|
Ermeni
Yanılgıları
*Prof.Dr
Bayram KODAMAN
*Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Tarih Bölüm Başkanı
Giriş
Ermeniler.
Kafkasya, İran ve Anadolu coğrafyasında dağınık hâlde
yaşamış. M.S. IV. yüzyılda Hıristiyanlığın Gregoryen
mezhebini kabul etmiş ve siyasî olarak Pers, Roma, Bizans,
Arap, Selçuklu, Safevi, Osmanlı ve Rus İmparatorluğu
hakimiyeti altında, kültürel ve sosyal varlıklarını
sürdürmüş bir toplumdur. Yaşadıkları bu bölgelerde kültürel,
sosyal ve iktisadî yönden ciddî bir varlık göstermişler
ve önemli fonksiyonlar icra etmişlerse de. siyasî yönden
yukarıda bahsettiğimiz imparatorlukların himayesinde,
gölgesinde, idaresinde yaşadıkları için ayrı ve müstakil
bir siyasî şahsiyet olma imkânı bulamamışlardır. Bunda
Ermenilerin zanaatkar, sanatkâr, tüccar, esnaf olmaları
münasebetiyle, idaresi altında bulundukları imparatorlukların
tesis ettikleri barış ortamından yararlanarak daha fazla
ticaret yapmak, her tarafa dağılmalarının önemli bir
rolü olmuştur. Bu itibarla. Büyük Ermenistan- Küçük
Ermenistan dedikleri bölgede yaşayan diğer kavimler
karşısında, siyasî birlik, siyasî güç ve kudret yani
"devlet" oluşturmaya yetecek nüfus potansiyeline,
hiçbir zaman sahip olamamışlardır. Bu durum Ermenilerde
oturdukları yerleri-toprakları vatanlaştırma şuurunun
olmadığını gösterir. Onlar mesleklerini icra etmek,
ticaret yapmak için başka kavimlerin kalabalık olduğu
yerlere, şehirlere, kasabalara bazen birkaç aile. bazen
küçük bir grup ve bazen de bir mahalle olarak yerleşmişlerdir.
Bu şekilde dağınık yaşamaları onların hayat tarzı ve
zenginlik kaynağı olmuştur. Meselâ, Osmanlı İmparatorluğu'nun
genişliği ve yönetiminin de hoşgörüsü Ermenilere bu
imkânı fazlasıyla sunmuştur. İstanbul'daki Ermeni nüfusu,
Doğu Anadolu'daki birkaç vilâyetteki Ermeni nüfusundan
fazla idi. Ayrıca Bursa, İzmir, Konya, Ankara, Samsun,
Trabzon gibi vilâyetlerde Ermeni mahalleleri mevcuttu.
Kısaca
Ermenilerin hayat tarzı ve anlayışları, siyasî varlık
ve birlik olmalarını engeli önemli unsur olmuştur. Bilindiği
üzere Balkanlardaki Yunanlar, Sırplar. Bulgarlar gibi
gayrimüslim kavimlerin nüfusları, belli bir bölgede
yoğunlaştığı için Osmanlı i Devletine isyan etmeleri
ve ondan ayrılmaları daha kolay olmuştur.
Ermeniler,
hak iddia ettikleri Doğu Anadolu (Vİlayât-ı sitte) nüfus
oranının ve nüfus yoğunluğunun azlığı yanında, kurmak
istedikleri müstakbel Ermenistan'ın sınırlarını kesin
olarak çizmekte güçlük çekiyorlardı. Zira geçmişten
kalma tarihî ve siyasî kesin sınırları yoktu. Ermeniler,
nüfusun yüzde yüzüne yakınını teşkil ettikleri, beşerî
ve kültürel sınırları belli bir coğrafyaya sahip değildiler.
