Rus-İran savaşına
Ruslar safında katılmıştır.
Rusların
Osmanlı Ermenilerine sızmaya çalışması da Eçmiyazin
kilisesi aracılığıyla olmuş ve 1844’den itibaren İstanbul
ermeni patrikhanesindeki ayinlerde Eçmiyazin Katolikosunun
adı anılmaya başlamıştır.
Osmanlı
Hıristiyanlarının hamisi olmaya niyetlenen yalnız Rusya
değil, İngiltere ve Fransa da Osmanlı Ermenilerini Protestanlık
ve Katolikliğe kazandırmak amacıyla girişimlerde bulunuyorlardı.
Bunda başarılı olmaları üzerine 1830’da İstanbul’da
Ermeni Katolik kilisesi, 1847’de de Protestan kilisesi
kurulmuştur.
Toplumsal
düzenin batı modelinde yeniden örgütlenmesi anlamına
gelen 1856 Islahat Fermanı Müslümanlarla Gayrimüslimleri
aynı statüye getiriyor ve gayrimüslimlere tanınmış bulunan
ayrıcalık ve ruhani muafiyetlere de bu nedenle son veriyordu.
Bu ferman üzerine ermeni patrikhanesince hazırlanan
“Ermeni Milleti Nizamnamesi” Osmanlı hükümetine sunulmuş
ve 29 Mart 1862’de onaylanarak yürürlüğe girmiştir.
Nizamname ile Ermeni toplumunun içişlerini görüşmek
üzere 140 üyelik bir meclis kurulmuştur.
Islahat
Fermanı Rusya’nın yanı sıra, İngiltere ve Fransa’yı
da Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiş, bu ise
Rusya’nın Ermenilere ilgisini yoğunlaştırmasına sebep
olmuştur.
Batılı
devletlerin Ermenilere duydukları sempatinin temelinde
kendi emperyalist çıkarları ve nüfus mücadeleleri yatmaktadır.
1877-1878
Osmanlı-Rus savaşı sona ererken İstanbul Ermeni Patriği
Nerses Eçmiyazin Katolikosluğu aracılığıyla Rus Çarı’ndan
Rusya’nın Doğu Anadolu’da işgal ettiği toprakları Osmanlılara
geri vermemesini istemiş, bununla da yetinmeyerek savaşın
sonunda Ayastefanos’daki Rus karargahına gidip Grandük
Nikola ile görüşmüş ve “Doğu Anadolu’nun Ruslar tarafından
ilhakını, bu olmazsa bölgeye Bulgaristan’a olduğu gibi
özerklik verilmesini, bu da mümkün değilse bölgede Ermeniler
lehine ıslahat yapılmasını ve bu ıslahat tamamlanana
kadar Rus ordusunun geri çekilmemesini” talep etmiştir.
Patriğin son talebi Ruslarca kabul edilmiş ve Ayastefanos
anlaşmasına 16. Madde olarak girmiştir.
Doğu
Anadolu’daki Rus işgali Rusya’ya Osmanlı Ermenileri
üzerindeki etkisini arttırma olanağı sağlamış, Rus ordusundaki
Ermeni subaylar Osmanlı Ermenilerini devlet aleyhine
kışkırtmaya çalışmış ve Ermenilere “Balkanlardaki Hıristiyanlar
gibi Osmanlılardan ayrılarak kendi bağımsız devletlerini
kurabileceklerini” telkin etmişlerdir.
Rusların
niyetini sezen İngiltere Ayastefanos anlaşmasına karşı
çıkmıştır. Çünkü, Doğu Anadolu’da Rusya himayesinde
kurulacak bir Ermenistan İngiltere’nin Basra Körfezi
ve Hindistan yolunun güvenliğini tehlikeye düşürecektir.
İngiltere’nin Osmanlı Devletine baskısı sonucu iki devlet
arasında yapılan gizli bir anlaşma ile Kıbrıs’ın idaresi
Osmanlı Devletinin hakimiyet haklarına dokunulmamak
kaydıyla İngiltere’ye bırakılmış, bunun karşılığında,
Ayastefanos anlaşmasının değiştirilmesi sağlanarak,
Berlin konferansında Rusya’nın Kars, Ardahan ve Batum
dışında işgal ettiği topraklardan hemen geri çekilmesi
ve Ermeni ıslahatının bunun ardından yapılması kararlaştırılmıştır.
Üstelik Islahatın 5 büyük devletin denetiminde uygulanması
öngörülmüştür. Bu tarihten itibaren İngiltere “Ermeni
Islahatı”nı kendi meselesi olarak görmeye başlamıştır.
Ayastefanos
anlaşması ile eline geçirdiği büyük fırsatı Berlin Konferansı
ile kaybeden, ayrıca Batıda Yunanistan ve Bulgaristan’ı
İngiliz nüfuzuna terk etmek zorunda kalan Rusya Doğu
Anadolu’yu doğrudan ilhak etmeyi amaçlayan bir politika
izlemeye başlamış, bu politikasında yine Ermenileri
kullanmayı denemiştir.
