|
Lozan'dan
Günümüze Ermeni Sorunu
*Dr.Öğ.Yb.Ali
GÜLER
*Anıtkabir,Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi Komutanı
Lozan
Konferansı Başlarında Ermeni İstekleri
Kâzım
Karabekir Paşa komutasındaki Doğu Harekâtı'nın başarıya
ulaşması üzerine 1920 yılı sonlarında Ermenilerle onları
destekleyen İtilâf Devletleri'nin hesapları bozulmuş
ve "Ermeni Meselesi" Milletler Cemiyeti'ne
getirilmiştir. İngiliz Temsilcisi Lord Robert Cecil,
Ermenilerin durumunu iyileştirmek, Türkiye'de kalanlar
için birtakım imtiyazlar koparabilmek maksadıyla genel
kurulun toplanmasını istemiştir. Yapılan toplantıda,
"Ermeni Meselesi"ni çözüme kavuşturmak üzere
bir devletin görevlendirilmesi ve bir rapor hazırlanması
kararlaştırılmıştır.
21
Şubat-22 Mart 1921 tarihlerinde yapılan bu İkinci Londra
Konferansı'na Bogos Nubar Paşa ve Aharonyan katılmış,
bunların teklifi 26 Şubat'ta dile getirilmiştir. Buna
göre, Ermenistan'ın birleşmiş ve müstakil bir devlet
olduğu, Türklerin Ermenistan'a saldırısının Sevr'i yıkmayı
amaçladığı ileri sürülerek, Sevr'in geçerli olması istenmiş
ve Çukurova (Kilikya) konusunun bu antlaşmada yer almadığından
bahisle, Çukurova'ya da muhtariyet verilmesinde ısrar
edilmiştir.
Fransız
temsilcisi ise "iddia edildiği gibi Ermenilerin
Çukurova'da çoğunlukta olmadıklarını ve statükonun bu
durumda değiştirilmesinin mümkün olmadığını, ancak oradaki
azınlıklara Fransız Hükûmeti'nin önem vereceğini"
belirtmiştir.
Bunun
üzerine Konferans'ta Ermenilerle ilgili olarak kabul
edilen 9. maddede "Ermenistan'la ilgili taahhütlerin,
Türkiye Ermenilerinin Asya Türkiye'sinin doğu hudutlarında
bir milli "ocak" (yurt) için haklar tanınmak
ve Milletler Cemiyeti'nin Ermenistan'ın nakli uygun
ve haklı olacak bir yer hakkında verilecek kararına
uyması suretiyle telif olunabileceği" ifade edilmiştir.
Böylece, Sevr Antlaşması'nın 88. maddesindeki "hür
ve müstakil devlet" yerine, özellikle Amerikalıların
teşvikiyle, Londra Konferansı'nda, diplomatik dille,
müphem bir "ocak" veya "yurt" kavramı
ortaya atılmıştır.
Bununla
birlikte Milletler Cemiyeti, Londra Konferansı'ndaki
bu kararı, oy birliğiyle aldığı bir kararla ve kurulacak
olan "Ermeni ocağı"nın Türkiye'den ayrı ve
müstakil olması şeklinde benimsemiştir.
Bu
arada, Türk Hükûmeti'nin yurt içi ve yurt dışındaki
durumunu güçlendiren; Rusya'yla yapılan 16 Mart 1921
Moskova, Kafkas Cumhuriyetleriyle yapılan 13 Ekim 1921
Kars ve Fransızlarla yapılan 20 Ekim 1921 Ankara İtilâfnamesi
gibi andlaşmalar, Ermeni heyetlerini de ümitsizliğe
sevketmiştir
22-26
Mart 1922'de Paris Konferansı'nda hazırlanan "barış
projesi"nde "Ermeni ocağı"nda görüşülmüş,
Milletler Cemiyeti'nin kararına uyulacağı kabul edilmiş
ve bir anlamda Lozan'a giden yolda Ermenilere bir açık
kapı bırakılmıştır.
Bu
kararda, Lord Curzon'un 1921 Nisanında Lord lar Kamarası'nda
"Çukurova (Kilikya)'da çoğunluk Türklerde bulunduğundan
buranın Türklere terk edileceğin söylemesi ve imzalanan
Ankara Itilâfnâmesi'yle Fransızların bölgedeki etkisinin
kalmayacağının ortaya çıkması üzerine, Türkiye'deki
Ermeni Patriği Zava Efendi başta olmak üzere, ruhani
görevlerini bir tarafa bırakıp siyasetle uğraşan hattâ
terör hareketlerini bile katılan diğer din adamlarının
ve Ermeni çevrelerinin Paris Konferansı'na çektikleri
telgrafların ve gönderdikleri mektupların da tesiri
olmuştur.
Türk
Ordusunun 30 Ağustos 1922'de Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nden
sonra İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922'de Türkiye Cumhuriyeti
Hükümeti temsilcilerini İsviçre'nin Lausanne şehrinde
yapılacak barış konferansına davet etmişlerdir. Konferansta
azınlıklarla, dolayısıyla Ermenilerle ilgili konuların
da görüşüleceğinin ortaya çıkması üzerine, Ermeni çevreleri
hem konferansa davet edilmek, hem de isteklerin kabul
ettirmek için yoğun bir faaliyet içine girmişlerdir.
