|
Uluslaşma
Süreçleri Açısından Ermeni Sorunu
*Şener
AKSU
*Kocaeli Üniversitesi Öğretim Elemanı
Sanayi
Devrimi, bilindik toplumsal yapıları sökerken, ürettiği
koşulların gereksinimleri, yeni bir toplumsal örgütlenme
ve yönetim düzenlemesine yol açtı. Yaşama alanındaki
türdeşliğe dayanan "ulus" kurgusu, endüstri
ilişkilerinin yaşandığı her iklimde boy göstermeye,
ardından da "ulus-devletler" örgütlenmeye
başlandı. Endüstri ilişkilerinin yeşermediği coğrafyalar,
bu alt üst oluştan bir başka şekilde etkilendi; tarihsel
akışın doğal seyriyle değil de, sömürgecilerin hızlandırıcı
etkisiyle...
Sömürgeciler,
endüstrilerinin ürettiği artı ürün için gerekli olan
pazar ve ham madde gereksinimlerine göre dünyayı paylaşma
ve yeniden yapılandırmaya yönelik politikalar üretmeye
başladıklarında; aynı zamanda, geleneksel ya da dinî
bağlarla birbirine bağlı tarım toplumlarına etki etmeye
başladılar. Yerleşik ve geleneksel otoritelerin olmadığı
yerde güçleriyle, diğer sömürgecilerin ya da otoritelerin
direndiği yerde ise diplomasinin becerisiyle, olmazsa
teknoloji, bilgi ve değer aktarımıyla, hatta borçlandırarak
yeryüzünün önemli noktalarını etkilemeye başladılar.
Bu
etkileme süreci, endüstri ilişkilerinin girmemesine
karşın, bu ilişkilerin sonucu değerlerin ve gereksinimlerin
hissedilmesine, arzulanmasına yönelikti. Böylece, endüstri
dışı ekonomiler, bu ekonomiler üzerine şekillenen toplumsal
yapı ve yönetsel düzenlemeler, olgunlaşma sürecini yaşamadan,
baskıyla, çeşitli hızlandırıcı mekanizmalarla çökmeye
başladı. Fakat, topluluklar henüz "ulusal egemenliğe"
veya "ulus" örgütlenmesine hazır bulunmuyorlardı.
Bu nedenle ulusçuluk, dengesiz eylemler üretmeye başladı:
ya sömürgecilerin işbirliği olan bir kültürü güçlendirdi
ya da şiddete yönelik bir yüz takındı. Ulusçuluğun eylemleri,
bu eylemleri kabullenmeye hazır olmayan monarşilerde
büyük gürültüler koparttı. Bağımsızlık mücadeleleri
ya da "ulusal egemenlik" arzuları toplumsal
cinnetlere, katliamlara dönüştü. Oysa ulusçuluk ve ulus(al)-devlet
kurguları, doğal yollardan olgunlaştığı yerlerde, toplumsal
çatışmayı değil barışı, sömürgeciliğin işbirliğini değil
bağımsızlığı getiriyordu.
Ulus
duygusu, dördü içsel, biri dışsal beş öğenin doğal tarihsel
süreç içinde birleşiminden doğar; toplumda, geleneksel
pratiklerin birikimi kültürel veya dinî bağlarla birbirine
bağlanmanın dışında, ortak ulus duygusu etrafından şekillenir.
İçsel öğelerin başında sınırları belirli bir yaşama
alanı, yani "yurt" gelir. Bu yurt içinde bulunan
toplum, sınırlar içinde oluşan üretim-tüketim zincirinin
bir parçası olmakla, ülkedeki herkesle ortak çıkar sahibi
olur ve kendini bu ortak çıkarın ortaklarından biri
olarak görür. Böylece diğerlerine bağlanır. Bu bağın
güçlenmesi için türdeşliği sağlayacak ortak (resmi)
dili gerekir. Bu dil, ortak kültürü ve değerleri barındırır
ve gelecek kuşaklara aktarır. Ancak, değerlerin ve kültürün
birikmişliğe gereksinimi vardır ve toplumun ortak bir
bilinçaltma sahip olmasına katkı sağlayacak şekilde
yeniden hatırlatma ve unutmalarla biçimlenen "tarih"
ortaklığı gerekir. Bu ortak bilinçaltı, gelecekte yazgı
birliği yapmaya zemin hazırlayacak bir toplumsal bilinç
durumu oluşturur. Böylece türdeşlik hisseden topluluk,
gelecekte birlikte yaşama arzusu duyar. Fakat bunların
dışında ulus hamuruna bir de dışsal etken karışmalıdır.O
da "öteki"dir. Düşmandır. Tehdittir. Doğal
ya da türetilmiş olsun mutlaka "öteki" gereklidir.