1880’de
İngiltere’de Gladstone Hükümetinin iktidara gelmesi
mücadeleyi daha da yoğunlaştırmıştır. İngiltere artık
Rusya’ya karşı Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü
koruma politikasını terk etmiş ve Osmanlı İmparatorluğunu
parçalayıp kendisine dost küçük devletler kurmayı ve
bunları Rusya’ya karşı tampon olarak kullanmayı öngören
bir politika benimsemiştir. İngiltere’ye göre bu tampon
devletçiklerden biri de Ermenistan olacaktır.
Bu
yeni politikanın ilk sonuçları; İngiliz basınında Doğu
Anadolu’dan Ermenistan diye söz edilmesi, Doğu Anadolu’nun
en ücra köşelerinde bile İngiliz konsoloslukları açılması,
bölgedeki Protestan misyonerlerin sayısının hızla artması
ve Londra’da bir İngiliz-Ermeni komitesinin kurulmasıyla
görülmüştür.
Bu
politika çerçevesinde 1880’den itibaren Doğu Anadolu’da
bazı Ermeni komiteleri kurulmaya başlanmış, Van’da “Kara
Haç” ve “Armenakan”, Erzurum’da “Vatan Koruyucuları”
adlı komiteler teşkil edilmiştir. Bu komiteler yerel
düzeyde kalmış ve Osmanlı yönetiminden bir şikayeti
olmayan, refah ve barış içinde yaşamaya devam eden ermeni
halkının büyük çoğunluğunun bu faaliyete rağbet etmemesi
nedeniyle etkili olamamış, zamanla varlıkları da sona
ermiştir.
Osmanlı
Ermenilerini içeride kurulan komiteler yoluyla devlete
karşı harekete geçirmek mümkün olamayınca, bu kez bir
başka yol denenmiş ve Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları
dışında komiteler kurdurulmuştur. Böylece 1887’de Cenevre’de
Hınçak, 1890’da Tiflis’de Taşnak komiteleri ortaya çıkmıştır.
Bu komitelere hedef olarak “Anadolu toprakları” amaç
olarak “Osmanlı Ermenilerini kurtarmak” gösterilmiştir.
Ermeni
komiteleri programlarını uygulamaya koymak için zaman
kaybetmemişler ve çeşitli ayaklanma girişimlerinde bulunmuşlardır.
İlk
isyan 1890’daki Erzurum isyanıdır. Bunu yine aynı yıl
meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93’de Kayseri,
Yozgat, Çorum ve merzifon olayları, 1894’de sasun isyanı,
1895’de babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896’da
Van isyanı ve Osmanlı Bankasının işgali, 1903’de 2.
Sasun isyanı, 1905’de Sultan II. Abdülhamit’e suikast
teşebbüsü, 1909’da Adana isyanı takip etmiştir.
Ortak
özelliği, Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komiteciler
tarafından planlanmış ve uygulanmış olan bütün isyan
ve olaylar Ermeni komitelerince Ermenilerin “Türkler
tarafından katledilmesi” olarak tanıtılmış, batı ülkeleri
ile Hıristiyan kamuoyuna bu şekilde yansıtılarak büyük
bir gürültü koparılmıştır.
Osmanlı
devleti bu isyanlar karşısında, her devletin yapacağını
yapmış, isyanları bastırmak için asilerin üzerine kuvvet
göndermiştir. İsyanlar, Ermeni halkının çoğunluğunun
komitelerin faaliyetini benimsememesi nedeniyle kısa
sürede bastırılabilmiştir. Ancak, her isyanın bastırılması
yeni bir “katliam” olarak gösterilmiştir.
Ermenilerin
üzerinde özerk bir Ermenistan kurulmasını istedikleri
6 doğu vilayeti Erzurum, Bitlis, Van, Elazığ, Diyarbakır
ve Sivas’tır. Ermeni toprak istekleri zamanla gelişecek
adana, Halep ve Trabzon’u da kapsayacaktır. Batı kaynakları
içinde doğu illerinde ermeni nüfusunu en yüksek gösteren
Fransız sarı kitabı esas alarak hazırlanan ve bu vilayetlerin
nüfus yapıları ile ermeni nüfusunun toplam nüfusa oranlarına
ilişkin bilgiler aşağıdaki tabloda gösterilmektedir.
| Şehirler |
Toplam
Nüfus |
Ermeni
Nüfusu |
Ermeni
Oranı (%) |
| Erzurum |
645,702
|
134,967 |
20.90 |
| Bitlis |
398,625 |
131,390 |
32.96 |
| Van
|
430,000
|
80,798 |
18.79
|
| Elazığ
|
578,814
|
69,718 |
12.04
|
| Diyarbakır |
471,462 |
79,129
|
16.78
|
| Sivas
|
1,086,015 |
170,433 |
15.68 |
| Adana |
403,539 |
97,450 |
24.14
|
| Halep
|
995,758 |
37,999 |
3.81
|
| Trabzon
|
1,047,700 |
47,200 |
4.50
|
| Toplam |
6,057,615 |
849,084 |
15
|
Tablodan
da anlaşılacağı üzere, Ermeniler bu vilayetlerden hiç
birinde nüfusun üçte birini bile oluşturamamaktadır.
Bu bölgedeki ermeni nüfusunun genel nüfusa oranı ise
%15’tir.