Ermeni
Birleşik Heyeti teşebbüslerinde üç maksai güdüyordu:
1-
Birleşik ve müstakil bir Ermenistan'ın tahakkuku
2-
Muvakkat bir çare olarak milli ocağın kurulması
3-
Lozan Konferansı'na kabulleri.
Heyet
Lozan'a gitmeden evvel Ermeni meselesi hakkında dikkatlerini
çekmek için ayrıca Poincare've, Milletler Cemiyeti Genel
Sekreterine ve Venizelos'a müracaatlarda bulunmuştur.
Lozan
Konferansı Esas Görüşmelerine Alınmak İstenen "Ermenilik"
Konusu
Bu müracaatlarda da görüldüğü üzere bazı Ermeniler,
Osmanlı Devleti'nin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanlarıyla
birlikte hareket etmişler ve Türkiye Cumhunyeti'nden
toprak talebinde bulunma cesaretini göstermişlerdir.
Kendilerini savaşta kullanan İtilâf Devletleri'nden
bu defa barışta yardımlarını istemişler ve her yolu
deneyerek onların desteğini ararken, bir milyondan fazla
sivil halkını katlettikleri Anadolu Türkü'nün Lozan'a
giden temsilcilerinden bile, aracılar koymak suretiyle,
medet ummuşlardır.
Elbette
bu kadar sivil insanını soy kırıma uğratan, düşmanla
iş birliği yapıp ihanet eden ve yine onlarla ülkeyi
terkedip giden ve yüzyıllarca üzerinde yaşadıkları ülkeyi
bölmek, parçalamak için fırsat kollayan Ermenilerin
bu isteklerini ne Türk halkı ne de onun temsilcileri
kabul edemezdi. Ancak, cepheden sonraki bu diplomatik
sınır savaşında Türk temsilcileri tarafından kabul bile
edilmeyen Ermeni heyetinden Hadisyan, Aharonyan, Paşalivan
ve eski Osmanlı Nâfıa, Bahriye ve Hâriciye Nazırı (Bakanı)
olan Gabriel Noradungiyan Efendi, kısa bir süre sonra
kendilerini yüzüstü bırakacak olan yeni efendileri İngiltere,
Fransa, Rusya, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri'nden
Türklere baskı yapmasını istediler. Hiç olmazsa "Büyük
Ermenistan''ın birer parçası olarak hayal ettikleri
Doğu ve Güney-Doğu Anadolu'yla, denize çıkışı sağlayacak
olan Çukurova (Kilikya)'nın kendilerine verilmesi için
ellerinden gelen her şeyi denediler.
Ermenilerin
bu müracaatı da sonuç vermemiş ve Lozan görüşmelerine
alınmamışlardır. Ancak Türk Heyetinin itirazlarına rağmen
12 Aralık 1922'deki Azınlıklar Alt Komitesi'nde dinlenmeleri
İtilâf Devletleri delegeleri tarafından kabul edilmiştir.
Lozan
Konferansı Azınlıklar Alt Komitesinde Görüşülen "Ermenilik"
Konusu
Konferansın Azınlıklar Alt Komitesi'nin 15-30 Aralık
1922 ve 6 Ocak 1923 tarihlerindeki toplantılarında,
Türk heyetinin itirazlarına rağmen, Ermenilerin durumu
da dikkate alınmıştır. Başkanlığını İtalyan temsilcisi
Montagna'nın yaptığı toplantılarda, Türk delegesi Dr.
Rıza Nur, "Ermeni ocağı" konusunun görüşülmesine
ve Ermeni delegelerine söz verilmesine itiraz etmiş
ve Ermenilerin konuşturulduğu toplantıya katılmamıştır.
30
Aralık tarihli toplantıda Amerika Birleşik Devletleri
Temsilcisi, Ermeni yurdunun kurulmasını isteyen bir
bildiri sunmuştur: Amerikan bildirisinin okunmasından
sonra Komisyon Başkanı M. Montagna ve Sir Horace Rumbold
söz almış ve Ermeni yurdu konusunu savunmuşlardır.
Fransız
temsilcisinden önce, araya girerek, Türk temsilcisi
Dr. Rıza Nur söz almış ve kesin bir dille "Ermeni
yurdu konusunu Türkiye'nin reddettiğini ve şayet İtilaf
Devletleri savaştaki küçük müttefikleri Ermenilere bir
yurt vermek istiyorlarsa, bu yurdun Türkiye sınırları
dışında aranmasının doğru olacağını" ifade etmiştir.
Daha
sonra da Fransız temsilcisi M. De Lacroix aynı iddiaları
tekrar etmiştir.
"Ermeni
Yurdu" Konusunun Lozan Konferansı'ndan Çıkarılması
Türk heyetinin bütün itirazlarına rağmen Azınlıklar
Komitesi'nde görüşülen konular ve Ermeni yurdu meselesi
bir raporla Konferans'ın 9 Ocak 1923 tarihli toplantısına
getirilmiştir. Ancak, Türk heyetinin kararlı tutumuna
rağmen, bir ara Ermeni yurdu konusu Lord Curzon tarafından
dile getirilmişse de, İsmet Paşa'nın buna ilave edeceği
bir şey olmadığını belirtmesi üzerine bu konu bir daha
Lozan Konferansı'nda görüşülmemiş ve antlaşma metninde
yer almamıştır.