Düşman imgesi, ulusların varoluşuna önemli katkı sağlar.
Katkı sağlar çünküyaşama alanındaki türün bugün ve gelecekte
varlığının tehlikeye düşüyor olması, o yaşama alanındaki
herkesin içgüdüsel bir yok olma paniği yaşamasına, yani
bir çeşit toplumsal paniğe yol açar. Bu ortak korku,
toplumu hem otorite etrafında merkezileştirir hem de
toplumsal örgüyü pekiştirir.
Ermeniler,
endüstri ilişkilerinin tarihî koşulları değiştirmesiyle
doğal bir ulusçuluk sürecine, giderek de bağımsızlık
talebine sahip olmadılar. Bir doğu toplumu olmakla,
Osmanlı ülkesindeki herhangi bir toplum gibi, endüstri
ilişkilerini yaşamak için gerekli olan dönüşümü gerçekleştiremediler.
Fakat, sömürgecilerin Ortadoğu'yu şekillendirme ya da
paylaşma tasarılarının bir parçası olarak Ermenilerin
bir kısmında ulusçuluk önemli bir yaşamsal siyasaya
dönüştü.
Ermeniler,
yönetsel geleneklerden uzak kültürü ile kilise etrafında
birliklerini sağlayan, ticaret ve bürokrasi kültürüne
sahip bir topluluktu. Kentlerde yaşayan Ermenilerden
esnaf ve ticaretle uğraşanların ellerinde, Osmanlıların
Müslüman halklarında olmayacak kadar sermaye birikimi
vardı. Fakat köylü Ermeniler, neredeyse Müslüman Ermeniler
gibi kapalı köy ekonomisinin kısır döngüsünde yaşıyorlardır.
Osmanlı bürokrasisi içinde yer eden Ermeniler, siyasî
güce yakınlığın getirdiği saygınlığın yanı sıra, ekonomik
açıdan da birikimliydi.
Endüstri
ilişkilerinin ortaya çıkardığı artı ürünün pazar gereksinimini
Osmanlı ülkesinden karşılamak isteyen sömürgeciler,
kıyılarda deniz ticareti kültürüne sahip Rum tacirlerle
işbirliği yaptı. Fakat Küçükasya'nın içlerindeki kara
ticareti Ermenilerin elindeydi ve önemli ticarî bağları
bulunan Ermeni tacirleriyle işbirliği yapmak oldukça
verimli bir tercihti. Üstelik. Ermenilerin Osmanlının
dininden olmamaları, bu ilişkiyi bir ittifaka dönüştürmeye
başladı. Sömürgeciler Osmanlı ülkesindeki çıkarlarını
korumanın, buradaki işbirlikçilerini korumakla eş anlamlı
olduğunun farkına kolaylıkla vardılar. Varmayanları
da Ermeniler uyardı. Sömürgecilerle kurulan bu ilk ilişki,
giderek Ermeni sermaye sınıfını ulusçuluğa itti. Ulusal
egemenlik arzulan Ermeni tacirlerinin kulağına hoş gelmeye
başladı.
Bu
ekonomik ilişkilerden kazançlarım yükselten Ermeni tacirlerin
çocukları, Avrupa'da ve özellikle ulusçuluğun bir heyecan
olduğu ülkelerde okumaya gitti.
Sömürgeciler
"yurt" ilân ettikleri bu bölgede, Ermenileri
korumaya alacak ve bu sınırlar giderek bağımsız ulus-devletleri
için yurt olacaktır. Yurt olduktan sonra, ortak dil
ortak bilinçaltı ve ortak yazgı sorunu çözülecek,ulusal
egemenlik gerçekleşecektir.
Ermeni
ulusçuları, özellikle Berlin Antlaşması'ndan sonra (1878).
kurguladıkları ayaklanmaları gerçekleştirdiler. Bölgedeki
halka yönelik terör ve şiddet eylemlerini artırdılar.
Müslüman halk bölgeyi terk etmek yerine karşı şiddette
bulundu. Tam bir toplumsal cinnet yaşanmaya başlandı.
Bunu bekleyen Ermeni ulusçuları dünya kamuoyundan yardım
talep etti. Sömürgeciler, Osmanlılara baskı yapmaya
başladı.