Dolayısıyla. Doğu Anadolu'da ayrılıkçı bir isyanı destekleyecek
ve takviye edecek beşerî ve askerî bir güç de ellerinde
bulundurmuyorlardı. Osmanlı, Rus ve İran devletlerinin
tebî oldukları için siyasî birlikleri ve güçleri de
söz konusu değildi
Ermeni
Meselesi'nin Doğuşu ve Gelişimi
XIX. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti ile Ermeniler arasında
herhangi bir ciddî problem yoktu. Ermeniler millet sisteminin
bahşettiği muhtariyet çerçevesinde kendi vagonlarında
hayatlarını rahat bir şekilde sürdürüyorlardı. Yalnız
bu vagonu, diğer kavimlerin vagonlarıyla birlikte Osmanlı
lokomotifi (Türkler) çekiyordu. Baş makinist (padişah)
Osmanlı lokomotifine taktığı değişik kavimlere ait vagonları,
belli bir hız bir istikamete götürürken hiç mesele çıkmamıştı.
XIX.
yüzyıla gelindiğinde makinist ihtiyarladı, lokomotif
eskidi, yakacak kömür-odun azaldı, yeterli su bulunmaz
oldu. Trenin hızı azaldı. Vagonlardaki yolcular huzursuz
olmaya, makinistten-lokomotiften şikayete başladılar.
İlk önce Sırplar (1804) ardından Yunanlar,
Osmanlı
katarlarından 1821'de ayrılarak Millî Yunan lokomotifine
takılmış ve farklı bir istikamette yol almaya başlamıştı.
Hıristiyan Avrupa'nın, Yunanistan Devletinin kurulmasına
yardım ettiği bilinen bir husustur.
1830'da
Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı. 1833 Hünkar iskelesi
Antlaşması, 1839 Tanzimat'ın ilanı, 1854 Kırım Savaşı
ve Islahat Fermanı gibi olaylarla. Şark Meselesi iyice
alevlenmiş ve Avrupa'nın büyük devletleri (İngiltere.
Fransa, Rusya), dikkatlerini tamamen Osmanlı imparatorluğuna
(Hasta Adam) ve onun mirasına çevirmişlerdi. Böyle bir
ortamda Babıâli sadık millet olarak gördüğü Ermenileri,
devlet yönetiminde görevlendirmiş ve pek çok Ermeni
bürokratını da önemli mevkilere getirmişti. Böylece
Osmanlı'nın itimadını kaybeden Rumların yerini, bürokraside
Osmanlı'nın güven duyduğu Ermeniler doldurmuştu. Bu
durum. XIX. yüzyılın ortalarında Türk-Ermeni münasebetlerinin
iyi olduğunu ve ayrıca Ermenilerin yabancı bir devletin
himayesinde bulunmadığını göstermekteydi.
Türklerin
Ermenilere bu derece güvenmesi ve idarenin her kademesinde
onları görevlendirmesi üzerine: o zamana kadar İngiliz,
Fransız, Rus ve Amerikan kiliselerinin dinen ilgilendiği
Ermeni cemaatine, bu sefer de İngiltere, Rusya ve Fransa
hükümetleri doğrudan doğruya (siyaseten) el attılar
ve onlarla yakından alakadar olmaya başladılar. Ermenilere
olan bu ilginin bu şekilde birden artması ve siyasileşmesi
ebetteki hayra alamet değildi. Nitekim, XVIII. yüzyıldan
beri devam eden dinî alakaya 1830'lardan sonra siyasî
alakanın da eklenmesi üzerine, Rusya Ortodoks Ermenilere,
Fransa, Katolik Ermenilere el attı. Hindistan'ı fetheden
İngiltere de; Şark Meselesi'nde Fransa'yı dengelemek
ve engellemek için Lübnan'da Dürzilerle, Rusya'yı dengelemek
ve güneye inmesini engellemek için de Anadolu'da Gregoryen
Ermenilerle, siyaseten meşgul olmaya başladı.