Böylece
batılı devletler tarafından savaş sırasında teorik olarak
ve fiilen gündeme getirilen suni "Ermeni meselesi",
tehcir olayı ve Türk zaferleriyle askeri olarak ve Lozan'daki
son durumda da hukukî ve siyasî olarak sona ermiştir.
Bölgede batılılar tarafından desteklenen Ermeniler,
Lozan'da da desteklenmek istenmesine rağmen, Türklerin
yoğun çabaları, batılı devletlerin yeni bir savaşı göze
alamamaları, Ermenilerin asılsız ithamlarının ortaya
çıkması üzerine konu bir kere daha tekrar rafa kaldırılmıştır.
Bununla
birlikte Lozan Konferansı'nın devam ettiği aylarda Ermenistan'daki
ve batıdaki Ermeni kuruluşları, başta Taşnaksutyun,
Birleşik Ermeni Heyeti, Ermeni Dostları Birliği vb.,
diplomatik temaslarına devam etmişlerdir. Bu amaçla
yeniden devletlere mektuplar yazmışlar, raporlar göndermişler
ve bu defa hukukî, siyasî çözümlerden çok sosyal, kültürel
çareler üzerinde durmuşlar ve yeni bir "merhamet
dileme" yolunu tutmuşlardır. Bu müracaatların çoğu
cevapsız kalmış ve nadiren aldıkları cevaplardan ise
kendilerini desteklemiş, kışkırtmış, cephelere sürmüş
olan devlet yetkilileri "günah çıkartmışlar"
yapacak bir şeyleri olmadığını ileri sürmüşler ve bu
eski "küçük müttefiklerini" teselli etmekle
yetinmişlerdir.
İkinci
Dünya Savaşı Sırasında Ermenilerin Faaliyetleri
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kabuklarına çekilen
Ermeniler, yeni bir dünya savaşı başlarken yine birtakım
beklentiler içine girmişlerdir. Lozan Konferansı sırasındaki
gibi, eski destekçilerine mektuplar telgraflar göndermişler,
doğabilecek fırsatlardan yararlanmaya kalkışmışlardır.
Bu
amaçla, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry Truman'a
23 Eylül 1944'te, İngiltere Dışişleri Bakanı Mr.Bevin'e
25 Şubat 1946'da Daşnakçılar birer telgraf göndermişler;
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Amerika Birleşik
Devletleri ve İngiltere Dişişleri Bakanlıkları'na 29
Mart 1946'da birer muhtıra vermişler; Stalin'e 24 Nisan
1945'te bir telgraf göndermişler ve biri 7 Mayıs, diğeri
13 Haziran 1945'te olmak üzere San Fransisco'daki konferansa
iki muhtıra sunmuşlardır. 29 Mayıs 1945'te de Ermeni
Göçmenleri Merkez Komitesiyle, Ermeni Göçmenleri Meclisi
Paris'te başkanları A. Çorbaciyan ve H. Samuel imzalarıyla
dört büyüklere birer muhtıra vermişlerdir. 28 Mayıs
1945'te de Mısır'daki Ermeni Cumhuriyeti eski Başbakanı,
Churchill, Stalin ve Truman'a birer telgraf göndermiştir.
6 Eylül 1945'te ise Daşnak lideri J. Missokian Londra'daki
Beşler Konferansı'na bir muhtıra vermiştir.
Ermenilerin
bulundukları bütün ülkelerde yürütülen bu faaliyetler
ve uluslar arası kuruluşlara yapılan yeni müracaatlar,
Sovyet basın-yayın kuruluşlarınca da desteklenmiş ve
Rusya'nın 20 yıllığına imzaladığı 17 Aralık 1925 tarihli
Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı'nın süresinin
sona ermesi üzerine Rusya'nın Boğazlar ve Doğu Anadolu'dan
imtiyazlar ve toprak talebiyle birlikte mütalaa edilmiştir.
Bu
ve müteakip müracaatlarda da Ermeniler yine Birinci
Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi rüzgâr ekip fırtına
biçmişlerse de, "Ermeni Meselesi"ni yine dünya
kamuoyunun önüne getirmişler ve Ermenistan'daki ve diğer
ülkelerdeki yurttaşlarıyla arasında en azından kültürel
açıdan köprüler kurabilmişlerdir
Ermeni
Meselesini Dünya Kamuoyuna Mal Etme Çabaları: 24 Nisanlar,
Sözde Katliam Anıtları
İkinci Dünya Savaşı dönemindeki asılsız Ermeni iddiaları,
yirmi yıl sonra 1965'lerde bu defa dini-siyasî-kültürel
bir havaya bürünerek tekrar gündeme getirilmiştir. Dünyanın
her tarafındaki Ermeni patrikhane ve kiliseleri, eğitim-öğretim
kurumları, siyasî kuruluşlar harekete geçmiş ve asılsız
Ermeni katliâmının 50. Yıldönümünü anmak amacıyla "24
Nisan 1915" sözde "Ermeni soy kırım Günü"
olarak ilân edilmiştir. 1965'ten itibaren de dünyanın
her tarafındaki Ermeniler tarafından anılmaya, klasik
iddialar tekrarlanmaya ve tabiî her Ermeni toplantısında
olduğu gibi Türkler karalanmaya devam edilmiştir.