Tehcir
Kanunu ve Uygulaması
Birinci
Dünya savaşının başlaması ve Osmanlı devletinin 1 Kasım
1914’de İtilaf Devletlerine karşı Almanların yanında
savaşa girmesi Ermeni komitelerince büyük bir fırsat
olarak görülmüştür. Ağustos 1914’te Osmanlı Hükümeti
ile görüşen ve Osmanlı devletinin savaşa girmesi halinde
sadık vatandaşlar olarak Osmanlı orduları safında görevlerini
yerine getirecekleri vaadinde bulunana Taşnak Yöneticileri;
daha sonra bu sözlerinden dönerek kendi aralarında Osmanlı
Devletine karşı mücadelenin sürdürülmesi kararını almışlardır.
Rus
kuvvetlerinin, Osmanlı ve Rus Ermenilerinden kurulmuş
gönüllü alayları öncülüğünde doğudan Osmanlı topraklarına
girmesiyle birlikte Osmanlı ordusundaki Ermeniler silahlarıyla
firar ederek ya Rus kuvvetlerine katılmış ya da çeteler
kurmuşlardır. Yıllardır Ermeni ve misyoner okul ve kiliselerinde
saklanan silahlar ortaya çıkarılmış, askerlik şubeleri
basılarak yeni silahlar sağlanmıştır. Silahlanan bu
çeteler, komitelerin “kurtulmak istiyorsan, önce komşunu
öldür” talimatı üzerine, erkekleri cephelerde olduğu
için savunmasız kalan Türk şehir, kasaba ve köylerine
saldırarak katliama girişmişler, Osmanlı kuvvetlerini
arkadan vurmuşlar, Osmanlı birliklerinin harekatını
engellemişler, ikmal yollarını kesmişler, yaralı konvoylarını
pusuya düşürmüşler, köprü ve yolları tahrip etmişler,
şehirlerde ayaklanmalar yaparak Rus işgalini kolaylaştırmışlardır.
Ermeni
katliamı yalnızca Türkleri hedef almamış, Trabzon dolaylarındaki
Rumlar ve Hakkari dolaylarındaki Museviler de Ermeni
çetelerince katledilmişlerdir. Ermeni komitelerinin
amacı bu topraklar üzerinde yaşayan Ermeniler dışındaki
bütün unsurları yok etmek ya da göçe zorlamak suretiyle
kurulması hayal edilen Ermeni devletinde Ermenilerin
çoğunlukta olmalarını sağlamaktır.
Rus
kuvvetleriyle birlikte sınırı ilk geçen ermeni birliklerinin
başında Armen Garo lakabıyla tanınan eski Osmanlı Mebusu
Karekin Pastırmacıyan bulunmaktadır. Yine eski mebuslardan
Murad lakabıyla bilinen Hamparsum Boyacıyan Ermeni çetelerinin
başında cephe gerisinde Türk kasaba ve köylerine saldırmakta
ve “ermeni milleti için tehlike teşkil ettiklerinden
Türk çocuklarının dahi öldürülmesini” emretmektedir.
Bir diğer eski mebus Papazyan çeteleriyle Van, Bitlis
ve Muş dolaylarını kasıp kavurmaktadır.
Rus
kuvvetlerinin 1915 Mart ayında bu kez Van yönünde harekata
başlamaları üzerine 11 Nisan’da Van’da geniş çapta bir
Ermeni isyanı başlamış, bu isyan sonucunda Van Rusların
eline geçmiştir. Rus Çarı II. Nikola Van’daki Ermeni
komitesine 21 Nisan 1915’de bir telgraf göndererek,
“Rusya’ya yaptığı hizmetler nedeniyle teşekkür etmiştir.”
Yine aynı dönemde ABD’de yayımlanan Ermeni gazetesi
Goçnak 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında “Van’da yalnızca
1.500 Türk’ün kaldığını” iftiharla bildirmiştir.
Ermeniler,
bu ayaklanmaları ve faaliyeti, Osmanlıların tehcir kararı
üzerine girişilen bir meşru müdafaa olarak savunmaktadırlar.
Oysa ortada henüz alınmış bir tehcir kararı yoktur ve
isyanlar tehcirin değil, tehcir isyanların sonucudur.
Osmanlı
Hükümeti Ermeni ayaklanma ve katliamları karşısında,
önce Ermeni Patriği, mebusları ve önde gelenlerini çağırarak
Ermenilerin Müslümanları katletmeye devam etmeleri halinde
gerekli önlemleri alacağını bildirmekle yetinmiş, bu
sonuç vermeyince 24 Nisan 1915’de Ermeni komitelerini
kapatmış ve yöneticilerinden 2345 kişiyi devlet aleyhine
faaliyette bulunmak suçundan tutuklamıştır.
Ermenilerin
her yıl “soykırım yıldönümü” diye andıkları 24 Nisan
işte bu 2345 kişinin tutuklandığı tarihtir.