Osmanlı
Ermenilerinin, yukarıda ifade ettiğimiz gibi birinci
engeli, Müslümanlara göre nüfuslarının oran ve yoğunluk
itibariyle az olması ve bu az nüfusun da İmparatorluğun
her köşesine dağılmış bulunması; ikinci engeli anayurt
veya anavatan şuurunun yokluğu ve azlığı sebebiyle hak
iddia ettikleri Doğu Anadolu'yu geçinmelerini sağlamak
amacıyla terk etmeleri ve haklı olarak Osmanlı topraklarının
her köşesini vatan kabul etmeleri; üçüncü çıkmazları
ise İngiltere, Rusya ve Fransa tarafından mezhebi ve
siyasî açıdan Katolik. Ortodoks, Protestan ve Gregoryen
olarak dört kampa ayrılmaları, yani parçalanmalarıdır.
Bu üç büyük devlet her bir Ermeni grubuna büyük vaatler
ve umutlar vererek, onları Osmanlı'dan koparmışlardır.
Ayrıca Katolik Ermeniler, Ortodoks Ermeniler, Protestan
Ermeniler ve Gregoryen Ermeniler arasına da fesat, rekabet
ve düşmanlık sokarak. Ermenilerdeki mezhebî ve millî
bütünlük ve dayanışma ruhunu yıkmışlardır. 1819'dan
itibaren ABD'nin, misyonerleri vasıtasıyla Ermenilere
el attığını ve onları himaye ederek umutlandırdığını
da unutmamak lazımdır.
Bu
arada pek çok Ermeni genci bazen kendi imkanlarıyla,
bazen kiliselerin aracılığıyla, bazen de Avrupalı devletlerin
desteğiyle Fransa. İngiltere. İsviçre. Amerika. Rusya.
Belçika gibi ülkelere giderek tahsil görmüşler ve İstanbul'a
dönmüşlerdir. İstanbul, sanki Ermeni kültürünün ve uyanışının
merkezi hâline gelmişti. Ermeni aydınları. Avrupa'da
çeşitli fikir akımlarının, özellikle romantizmin ve
realizmin etkisinde kalarak, ilericiler (Aydınlıkçılar-Eclaires)
ve gericiler (Karanlıkçılar-Obscurantists) şeklinde
iki büyük gruba ayrılmışlardı. Ermeni toplumu da ikiye
bölündü. İngiltere ilericilerin yanında yer aldı. Her
iki tarafın. İstanbul'da yaptıkları salon toplantılarında,
millî ve dinî meseleler tartışılıyordu. Bu toplantılarda,
zamanla Ermenilerle ilgili meseleler, millî dava hâline
getirilmişti. Bu ise Ermenilerin politize edilmesi anlamına
geliyordu.
Nitekim,
Tanzimat döneminin getirdiği havadan da istifade ederek
1841. 1847 ve 1853 yıllarında, Ermeniler kendi cemaat
işlerini yönetmek için Meclis (Konsey) teşkil etmişlerdir.
1860'da Ermeni Milli Anayasası (Sahmanadrouthiun) ortaya
çıktı ve 1863 te Babıâli tarafından. Ermeni Millet Nizamnamesi
adı altında kabul edildi. Bu gelişmelerden ve Avrupa'nın
desteğinden cesaret alan bazı Ermeniler, gizliden gizliye
Türk-Ermeni. Müslüman-Hıristiyan düşmanlığını, okullar
ve toplantılar sayesinde Ermeni gençlere aşılıyorlardı.