Bu
girişim, Beyrut'taki Antüyas Kilisesi'nde mukim "Çukurova
(Küikya) Katagikosu"(!) Patrik I. Horen'le, onun
Kıbrıs Kilisesi'nden arkadaşı Başpiskopos Afakaryos
tarafından başlatılmıştır. 24 Aralık 1964'te Kıbrıs
Dışişleri Bakanı Kıpriyanu, Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi'nde Kıbrıs konusunda Türkiye'yi ve Ada Türklerini
suçlarken, Ermenilerle yapılan işbirliği sonucu, asılsız
Ermeni katliâmının 50. Yıldömünün de anılacağını açıklamıştır.
Bu, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında
Batı Anadolu ve Kıbrıs'taki Rum-Ermeni işbirliğinin
yeniden ve bu defa dini-siyasî olarak uygulamaya konulduğunu
göstermektedir.
Burada
dikkat edilmesi gereken husus, Ermeni sorununun bu boyut
ile ortaya çıkarıldığı tarihin, Türkiye-Yunanistan arasındaki
Kıbrıs konusundaki gelişmelerin tarihi ile denk düşmesidir.
Ermeni sorunu bundan sonra, Türkiye'nin Kıbrıs başta
olmak üzere bütün milli meselelerinde adeta "sıkıştırılmaya"
çalışıldığı dönemlerde, başka sorunlarla birlikte veya
tek başına karşısına çıkarılacaktır. Bu mesele kullanılarak
Türkiye milli meselelerinden taviz vermeye zorlanacaktır-
Bu
iş birliği, Habeşistan'ın başşehri Adisababa' da 17-25
Ocak 1965 tarihinde İmparator Haile Selase'nin koruyucu
başkanlığında Patrik I. Horen, Başpiskapos Makaryos
ve diğer ruhani ve siyasî liderlerin katılımıyla yapılan
toplantıda resmen ve fiilen ilân edilmiş,24 Nisanların
bundan böyle anılması ve kararı alınmıştır. Böylece
24 Nisanlar, 1965'ten bu yana, yaklaşık kırk yıldır
anılmaktadır.
1965
yılındaki bu faaliyetler, hem dünyanın her tarafındaki
Ermenileri bilinçlendirmeye, hem de dünya kamuoyunu
etkilemeye yönelik olmuştur. Ermenistan dışındaki Ermeni
toplumunun özellikle bu meseleye dört elle sarılmasının
en önemli nedeni, yaşadıkları Amerika, Kanada ve Avrupa
Birliğine üye ülkelerdeki üçüncü nesil Ermeni gençlerinin
artık bu toplumlar içinde kültürel bakımdan asimile
olmaya başlamaları yani milli kimliklerini kaybetmeye
başlamalarıdır.Ermenistan dışındaki Ermeni toplumu,
bu anma günlerini ve soy kırım yasa tasarılarını, milli
kimliklerini korumak ve canlı tutmak için bir faaliyet
alam olaı kullanmaktadır.
Bu
çerçevede bu toplumun kullandığı önemli bir konu da;
bulundukları ülkelerde "Ermeni soy kırım Anıtları"nın
dikilmesi faaliyetidir. Bu amaçla Lübnan'ın Beyrut şehrinin
Antilyas yöresinin Bikfaya Manastırı'nın yanına 24 Nisan
1968 tarihinde büyük bir törenle Ermeni Katliâm Anıtı
dikilmiş, bunu diğeri takip etmiştir.
Ermeni
Teröründe Yeni Aşama: Asala ve Diğerleri
Türk-Ermeni münasebetlerinin kanlı olaylara dönüştüğü
1878 Berlin Antlaşmasından günümüze kadar, yaklaşık
120 yıllık dönemde dört büyük Ermeni terörüne şahit
olmaktayız.
Bunlardan
birincisi, hem Ermeniler hem de destekçileri batılı
devletler tarafından gündeme getirilen sun'i "Ermeni
meselesi" adı altında Türklere yapılan Ermeni katliâmları,
suikastleri, kundaklamaları, isyan hareketleridir.
İkincisi,
yine Ermeniler ve destekçilerince Birinci Dünya Savaşı
ve Milli Mücadele yıllarında yeni hazırlanan "Ermeni
katliâmı" efsanesiyle cephelerde düşmanla savaşan
Türk milletine Ermeni çetelerince yapılan katliâmdır
ki, Lozan Konferansı'nda İsmet Paşa'nın ifadesiyle bir
milyondan fazla sivil Türk halkının hayatına mal olmuştur.