I.Dünya
Savaşı, Ermeni ulusçuların tasarladıkları bağımsız Ermeni
devleti için koşulları olgunlaştırdı. Osmanlılar Almanların
yanında savaşa girmeye hazırlanıyor, Rus Çarlığı ise
Ermenilere, bu savaşta Osmanlının dağılacağı ve kendilerine
yardım etmeleri karşısında, bağımsız Ermeni Devleti'nin
kurulmasını sağlayacağını teklif ediyordu. Ermeni ulusçuları
teklifi kabul ettiler. Teklifin gerektirdiği örgütlenmeleri
yapıp birçok yerde, örneğin Kafkas Cephesinin arkasında
ve özellikle Van'da Çarlık ordusunun yengisini sağlamak
için Osmanlıya karşı mücadeleye giriştiler. Ermeni ulusçularının
bu tutumu karşısında Osmanlı Devleti, meşru savunma
hakkını kullanarak, Ermeni örgüt liderlerini tutukladı
ve kendine karşı mücadele eden bazı Ermenileri, yine
kendi toprağı olan güvenli bölgelere zorunlu göçe tâbi
tuttu.
I.Dünya
Savaşı'ndan Osmanlıların yenik ayrılması Ermeni ulusçuları
için yeni bir olanak yarattı. Sevr Antlaşması ile şekillenen
bu olanak da Lozan Antlaşması ile geçersiz oldu. Böylece
Ermeni ulusçuları, İngiltere'nin, Sovyetlerin petrol
bölgelerine inmesini engellemek için kurdurttuğu Kafkas
Ermenistan'ı ile yetinmek zorunda kaldı.
Ulus
olmanın öncelikli koşulu olan "yurt" gereksiniminin
karşılanamaması, Ermeni toplumunda "ulus"
bilinci için bir başka dinamiğin öne çıkmasına neden
oldu: ortak düşman! Dışsal bir etken olan "öteki"
tarihî süreç içinde şekillenmiş ve "Ermeni"
kimliğini tehdit ettiği varsayılan "zorunlu göç"
bu gereksinim için yüceltilmiştir. Ulus bilinci için
aranılan temel dinamik böylece ortak çıkardan ortak
düşmana dönüşmüştür. Zorunlu Göç, Ermeni ulusçuları
tarafından, Ermeni toplumunun yok olmasına yönelik bir
eylem olarak ilân edilmiş ve Ermeni kimliğine sahip,
fakat yeryüzünün çeşitli yerlerinde dağınık biçimde
yaşayan Ermenilerin türdeşliğinin birleşme merkezi hâline
getirilmiştir. Böylece Ermeni ulusçuları, yeryüzünün
neresinde olunursa olunsun, Ermeni kimliğinin yaşamasını
da sağlamış oldular.Bugünkü uluslar arası gücün altında
da "zorunlu göçün bir tabuya dönüştürülmesi ve
Ermeni toplumunun kollektif bilinçaltında sürekliliğini
sağlayacak şekilde kullanılması vardır.
Ermeni
sorunu diye bilinen sorun, özünde bir uluslaşma sorunudur;
fakat doğal süreçlerle şekillenmemiş Ermeni ulusçuluğu
(olgunlaşmamış bir meyvenin daldan düşmesindeki zorluk
gibi) ulus olmanın gerektiği koşulları bulamaması nedeniyle,
başlattığı bağımsızlık mücadelesi, daha çok sömürgecilerin
siyasaların bir parçası olmuştur. Ermeni ulusçu hareketi,
daha çok sömürgecilerin işine yaramıştır. Acısı ise
Ermeni ve Müslüman halkın üzerine kalmıştır.
Türk
atasözünde olduğu gibi; "Yiyen içen kurtulmuş,
kap yıkayan tutulmuştur.'' ve şimdi olanların sorumluluğu,
Türk ulusunun üzerine yüklenmek istenmektedir. Oysa
Türk ulusu, yaşanan toplumsal cinnetin sorumlusu olacak
bir rol üstlenmemiştir. Ne var ki toplumsal bilincimiz,
Ermeni meselesi konusunda aydın ve duru değildir. Eğitimde,
bilimsel verilerle toplumumuzu aydınlatmamız gerekir.
Belki de öncelikle, bugünkü Ermeni ulusçularına, ve
elbet dünya kamuoyuna, tarihi tahrif etmenin yarar getirmeyeceğini
sakin bir şekilde anlatmanın yolunu bulmamız gereklidir.
|