Alınan
bu tedbirlerden yaklaşık bir ay sonra, kanlı olayların
artması üzerine, bir taraftan ordunun ve diğer taraftan
da sivil halkın emniyet altına alınması için, başkumandan
vekili enver paşa, dahiliye nezaretine müracaat etmiş
ve Ermenilerin Doğu Anadolu vilayetlerinden alınarak
savaş mıntıkasından uzak bölgelere yerleştirilmesi,
ayrıca, yer değiştirme yapılırken, Ermenilerin gittikleri
yerdeki Müslüman nüfusunun yüzde 10’unu geçmemeleri
ve kurulacak köylerden, her birinin 50 evden fazla olmaması
hususlarının dikkate alınması istemiştir.
Dahiliye
nezareti, başkumandan vekilinin teklifi üzerine, 27
Mayıs 1915 günü “Tehcir” veya başka bir ifade ile “sevk
ve iskan”la ilgili geçici bir kanun çıkararak,savaş
bölgeleri yakınlarındaki Ermenilerin güneydeki Osmanlı
topraklarına sevk ve iskanına karar vermiştir. İmzalanan
geçici kanun 1 Haziran 1915’te Takvim-i Vekayi’de yayımlanarak
yürürlüğe girmiş, Meclis-i Mebusanın açılmasından sonra
da milletvekillerinin onayından geçirilmiştir.(15 eylül
1915).
Osmanlı devleti, Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi
kararının düzenli ve güvenli bir şekilde yerine getirilmesi
için gerekli yasal tedbirleri almıştır. Dahiliye nezareti
30 Mayıs 1915’te yayımladığı 15 maddelik bir genelge
ile, Ermenilerin yer değiştirmesinin hangi esaslara
göre yapılacağını belirlemiştir. Yönetmeliğin bazı maddeleri
şöyledir:
- Göç
ettirilenler bütün hayvan ve taşınabilir mallarını
birlikte götürebilirler.
- Göç
sırasında göçmenlerin can ve mal güvenliklerinde,
yedirilme ve dinlenmelerinin sağlanmasında geçiş yollarındaki
memurlar görevlidir. Bu konuda ortaya çıkabilecek
aksaklıklardan rütbe sırasıyla bütün görevliler sorumlu
tutulacaktır.
- Göç
sonunda göçmenler, sağlıklı çalışmaya, tarımla uğraşmaya
elverişli köy ve kent evlerine yerleştirileceklerdir.
- Yeni
yerleşme bölgelerinde göçmenlere verilebilecek arazi
yoksa, devlet malı ve köy çiftliklerinden yararlanılacaktır.
- Muhtaç
durumda bulunan göçmenlerin masraflarını hükümet karşılayacaktır.
- Yerleşme
bölgesinde her aileye yeterince toprak verilecektir.
- Tarım
yapacaklardan veya sanatkarlardan muhtaç olanlara
uygun miktarda araç veya sermaye verilecektir.
25
Kasım 1915 tarihinde gönderilen bir emirle; tehcir geçici
olarak durdurulmuş, 1916 yılı sonunda tehcire fiilen
son verilmiş, savaştan sonra Ermenilerin istedikleri
yerlere dönmeleri için izin çıkarılmıştır.
Görüldüğü
gibi bu tehcir bir cezai işlem değil, güvenlik nedenleriyle
belirli bir grubun belirli bir yerde ikamete mecbur
edilmesidir. Bir savaş halinde düşman ile işbirliği
yaptığı sabit olmuş ve üstelik, bu işbirliğini bir iftihar
vesilesi olarak gören toplulukların, zararlı faaliyetlerinin
önlenmesi bakımından belirli bölgelerde mecburi ikamete
tabi tutulmalarıdır. Bu tedbir İkinci Dünya savaşında
bir çok devletçe uygulanmıştır. Örneğin İkinci dünya
savaşı sırasında ABD hükümeti, “bir Japon istila teşebbüsüne
yardımcı olabilecekleri” gibi pek zayıf bir gerekçe
ile, ülkenin batısında yaşayan Japon asıllı vatandaşlarını
ülkenin orta bölümlerinde savaş sonuna kadar ikamete
mecbur tutmuştur.
Ermeniler,
tehcir ile soykırım yapıldığı iddiasını ileri sürmekte;
tehcirin uygulandığı tarihlerde Anadolu’daki toplam
nüfuslarını ve tehcir sırasında ölen Ermenilerin sayısını
abartmaktadırlar. Bu olaylarda önce 600 bin, sonra 800
bin Ermeni’nin öldüğünü ileri sürmüşlerdir. Bu sayı
daha sonra sürekli olarak arttırılmış olup bugün, 1,5
milyon Ermeni’nin hayatını kaybettiği iddia edilmektedir.
Değişik
kaynaklara göre İstanbul dahil Osmanlı Ermenilerinin
nüfusu aşağıda gösterilmektedir:
Cuinet’e göre : 1.045.000
İngiliz Yıllığı’na göre : 1.056.000
Osmanlı kaynaklarına göre : 1.295.000
Fransız Sarı Kitabına göre : 1.475.000
Patrik Ormanyan’a göre : 1.579.000
Gerek Osmanlı gerek Ermeni ve yabancı kaynaklar Birinci
Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin nüfusunun 1.300.000
olduğunu ortaya koymaktadır.