Üçüncüsü
ise Lozan Konferansı'nda da umduklarını bulamayan Ermeni
teröristlerinin eski Osmanlı bakan ve idarecilerine
karşı gerçekleştirdikleri cinayetlerdir ki, Talat, Cemal,
Sait Paşalarla, Bahattin Şakir, Cemal Azmi Beyler'in
şahadetleriyle sonuçlanmıştır.
Dördüncü
Ermeni terör ve cinayet serisi ise 1973'ten günümüze
kadar Türkiye'deki ve genellikle de yurtdışındaki Türk
temsilcilerine, diplomatlarına karşı sürdürülmüştür.
Öncekiler, bazı istisnalar dışında, Ermenistan dışındaki
Ermeniler ve profesyonel terör teşkilatları (komiteler,
gönüllü alayları, gazeteler) tarafından yapılırken,
üçüncü terör hareketleri, profesyonel örgütlerle birlikte
hareket eden teröristler (Tehlirian vb.) tarafından,
sonuncusu ise Türk düşmanı uluslar arası terör teşkilatlarıyla
iş birliği içindeki profesyonel Ermeni terör teşkilatları
tarafından yapılmıştır.
Bugün
dünyada Türk milletini ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni
bölmeye, parçalamaya, yok etmeye yönelik yaklaşık 700
terör teşkilatı mevcuttur. Bunlardan 587'si yurt dışında,
103'ü ise Türkiye'de faaliyet göstermektedir. Bu terör
grupları içinde Ermeni asıllı olanlar önemli bir yer
tutmaktadır.
Uluslar
arası terör teşkilatlarıyla iş birliği içindeki Ermeni
terör teşkilatları, aynı zamanda Türkiye'yi bölmek,
parçalamak için Doğu Anadolu'da ve yurt dışında faaliyet
gösteren PKK Yunanistan ve Güney Kıbrıs'la çok yakın
faaliyet içindedir. Bunlar, Türkiye'ye ve Türk insanına
yönelik her türlü cinayeti geçekleştirirken, aynı zamanda
uyuşturucu madde ve silâh kaçakçılığı, kadın ticareti,
kara para aklama, adam kaçırma eylemleri, Türk insanını
karalama ve menfaatlerini engelleme faaliyetleri ve
döviz operasyonlarını yapmaktadırlar. Bu iş birliğiyle
ilgili olarak burada zikretmeye yer ayıramayacağımız
kadar çok binlerce belge, bulgu mevcuttur. Şu kadarını
söyleyelim ki, dün Hoybun-Independance (Kürt-Ermeni
Terör Teşkilatı) olarak faaliyetleri bilinen bu iş birliği,
6 Nisan 1980'de, 1965'teki 24 Nisanları katliâm günü
olarak anma kararında olduğu gibi, yine Lübnan'ın Sedan
şehrinde ASALA ile PKK arasında imzalanan bir anlaşma
ile ASALA Türkiye'deki terör hareketini Karabağ'a kaydırmış
ve yerini PKK terör teşkilatına bırakmıştır. İşte PKK'nın
ilk terörist eylemleri de 15 Ağustos 1984 Eruh ve Şemdinli'de
başlamış ve günümüze kadar devam etmiştir.
Ermenilerin
de başta olmak üzere terör teşkilatları tarafından Türk
millerine, Türk Devlet adamlan ve diplomatlarına yönelik
saldırılar, dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar çok ve
tahripkâr olmamıştır.
Gürgen
(Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni'nin 27 Ocak
1973'te ABD'nin Santa Barbara kentinde, Los Angeles
Başkonsolosumuz Mehmet BAYDAR ile Konsolos Bahadır DEMİR'i
katletmesiyle başlayan "Bireysel Ermeni Terörü"nü
1975'ten itibaren "Örgütlü Ermeni Terörü"
izlemiş ve yurt dışındaki görevlilerimiz, elçiliklerimiz
ve kuruluşlarımıza yönelik Ermeni saldırıları, kısa
sürede hızlı bir tırmanma göstererek yoğunluk kazanmıştır.
21
ülkenin 38 kentinde, değişik türde 110 saldırı olayı
olmuştur. 110 saldırıdan 39'u silâhlı, 70'i bombalı,
biri de işgal şeklinde olmuştur. Bu saldırılarda 42
diplomat Türk vatandaşı ile 4 yabancı hayatını kaybetmiş,
15 Türk ve 66 yabancı uyruklu şahıs yaralanmıştır.
Burada
kısaca bu terörü yönlendiren ASALA Terör örgütünden
bahsetmek yararlı olacaktır.
Örgütün
Merkezi, Beyrut/Lübnan olup, Kuruluş Tarihi, 20 Ocak
1975'tir. Siyasî Görüşü, Hınçak Partisi yanlısı "Marksist-Leninist"
doğrultuda idi. Örgütün Lideri, "Mihran MİHRANİAN,
Agop HAGOPİAN" gibi takma isimler de kullanmış
olan Bedros HOVANASSIAN'dır.
20
Ocak 1975 tarihinde Beyrut'taki Dünya Kiliseler Birliği
Bürosu'na yaptığı bombalı saldırı ile adını duyuran
ASALA, kendisini uluslar arası devrim hareketinin bir
parçası olarak kabul etmekte, Türkiye ile müttefiklerini
can düşmanı saymakta ve Ermeni davasının ancak, silâhlı
mücadeleyle çözümlenebileceği görüşünü savunmaktadır.