Ayrıca dinî ve millî teşkilâtlarını artırarak Anadolu'da
da faaliyete başladılar. Teşkilâtlanma konusunda Katoliklere
Fransa. Ortodokslara Rusya ve Gregoryenlere de İngiltere
yardım ediyordu. Kısaca Ermenilerin Büyük Devletlere,
Büyük Devletlerin de Ermenilere ilgisi artarken, her
ikisinin Osmanlı Devletine karşı tavrı ise dostane olmaktan
çıkıyor, hatta hasmane olmaya kadar varıyordu. (1876)
I. Meşrutiyetin ilân edilmesiyle birlikte Türk-Ermeni
ilişkilerinin düzelmesi bekleniyordu. Ancak, l S"7?-18^8
Osmanlı-Rus savaşında Osmanlıların mağlup olmasını fırsat
sayan. Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan'ın, Rusya ile
iş birliğine girmesi ve Ayastefanos Antlaşmasına, Ermeniler
lehine 16. maddeyi koydurması hem bardağı taşıran son
damla oldu hem de Ermenilerin gerçek niyetlerini ortaya
koydu. Niyetleri, Avrupa'nın yardımıyla Doğu Anadolu'da
bir Ermenistan Devleti kurmaktı. Bu Doğu Anadolu'dan
Türklerin atılması manasına geliyordu. Dolayısıyla Osmanlı
Devletinin hoş görmesi beklenemezdi. Ancak. Ermeni Meselesi
artık dünya politikasının ve diplomasisinin gündemine
girerek enternasyonalize edilmişti. Nitekim Berlin Antlaşması'mının
6l. maddesiyle Ermeniler lehine hüküm konulması, Türk-Ermeni
ilişkilerini daha da gerginleştirmişti. Osmanlılar haklı
olarak Ermenilere şüphe ile bakmaya başladı.
Ermeniler,
Berlin Antlaşmasının 61. maddesiyle teorik olarak elde
ettikleri reform isteklerini uygulamaya geçirmek ve
hızlandırmak için, siyasî ve askerî teşkilâtlanmaya
başladılar ve bağlı oldukları meşru Osmanlı Devleti
aleyhine, Avrupa ile dirsek temasına geçtiler. Nitekim
1877'de Cenevre'de Marksist eğilimli Hınçak (Çan) Cemiyeti
ile 1890'da Tiflis'te ihtilalci Taşnak Cemiyeti kuruldu.
İki cemiyet arasında hem siyasî fikir ayrılığı hem de
ciddî bir rekabet mevcuttu. Bu onların zaafı olmuş,
hiçbir zaman bir birlik ve bütünlük oluşturamamışlardır.
Bu
iki cemiyet taraftarları ve kiliseler, Ermeni cemaatini
silâhlandırmaya koyuldular. Avrupa silâh, mühimmat ve
para yardımı yapıyordu. Nihayet 1891'den itibaren isyan,
şiddet, baskın, suikast metodunu benimseyerek harekete
geçtiler. Ancak Ermeniler, bu metotlarla Anadolu'da
Ermenistan devleti kuramayacaklarını biliyorlardı. O
hâlde isyanla-şiddetle ne yapmak istiyorlardı?
Evvela,
Müslümanları Doğu Anadolu'dan kaçırmak ve Ermeni nüfus
oranını artırmak; ikinci olarak Türkleri tahrik ederek,
kızdırarak Ermenilere saldırmalarını ve onları öldürmelerini
sağlamak, sonra da Avrupa'ya dönerek "Bakın Türkler
Ermenileri katlediyorlar, Müslümanlar Hıristiyanlara
saldırıyorlar" diyerek yaygara koparmak ve Avrupa'nın
kendi lehlerine müdahalesini temin etmek; üçüncü olarak
Avrupalı devletlere, Doğu Anadolu'da bir Ermenistan
devleti kurdurmaktı.
Ermenilerin
bu metotlarla da bir yerlere varmaları mümkün değildi.
Çünkü kendileri öz kuvvetleriyle devlet kurabileceklerine
inanmıyorlardı. Ayrıca, şiddetle, suikastlerle, baskınlarla,
çetelerle belki Osmanlı Devleti'ni rahatsız edebilirlerdi,
fakat devlet kuramazlardı. Bunu göremediler. İngiltere'nin
Ermenilere”kara kaşları ve kara gözleri için" devlet
kuruvermeyeceğini anlayamadılar. Nitekim İngiltere,
Fransa ve Rusya I. Dünya Harbi esnasında (1914-1918)
aralan yaptıkları Osmanlı topraklarını paylaşma projeleri
Ermenistan devletine yer verememişlerdi. Ermeniler bunun
da farkına varmadılar.