Sevr
ve Lozan Antlaşmaları ile Ortaya Çıkan Gelişmeler
Osmanlı
Devletinin Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğraması
ve 30 Ekim 1918’de Mondros mütarekesini imzalaması,
Ermenileri yeniden harekete geçirmiştir.
Büyük
hayaller peşinde koşan Taşnak denetimindeki Kafkas Ermeni
Cumhuriyeti, kuruluşunun birinci yıldönümü olan 28 Mayıs
1919’da Osmanlı Devleti ile arasında 4 Haziran 1918
tarihinde imzalanmış olan Batum antlaşmasına rağmen
“Türkiye Ermenistan'ını ilhak ettiğini” açıklamıştır.
Bu açıklama, itilaf devletleri dahil, hiç kimse tarafından
ciddiye alınmamıştır.
10
Ağustos 1920’de Ermenileri bir kez daha umutlandıran
Sevr Antlaşması imzalanmıştır. Anlaşma, Osmanlı Devleti’nin
Ermenistan’ı özgür ve bağımsız bir devlet olarak tanımasını
hükme bağlıyor, sınırın tespitini ise Wilson’un hakemliğine
bırakıyordu.
Bilindiği
üzere 10 Ağustos 1920’de Türkiye’de biri İstanbul’da
Osmanlı Hükümeti, diğeri Ankara’da Meclis Hükümeti olmak
üzere iki hükümet bulunmaktaydı. Sevr’i imzalayan Osmanlı
hükümetidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara Hükümeti
“Ermeni sorunu”nu kendi başına halledecektir.
Mondros
mütarekesi sonrasında Fransızlar Adana vilayetini, İngilizler
de Urfa, Maraş ve Antep’i işgal etmişlerdi. Daha sonra
İngilizler kendi işgal bölgelerini Fransızlara bırakmışlar
ve Fransızların beraberlerinde getirerek, Fransız üniforması
giydirdikleri Ermeniler Türklere saldırmaya başlamışlardır.
Bu zulüm, Türklerin tepkisiyle karşılaşmış ve Fransız-Ermeni
işgaline karşı Türk direnişi örgütlenmiştir. Bunun üzerine
yine Türklerin Ermenileri katlettikleri propagandası
başlamış, ancak bu kez Ermenilere başta Fransız komutanlığı
olmak üzere kimse inanmamıştır.
ABD
kongresinin Ermenistan için mandaterliği reddetmesinden
sonra, Kafkas Ermeni Cumhuriyetine bağlı düzenli birlikler
ve çeteler 1920 Haziranında Türkiye’ye karşı saldırıya
geçmişlerdir. Aynı yılın Eylül ayında bu kez Ankara
Hükümeti karşı taarruz emretmiş ve Türk kuvvetleri Ermeni
kuvvetlerini ağır yenilgilere uğratarak Kars dahil bütün
işgal altındaki Türk topraklarını kurtarmışlar ve sınırı
da aşarak Gümrü’ye girmişlerdir. Bu yenilgi karşısında
Ermeni Hükümetinin barış istemesi üzerine 3 Aralık 1920’de
Gümrü antlaşması imzalanmıştır. Ermeniler bu anlaşma
ile Sevr’in geçersiz olduğunu kabul etmişler ve Türkiye’ye
yönelik toprak taleplerinden resmen vazgeçmişlerdir.
Türkiye
16 Mart 1921’de Sovyetler Birliği ile Moskova antlaşmasını
imzalamış ve Türk-Sovyet sınırı çizilmiştir. Bu antlaşmanın
tamamlanması amacıyla bu kez 13 Ekim 1921’de Sovyet
Ermenistan'ı ile Kars antlaşması imzalanmıştır. Her
iki anlaşmada da Sevr’in tanınmadığına ilişkin hükümler
yer almaktadır. Böylece, Taşnak Hükümetinden sonra Sovyet
Ermeni Hükümeti de her türlü talepten vazgeçmiş olmakta
ve Sevr’in geçersizliği bir kez daha belgelenmektedir.
24
Temmuz 1923’de imzalanan ve Sevr’in yerini alan Lozan
Anlaşmasında ise Ermeniler hakkında hiçbir hüküm bulunmamaktadır.
Ermenistan
Cumhuriyeti ve Ermeni Diasporası Tarafından Günümüzde
Yürütülen Faaliyetler
SSCB’nin
dağılmasından sonra, 23 Eylül 1991’de bağımsızlığını
ilan eden bu günkü Ermenistan’ın önemli devlet belgelerine
bakıldığında Türkiye Cumhuriyetinin toprak bütünlüğüne
yönelik tarihi gizli emellerin açıklık kazandığı görülmektedir.
Ermenistan
Cumhuriyetinin 01 Aralık 1989’da ilan ettiği “bağımsızlık
bildirgesi”nin 12’nci maddesinde “Ermenistan Cumhuriyeti,
Osmanlı Türkiye'si ve Batı Ermenistan’da 1915 ermeni
soykırımının uluslar arası alanda kabul edilmesi için
sürdürülecek çabaları destekleyecektir.” İfadesine yer
verilmiştir.