ASALA
Ermeni Terör Örgütü, şimdiye kadar Türk temsilciliklerine
yönelik silâhlı eylemlerini en çok Fransa'da gerçekleştirmiştir.
Lübnan'dan sonra en büyük hareket üssü olarak bu ülkeyi
kullandıkları gözlenmektedir. Bu ülkede hareket serbestliği
bulunan Ermeni militanlar, Fransız yönetiminden ve çeşitli
Ermeni kuruluşlarından almış oldukları büyük destekle
rahatlıkla eylem yapabilmektedirler. Ayrıca ABD, Yunanistan,
Kıbrıs Rum Kesimi, Suriye, İran ve Kanada gibi devletlerde
de faaliyetlerini sürdürmektedirler.
1974
Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Yunan gizli servislerinin
organize ve teşviki ile kurulduğu tahmin edilen ve kuruluş
aşamasında S.S.C.B tarafından yönlendirilen ASALA, 20
Ocak 1975 tarihinde Beyrut'ta Dünya Kiliseler Konseyi
Bürosuna yapılan bombalı saldırı eylemi ile adım dünya
kamuoyuna duyurmuştur. ASALA bu evlemlerle yetinmeyerek
gerek dünya devletlerinde, gerekse ülkemizde birçok
olaylara neden olmuştur. ASALA'nın kurucusu olan Agop
Agopyan, örgüt içerisinde çıkan nifaktan dolayı istenmeyen
adam olarak ilan edilmiştir. Neticesinde 28 Nisan 1988
günü Atina'nın banliyölerinden Faliron semtinde maskeli
iki şahıs tarafından silâhla vurularak öldürülmuştur
ve bu da bir iç hesaplaşma olarak nitelendirilmiştir
Ermenistan
Cumhuriyeti ve Terör
Yaklaşık 9 asır boyunca Türklerle birlikte rahat ve
sükun içinde yaşayan ve Osmanlı Devleti'nde oldukça
zengin bir tabakayı meydana getiren bazı Ermenilerin
tutumları; 1877-1878 Osmanlı Rus savaşlarında Osmanlıların
yenilmesiyle, 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos Antlaşması
ve 13 Temmuz 1878 tarihinde Berlin Antlaşması imzalanınca
değişmiştir. Bu anlaşmalardan sonra Rusya'nın ve bazı
Avrupa Devletleri'nin kışkırtmasıyla Ermeniler süratle
örgütlenerek, bağımsız bir Ermenistan Devleti kurmaya
yönelmişlerdir.
Rusya,
Kafkasya'da çağlardan beri devam eden milli politikası
gereği, Türkiye ile Kafkasya'daki Azerbaycan'ın arasına
uydu görevini yürütecek bir Ermeni Devleti yerleştirerek,
irtibatlarını koparmak istemiştir. Bu amaçla, Rusya'nın
Bolşevik Lideri Lenin, 18 Aralık 1917'de tayin ettiği
Kafkasya Komiseri Ermeni asıllı Stepan Şalımyan'a 30
Aralık 1917 tarihli Kararname ile, o sırada Rus işgali
altında bulunan Doğu ve Güney Kafkasya'da Sovyetler
Birliği'ne bağlı bir Ermenistan Devleti kurma yetkisini
de vermiştir. 27 Nisan 1920'de Bolşevik hâkimiyetinin
tesirinden sonra Güney Kafkasya ve Azerbaycan'da; Gürcistan,
Ermenistan, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri
ile Nahcivan Özerk Eyaleti ve Karabağ Özerk Bölgesi
kurulmuştur. Ermenistan, kağıt üzerinde sınırları çizilen
bir devlete böylece sahip olmuştur. Milliyetçilik ve
yayılmacılık duyguları iyice kabartılan ve kışkırtılan
Ermeniler, Sovyetler Birliği'nin dağılmaya başlamasından
sonra 23 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlıklarını ilan
ederek Büyük Ermenistan'ı kurma hayaliyle komşularına
saldırmaya başlamışlardır.
Son
yıllarda terör faaliyetleriyle isteklerini gerçekleştiremeyeceklerini
anlayan bazı Ermeniler, 1986'dan sonra siyasî platformda
Türkiye'ye baskı uygulamayı ve "Bağımsız ve Birleşik
Sosyalist Kürdistan" hayaliyle ülkemizi bölmeyi
amaç edinen PKK terör örgütüne her türlü desteği vererek,
ülkemizin parçalanmasına yardımcı olup bu yolla toprak
talebini gerçekleştirmeyi hedeflemiştir.
Sorunun
Siyasallaştırılması
Ermenistan dışındaki Ermeni toplumunun, Lozan Antlaşmasından
sonra özellikle ABD, Fransa, Lübnan ve bazı Güney Amerika
ülkelerinde görülen örgütlenme, sessiz çalışma ve fırsat
kullanma süreci belirli aşamalardan geçerek önemli bir
güce sahip olmuş ve 1964 yılından itibaren uluslar arası
eylemlere dönüşmüştür.