İngiltere
ve Fransa, Millî Mücadele dönemi (1919-1922), Türklere
karşı Ermeni kozunu kullanmak için Sevr Antlaşmasıyla
Doğu Anadolu'yu Ermenilere ayırmışlardı. Böylece Ermeniler
Fransız saflarında Adana-Maraş'ta Türklere karşı savaşmışlar,
İngiliz teşviki ile Doğu Anadolu'da Türklere yeniden
saldırmışlardır. Buna rağmen 1921 Ankara Antlaşmasında
Fransızlar Ermenileri kendi başlarına terk ettiler.
Lozan Antlaşmasında İngiltere ve Fransa Ermenilerden
ve Ermenistan'dan hiç söz etmemişlerdir.
1918
yılında İngiltere, petrol bölgelerini işgal ettikten
sonra.Ermeni isteklerini gündemden çıkarmışlardır. Başkan
Wilson. 14 maddelik kendi prensipleri çerçevesinde,
Ermenilerle ilgilenmek ve onları Amerika mandası altına
alarak himaye etme arzusunu göstermiştir. Zira Wilson,
Ermenileri savunmak ve himaye etmek için 200.000 kişilik
bir Amerikan ordusuna ve da 276.000 Amerikan dolarına
ihtiyaç olduğunu görünce "astarı yüzünden pahalıya
mal olacak' diye Ermenileri desteklemekten vazgeçmiştir.
Ermeni ABD'nin de herhangi bir siyasi ve ekonomik çıkarı
olmadan, kendileri lehine parmağını oynatmayacağını
yine de göremediler.
Ermeni
Meselesinin Yeniden Ortaya Çıkışı
24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasıyla Türk de ve vatanı
resmen teşekkül etmiş ve meşruiyet kazanmıştı. Artık
yeni devlet millî ve üniter bir yapıya sahip olmakla
da, hem Osmanlı İmparatorluğu'yla şeklen bağını kesmiş
hem de onun meşgul olduğu mesele uğraşmak istememiştir.
Bunlardan birisi de Ermeni meselesi idi. Türk hükümeti
bu meselenin kapanmış olduğuna inanıyor ve hiç üzerinde
durmuyordu. Atatürk döneminde, gerek Ermenistan gerekse
diğer ülkelerdeki Ermeniler de meselenin küllenmiş ve
tarihe havale edilmiş olduğunu kabullenmeye razı olmuş
gibi gözüküyorlardı.
Fakat
II. Dünya Harbi'nden sonra iki kutup dünya ortaya çıkmıştı.
Komünist-totaliter,kapitalist-liberal bloklar arasındaki
rekabet soğuk savaş dönemini getirmiş ve her iki taraf
birbirine karşı, her fırsatı ve her unsuru kullanıyorlardı.
Türkiye'nin. Batı bloğunda yer alması ve NATO'ya girmesi
Doğu bloğunda huzursuzluk yaratmıştır.
Bu
sebeple Sovyet Rusya. Türkiye'ye karşı Ermeni kozunu
kullanmayı planladı. 1965 yılında Erivan sokaklarında,
Türkiye aleyhine gösteriler tertip ettirildi. Moskova'nın,
Türkiye'ye ve NATO ya karşı Ermenileri kullanma plânı
hem Ermenistan'ın, hem de Türkiye dışındaki Ermenilerin
hoşuna gitti. Kısa zamanda Türkiye aleyhine harekete
geçtiler ve ASALA terör örgütünü kurdular. Erivan-Beyrut
hattı arasında, her türlü kaçakçılığı yapan diğer bir
şebeke, ASALA'ya para desteği sağlıyordu. Sovyet dünyasında.
anti-Türk bir propaganda başlatıldı.