Ermenistan
anayasasının başlangıç kısmında “Ermenistan bağımsızlık
bildirgesinde tespit edilen milli hedeflerin esas alındığı”
belirtilmektedir. Diğer bir ifadeyle, soykırım iddiaları
ve Doğu Anadolu bölgemizi de içine alan büyük Ermenistan
emeli ermeni anayasasının bir parçası haline getirilmiştir.
Bağımsızlık
bildirgesinin hemen ardından Ermenistan parlamentosu
06 Aralık 1989’da Türkiye ile Rusya arasındaki 16 Mart
1921 tarihli Moskova Dostluk Anlaşmasını fesih kararı
almıştır. Bu olay Ermenistan’ın bugünkü Türkiye-Ermenistan
sınırının tespit edildiği 13 Ekim 1921 tarihli Kars
antlaşmasını tanımadığını teyit etmektedir.
Koçaryan’ın
1998’de Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra; Ermeni diasporası
ve Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye’ye yönelik “sözde
Ermeni soykırımının uluslar arası forumlarda onaylanmasını
ve “24 Nisan” tarihinin “sözde soykırımı anma günü”
ilan edilmesini bir devlet politikası haline getirmiştir.
Ermeniler, dünya kamuoyunda zulme ve haksızlığa uğramış
bir toplum imajı yaratarak, başta ABD olmak üzere belli
başlı devletleri ve uluslar arası kuruluşları, Ermeni
davası lehine çevirmeye çalışmaktadırlar.
Bunun
sonucunda, Ermeni diasporasının Türkiye aleyhindeki
girişimlerinde belirgin bir artış meydana gelmiş ve
Ermenistan büyükelçilikleri bu çabaları açıkça yönlendirmeye
ve desteklemeye başlamışlardır.
Ermeni
devleti ve diaspora, “soykırım” iddialarının kabulü
ve tesciline bağlı olarak Türkiye’ye yönelik faaliyetlerini
“Dört T” politikasıyla uygulamaya koymuştur. Ermenistan
bu politika ile şu hedeflerin gerçekleştirilmesine çalışmaktadır:
- Tanıtma
: Ermeni milliyetçiliğinin yeniden canlandırılması.
- Tanınma
: Sözde soykırımın Türkiye’ye kabul ettirilmesi ve
dünya çapında tanınmasının sağlanması.
- Tazminat
: Osmanlı Devletinin varisi olarak Türkiye cumhuriyetinden
tazminat alınması.
- Toprak
: Büyük Ermenistan’a ait olduğu iddia edilen Türkiye’nin
doğu ve kuzey doğusundaki bazı toprakların Ermenistan’a
iade edilmesi.
Halen
sözde ermeni soykırımı iddialarına uluslar arası kabul
sağlama girişimleri ile bu planının ikinci safhasının
uygulanmakta olduğu anlaşılmaktadır. Ermenistan cumhurbaşkanı
Koçaryan, Los Angeles’ta düzenlenen bir toplantıda yaptığı
konuşmada, “Ermenistan hükümetinin sözde soykırımın
tanınması yönünde çaba harcadığını ve diasporanın bu
amacın gerçekleştirilmesi için siyasi yardım sağlamasını
beklediklerini” ifade etmiştir.
Koçaryan;
Eylül 1998’de, Kaliforniya’da ileri gelen ermeni örgütlerinin
temsilcilerine yaptığı konuşmada da; “Türkiye’den soykırım
dolayısıyla tazminat ve gasp edilen toprakların iadesi
yönünde yapılacak talepler, soykırımın Türkiye tarafından
resmen kabul edilmesi sonrasında ele alınacak hususlardır.
Bu aşamada kesinlikle gündeme getirilmemelidir. Anadolu
kökenli Ermenilerin, vatanları ile bağları canlı tutulmalıdır.”
görüşlerine yer vermiş,
20-21
Kasım 1998 tarihlerinde Gürcistan’a gerçekleştirdiği
ziyaret sırasında Gürcistan devlet başkanı ile düzenlediği
basın toplantısında “batı Ermenistan’ın işgal altında
bulunduğunu” belirtmiş,
Yönetiminin;
söz konusu iddiaları, üçüncü ülkelerin ulusal veya yerel
parlamentolarında kabul edilen karar ve yasalar aracılığıyla
ülkemiz üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanmak istediği
ve bu iddialarını Türkiye’ye böylece kabul ettirmeyi
amaçladığı anlaşılmaktadır.
Ermenistan’ın
“sözde soykırımı kabul ettirme politikası'nı yürütmesinde
Ermenistan dışında yaşayan Ermenilerin oluşturduğu ve
diaspora olarak adlandırılan etkin ermeni cemaatleri
en önemli rolü oynamaktadır. ABD’de 1-1,5 milyon ermeni
asıllı Amerikan vatandaşı, Fransa’da ise 420 bin Ermeni
asıllı Fransız vatandaşı yaşamaktadır.
Fransa
ve özellikle ABD’de etkin ve güçlü olan Ermeni lobisi,
Türkiye’ye karşı oluşan ittifaklar içinde yer almakta
ve özellikle güçlü Rum lobisi ile işbirliği yapmaktadır.
Uluslararası
politik platformlara taşıma işini ise Ermenistan devleti
üstlenmektedir. Ermenistan bunun karşılığında diaspora’dan
para ve yardım almaktadır.