Bu
güne kadar gelen Ermeni hareketleri hemen hemen hiç
değişmeyen enstrümanları kullanmıştır. Bunlar;
-
Türk ve Türkiye düşmanlığım yaymak.
-
Orta Doğu ve Anadolu'da çıkarları bulunan devletlerin
desteğini sağlamak.
-
Türkiye ile ilgili en küçük anlaşmazlığı olan devletlerle
ortak hareket içine girmek.
-
Sorunu ulusal parlamentolar ile ulus arası platformlarda
gündeme getirmektir.
Bu
yöntemleri kullanan Ermeni iddialarının hedefleri aşamalı
olarak;
-
Ermeni milliyetçiliğini ayakta tutma
-
Dünya siyasî sisteminde söz sahibi ülkenin parlementolarını
kullanarak "Soy kırımı"nı tescil ettirecek
kararlar çıkarttırmak
-
Bu kararlara dayanarak Osmanlı'nın devamı olarak gösterilen
Türkiye Cumhuriyeti'nden tazminat talebinde bulunmak
ve bununla ilgili uluslar arası kamuoyu oluşturmak.
-
Uygun bir fırsat bekleyerek "toprak" talebinde
bulunmaktır.
Türkiye'yi
bölmeye parçalamaya muvakkaf olamayan Ermeni terör hareketleri,
özellikle yurtdışındaki Türk diplomatlarıyla birlikte
o ülke insanlarından da kurbanlar vermeye ve Türkiye'deki
Ermenilerin nefret ve tepkilerini toplamaya başlayınca
yeni bir yola yönelmiştir. Nasıl Ermeniler Birinci Dünya
Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında terörle bir yere
varamayınca Lozan Konferansı sırası ve sonrasında diplomatik
faaliyetlere yönelmişlerse, bu defa da yeni cinayetlerden
sonuç alamayınca, yine bazı diplomatik manevralara girişmişlerdir.
Birleşmiş Milletlerden, Avrupa Birliği'nden, bulundukları
ülkelerin parlamentolarından "24 Nisan "ı
katliâm günü ilân etmişler, Türkleri kınayan karar tasarıları
çıkarmaya calışmışlar ve uluslar arası kuruluşlar ve
terör teşkilatlarıyla işbirliği yaparak Türkiye'yi NATO'dan
çıkarmayı da denemişlerdir.
Ermenilerin
bu meseleyi siyasallaştırma çabaları sonucu, Ermeni
iddialarına uygun karar alan ülkeler şunlardır: Fransa,
Arjantin, Uruguay, Rusya, Yunanistan, Lübnan, Belçika,
İtalya, Kıbrıs Rum Kesimi, Vatikan ve Avrupa Konseyi
Parlementerler Asamblesi ve karar tasarısı parlamentolarının
gündemine getirilen ülkeler ABD ve İsviçre'dir.
Bütün
bu siyasal kararların ve çabalar çok farklı amaçlar
bulunduğu kuşkusuzdur. Hukuki bakımdan bağlayıcılığı
olmayan bu kararların,uluslar arası camiada etkili olduğu
görülmektedir.Zamanla bu tasarılarla gündeme getirilen
taleplerin, Türkiye'nin mesela Avrupa Birliği ile ilişkilerinde
bir "dayatma" unsuru olarak kullanılması söz
konusu olabileçektir.
İçinde
bulunulan sürecin hukukî bir süreç olmaktan çok, siyasî
bir süreç ve Türkiye'ye karşı oynanan bir oyun olarak
değerlendirilmesinde yarar vardır.Gerçekten, Türk milleti
ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, batı tarafından politik
baskı altına alınarak etkilenmek, denetlenmek, sınanmak,
kuşatılmak ve sınırlanmak istenmektedir. Oynanan, "kirli"
bir dış politika oyunudur. Parlamentolar eliyle tarih
yazılması, yanlış bir yol ve yöntemdir. Asıl amaç, Türkiye'nin
soy kırımı iddiasını kabul etmesini, buna bağlı olarak
da tazminat ödemesini ve hattâ toprak talebinde bulunulmasını
sağlamaktır. Bu nedenle, böyle tasarılara karşı, Türkiye'nin
daha etkin bir mücadele sürecine girmesi gerekmektedir.
Sorunu
Uluslar Arası Hukuki Bir Mesele Haline Getirme Çabaları
Ermeni propagandasının son yıllarda üzerinde yoğunlaştığı
alan, yakın geçmişte siyasallaştırılan "Ermeni
Soy kırımı" konusunun hukukileştirilmesi çabasıdır.
Ermenistan dışındaki Ermeni toplumu başta olmak üzere
Ermeni propaganda merkezleri, son günlerde konuyu "devletler
hukuku suçları" çerçevesinde ele alarak ve birtakım
uluslar arası hukuk metinlerini ön plana çıkartarak
Türkiye'yi bu bakımdan mahkum ettirmeye çabalamaktadırlar.