Ermeniler,
seslerini ve isteklerini duyurabilmek ve dünya kamuoyunu
etkilemek için 1973 te Los Angelos'ta, Türk konsolosunu
öldürerek, Türkiye'ye ve Türklere karşı terör hareketi
başlattılar. Bu terör Türk temsilciliklerine, Türk kuruluşlarına
ve mallarına karşı 1984'e kadar durmadan devam etti.
Avrupa ve Amerikan kamuoyu Ermeni terörüne karşı sessiz
kalıyordu. Ortadoğu'da Kafkasya'da hesabı olan devletler
Ermenileri gerektiğinde kullanmak ve kendi yanlarına
çekebilmek için, onlara sempati ile bakıyorlar. Türkleri
ise suçlu buluyorlardı. Ne zamanki Ermeni terörü. Avrupa
ve Amerika'ya zarar vermeye başladı, o vakit ASALA'ya
dur emri verdiler ve Türkiye'ye karşı PKK Terör örgütünü
devreye soktular.
Batılı
güçlerin, Türkiye üzerinde Ermeni kozunu kullanmalarının
veya kullanmaya hazır gibi görünmelerinin sebebi, hiç
şüphesiz kendi ekonomik ve siyasî çıkarlarıdır. Ancak
Ermenilerin veya Ermenistan'ın. Türkiye'den Doğu Anadolu'yu
istemeleri, batının aklına ve mantığına uygun gelmemektedir.
Zira, 1890-1915 yıllan arasında, tüm Osmanlı Devleti'nde
1893 nüfus sayımında 1.101.413. 1914 nüfus istatistiklerinde
ise 1.161.119 Ermeni varlığına, Avrupa'nın müdahalesine,
desteğine ve Osmanlı Devleti'nin zayıflığına rağmen
Doğu Anadolu'nun Türk hâkimiyetinde kaldığı bilinmektedir.
Günümüzde ise Doğu Anadolu'yu Ermenilerin almasını veya
Ermenistan'a ilhakını, hayal bile etmenin imkânsız olduğu
görülmüştür. Bunun üzerine. Ermenistan Dağlık Karabağ'a
yönlendirilmiş ve orasının işgal ve ilhakına yeşil ışık
yakılmıştır.
Doğu
Anadolu'da Ermeni kozunun işe yaramadığı ve yaramayacağı
görüldükten sonra, PKK terör örgütü vasıtasıyla Kürtler
devreye sokulmuştur.
ASALA
ve PKK arasında ciddî bir ittifak sağlanmış, hatta Yunanistan
da bu ittifaka gönüllüce dahil edilmiştir. Öngörülen
plâna göre, PKK kullanılarak, önce Doğu Anadolu'nun
Türkiye'den koparılacağı, daha sonra Van ve Van Gölü'nün
kuzeyinde kalan Erzurum-Kars-Iğdır-Ardahan illerinin
Ermenilere, Van-Muş-Bingöl hattının güneyinin Kürtlere
verileceği vaat edilmiştir.
ASALA
ve PKK terör örgütleri bu plânın cazibesi ve hayali
ile avunmakta veya avutulmaktadır. Halbuki Batılı emperyalist
güçlerin asıl hedefi Güney Kafkasya-Bakû, Hazar ötesi,
Musul-Kerkük ve Basra Körfezi petrol ve doğalgaz yataklarını
kontrol altında bulundurmaktır ve bu hedefe varabilmek
için de ASALA'yı, PKK'yı, Barzani'yi, Talabani'yi kullanmaktadırlar.
Sonuç
Şu anda görünen o ki. bazı Ermeniler geçmişten ders
almamaktadırlar. Geçmişte bu metotlarla bir yere varamadıkları
gibi. günümüzde varmaları da mümkün değildir. Kendi
öz kuvvetleriyle bunu başaramayacaklarına göre. asılsız
soy kırım iddialarıyla, terörle ve üçüncü ülkelerin
kongre kararlarıyla hiç başaramazlar. Belki geçmişte
Osmanlı Devleti'ni rahatsız ettikleri gibi. bugün de
Türkiye'yi rahatsız edebilirler. Ama asla başarılı olamazlar.
|