Asılsız
İddiaların Hukuksal Değerlendirmesi
Batılıların
Ermeni sorununu, dolayısı ile sözde soykırım iddialarını
anlamak için kullandığı kaynakların büyük çoğunluğu
batı kaynaklı, Ermeni sempatizanı şahıslar tarafında
yazılmış veya yazdırılmış taraflı yayımlardır. Ancak,
bizim bilimsel eserlerimizin bir türlü yer alamadığı
dünya kültür, düşünce ve akademi platformlarını, Ermeniler
ve Ermeni severler 80 yıl boyunca, kendi görüş, düşünce
ve değerlendirmeleri doğrultusundaki 30 binin üzerinde
yayın ile adeta işgal ve dünya kamuoyunu kendi tezlerinin
doğru olduğuna büyük ölçüde ikna etmişlerdir.
Kendi
tarihçi, hukukçu ve araştırmacılarımız ile gerçekçi
sonuçlar ortaya koyan yabancıların yaptığı çalışmalardan
faydalanılarak, haklılığımızı ortaya koyabilecek her
türlü yayım ile görsel ve işitsel eserlerin kamuoyunu
bilgilendirmek amacıyla kullanılması bu konudaki eksikliğimizi
gidermeye ve dış kamuoyundaki imajımızı değiştirmeye
yönelik olumlu etkileri olacaktır.
Ermenistan
Cumhurbaşkanı Koçaryan’ın, 31 ocak 2001 tarihinde, bir
televizyon kanalımızda, sözde Ermeni soykırımını kastederek
“bizim herhangi bir kuşkumuz olsaydı, bu tarihçilerin
sorunu olabilirdi. Bu, bizim için ve uluslar arası platformda
kuşkuya yer vermeyecek bir gerçekliktir” diyebilmesini,
bu alanda hem kendi elde ettikleri başarı ile övünme
hem de bizim yetersizliğimizi yüzümüze vurma olarak
algılamak mümkündür.
Sözde
Ermeni soykırımı iddialarının hukuki açıdan değerlendirilmesi
de büyük önem taşımaktadır. Bu konuda Emekli Büyükelçi
Gündüz Aktan’ın “Ermeni olayına, hukuki yaklaşım” konulu
müstesna çalışmasına istinaden açıklayacağım.
“Soykırım”
kavramı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın
Yahudilere uyguladığı sistematik kırımı tanımlamak üzere
düşünülmüş ve ortaya çıkmış hukuki bir kavramdır. Polonya
asıllı Yahudi Amerikalı hukuk profesörü Raphel Kepkin
“Genocide” kavramını önermiş ve bu kavramın devletler
hukukuna girmesine ön ayak olmuştur. Bugün için soykırım
suçunun hukuki tanımı, sadece 1948 yılında kabul edilen
ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren “Birleşmiş Milletler
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nin
2 nci maddesinde yer almaktadır.
Bu
sözleşmenin, kabulünden yaklaşık 40 yıl öncesinin olaylarına
uygulanmasındaki güçlükler ortadadır. Sözleşme öncesi
dönemde mevcut olmayan ve sözleşme tarafından oluşturulan
“soykırım” dahil bir çok kavramın, geriye dönük uygulanması
hukukla bağdaşmamaktadır. Buna rağmen, bazıları geçmiş
olayları “soykırım”la tanımlayabildiğine göre, sanki
bu olaylar bugün oluyormuş ya da soykırım hukuku o günlerde
de geçerliymiş gibi bir tür spekülatif yaklaşım içerisinde
konuyu değerlendirmekte fayda görüyoruz.
Bu
sözleşmede, soykırım; milli, etnik, ırki veya dini bir
grubu bu niteliği nedeniyle kısmen veya tamamen yok
etmek amacıyla işlenen beş tip eylem çerçevesinde tanımlanmaktadır.
Bu eylemler;
- Grup
mensuplarını katletmek,
- Grubun
mensuplarına ciddi bedensel ve zihinsel zarar vermek,
-
Grubun fiziki bakımdan tümüyle veya kısmen yok olmasını
sağlamayı amaçlayarak, yaşam şartlarını bilinçli şekilde
bozmak,
- Grup
içinde doğumları önlemek maksadıyla tedbirler almak,
- Grubun
çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmektir.
Soykırım
tanımlaması şu üç unsuru içermektedir.
- Ulusal,
etnik, ırki ve dini bir grubun bulunması,
- Grubun
fiziki varlığını sona erdirecek uygulamaların mevcut
olması,
-
Söz konusu grubu “kısmen veya tamamen yok etme kastı”nın
mevcut olması.
Ermeniler,
Osmanlı İmparatorluğunun toprakları üzerinde önce otonomi,
sonra bağımsız devlet kurmak için siyasi ve silahlı
faaliyetlerde bulunduklarından, “siyasi grup” niteliğinde
olup, sözleşmenin 2 nci maddesinde belirtilen dört grup
arasına girmemektedirler.
Osmanlılarda
Ermenilere karşı ırkçı bir nefret bulunmadığından, tehcir,
Ermenileri grup olarak yok etmek amacıyla yapılmamıştır.
Osmanlı
hükümetinde soykırım sözleşmesinin 2 nci maddesinde
aranan, “Ermenileri yok etme iradesi” bulunmamaktadır.
Yok etme niyetini kanıtlayacak yazılı ve sözlü belgeler
olmadığı gibi, tüm belgeler tam tersine Ermenilerin
korunmasını ve rahatça iskan edilmelerini öngörmektedir.
Katolik
ve Protestan Ermenilerle, İstanbul, Aydın ve Kütahya
Ermenilerinin tehcire tabi tutulmaması, Osmanlıların
gücünün yetersizliğinden ziyade, diğer bölgelerdeki
Gregoryan Ermenilerin Ruslarla aynı mezhepten olmaları
ve Rus ordularının ilerleme hattı üzerinde bulunmaları
nedeniyle tehcir edildiğini göstermekte ve olayın siyasi
nedenini teyit etmektedir.
Bu
nedenlerle tehcirin soykırım suçu olarak değerlendirilmesi
ve sözde “Ermeni soykırımı” iddiasının hukuki bir çerçeveye
oturtulması mümkün görülmemektedir.
Sonuç
Tarihimizde 1683 yılında Viyana önlerinden, Tuna boylarından
başlayan ve 1921 yılında Sakarya kıyılarında son bulan
238 yıllık bir büyük çekilme dönemi vardır. Buna Kafkas
Dağları eteklerinden Kızılırmak ve Fırat boylarına kadar
çekilmemizi de ilave etmek gerekir. İki buçuk asra yaklaşan
bu zaman sürecinde, çilekeş milletimiz, düşman ordularının
önünde her türlü tecavüz, katliam ve talana maruz kalarak
yaptığı zorunlu göçlerin büyük acılarını yaşamıştır.
Büyük vahşetlerin yaşandığı Sırp ve Yunan isyanlarını
bir tarafa bıraksak bile, sadece 1912-1913 yıllarında
cereyan eden balkan savaşlarında 1.450.000 Türk, Arnavut
ve Pomak Müslüman’ın ölmüş, 410 bin kişinin de saldırgan
orduların önünden kaçarak Anadolu’ya sığınmış olduğu
gerçeğini kimse görmezden gelemez. Türklerin 500 yıldır
vatanı olan bir bölgedeki varlıklarına şiddet ve dehşet
yoluyla son verilmiştir. Ancak, o cefakar insanlar Türk
ve Müslüman oldukları için, adlarına mersiyeler okuyacak
Lord Byron’lar, Victor Hügo’lar çıkmamış, o hunharca
hadiseler Türkler tarafından yazılan tarih kitaplarında
birkaç sayfa teşkil etmekten başka bir yankı bulmamıştır.
Yaşadığı ızdırapları kalbine gömen bu asil milletin
“Ermenilere soykırım uygulamakla” suçlanması haksızlık
ve adaletsizliğin ötesinde “talihin garip bir cilvesi”
olsa gerektir.
Ulu
önder Atatürk’ün; “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar
mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat,
insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” sözleri ile
işaret buyurdukları tehlike maalesef Ermeni meselesinde
karşımıza çıkmıştır. Ancak, Ermeni ve Ermeni sever tarihçilerin
yazdığı tarihte, yazanın yapana sadık kalmasını ve değişmeyen
hakikatin ifade bulmasını da bekleyemezdik sanırım.
Bu son sözlerime örnek olarak, tarih profesörü Lowry’nin,
15 aralık 2000 tarihinde, Bilkent Üniversitesinde yapılan
bir seminerde, değindiği ve önemli gördüğüm bir bölümü
konuşmacının kendi ifadeleri ile ve yorumsuz olarak
arz etmek istiyorum: “Batıda Türkiye’nin olumsuz taraflarını
görme eğiliminde olan bir entelektüel kitle var. Bunu
kabul ediyorum. Türkiye’deki her olumsuzluğa inanmaya
hazır Türk entelektüelleri de var. Bu daha da rahatsızlık
verici bir durum. Ermeniler Türk seçkinleri arasında
görüşlerini paylaşan insanlar bulabiliyorlar. Bu yeni
bir unsur. Bu seçkinler Ermenilerle oturup bunu (sözde
soykırımı) Türkiye’nin niye yaptığını tartışıyorlar.
Bu daha da rahatsızlık verici.”
Türk
milleti, ebedi başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün
önderliğinde, 1919-1922 yıllarında büyük fedakarlıklar
pahasına verdiği milli mücadele ile, zamanın büyük devletlerinin
oyununu, tam “şark meselesini arzu ettikleri ve planladıkları
biçimde çözdüklerine” inandıkları bir zamanda bozmuştur.
Unutulmamalıdır ki asırlar süren “büyük oyun”un aktörleri
halen dünya sahnesindedirler. Ancak, bugün de aynı oyunu
ister "ermeni sorunu” isterse “başka bir sorun”
mihverinde oynamaya teşebbüs edecekler veya etmekte
olanlar, artık karşılarında “tarihten gerekli dersi
almış” Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve “tarihin tekerrürüne
fırsat vermeyecek uyanıklıkta” Atatürk nesillerinin
bulunduğunu hesaba katmak zorundadırlar .
|