Hattâ, mesele Yahudilere yönelik Nazi katliamları ile
aynı kefeye konulmaktadır. 1948 tarihli "Soy Kırımı
(Genocide) Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi"
hiç görülmedik biçimde 1915 yılına, yani geriye işletilmeye
çalışılmaktadır.
Halbuki;
Türkler ve Ermeniler dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir
toplumda görülmeyecek ölçüde iç içe yaşamışlardır. 800
yıllık bu zaman diliminde din, dil ve kültür farklılıklarına
rağmen "barış içinde ve birlikte" (Coexistence)
yaşamayı başardılar. Fransız ihtilalinden sonra, patlayan
ulusal akımlar XIX'ncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu
dahilinde bulunan çeşitli ulusların bağımsızlığı ile
sonuçlandı. Ermeniler özel durumları nedeniyle bağımsızlıklarını
gerçekleştiremediler. Anadolu'nun her tarafından Türklerle
iç içe yasayabilir oluşları, herhangi bir bölgede çoğunluk
sağlayamamalarına neden oldu. Belirli yerlerde tedhiş
eylemlerini giriştiler ancak, "Ermeni yurdu"
denilebilecek bir bölgenin olmayışı bu bölgesel isyanları
genel bir bağımsızlık mücadelesine dönüştüremedi.
Doğu
Anadolu'da yaşayan Ermenilerin bir kısmının dış kışkırtma
sonucu ayaklanarak Osmanlı Ordusuna zarar vermesi, Ruslarla
işbirliğine giderek Osmanlı Ordusunun harekâtını sekteye
uğratması sonucu alınan kararlarla 1915 yılında Ermeni
terör örgütlerinin liderleri ve kışkırtıcılarının yakalanması,
ayrıca harekât bölgesindeki (Doğu ve Güney Anadolu)
Ermeni nüfusun, yine imparatorluk sınırları içindeki
güvenli başka bölgelere geçici olarak nakli öngörülmüştür.
Sevk
ve iskân esnasında eşkıya saldırıları, orduyu da etkileyen
salgın hastalıklar ve intikal yolundaki zorluklar nedeniyle
56.000 civarında Ermeni ölmüş ya da eşkıya tarafından
öldürülmüştür. Ancak bunun yanında intikale nezaret
eden birçok güvenlik görevlisi de hayatını kaybetmiştir.
Bu
öldürme eylemlerinin ve ölümlerin "soy kırımı"
olarak nitelenmesi mümkün değildir. Çünkü soy kırımı
kastı bulunmamaktadır. Ölümler bir devlet politikası
olarak değil, bireysel ve kontrol edilmeyen kişilerce
gerçekleştirilmiştir ve bu kişiler daha sonra yargılanmış
ve cezalandırılmıştır.
1915
kararları, soy kırımı kastı ile alınmamıştır. Sevk ve
iskan işi Ermenilerin yaşadıkları bütün vilâyetlere
uygulanmamış, İstanbul, İzmir, Bursa gibi bazı vilâyetlerde
yaşayan Ermeniler, hastalar, âmâlar, Osmanlı Ordusunda
görevli Ermenilerin aileleri, Reji İdaresi ve Osmanlı
Bankasında çalışan Ermeniler ve aileleri sevk ve iskâna
tâbi olmamışlardır. Ayrıca Katolik ve Protestan Ermeniler
de sevk edilmemişlerdir.Sevkin uygulandığı yerler ve
genel olarak sevk edilenlerle ilgili durum şudur: Savaş
içerisinde Ruslar ile işbirliği yapılan vilâyetler ve
Ermeni terör eylemlerinin yoğunlaştığı illerin Ermeni
halkı sevk edilmiştir. Bu uygulama tamamen güvenlik
kaygısı ile hareket eden devletin hukukî bir tasarrufu
olarak değerlendirilmelidir.
Birinci
Dünya Savaşı'nda Ermeni ayaklanmaları ve Osmanlı yönetiminin
aldığı karşı tedbirler incelenirken, Osmanlı Devleti'nin
bir dünya savaşının içinde olduğu, seferberlik ilan
edildiği; Ermeni unsurların, casusluk, silâhlı ayaklanma,
Türk-Müslüman halkı kıtal, işgal ordularıyla işbirliği
suretiyle milli müdafaaya hıyanet fiillerini işlediği;
Osmanlı Devleti'nin, başta devletin bekası olmak üzere,
devletler hukukuna ve hayati ulusal güvenlik ihtiyaçlarına
uygun, gerekli ve ölçülü tedbirleri aldığı ve uygulamaya
çalıştığı unutulmamalıdır.
Osmanlı
Devleti'nin yaptığı işlem, hukukî bakımdan sınır dışı
etme (deportatiton-expulsion) mahiyetinde değildir.
Ülke içi nakildir (displacement-relocati-on). Devletin
bekası ve ülke bütünlüğü gibi hayati önemdeki ulusal
güvenlik ihtiyaçları bu önlemleri zorunlu kılmıştır.
Olayların
yaşandığı sırada, birçok Ermeni'nin Osmanlı Devleti'nin
çeşitli organlarında memur veya milletvekili olarak
bulunduğu ve Cumhuriyet döneminde Türklerle Ermeniler
arasındaki toplumsal yaşantı paylaşımı ve uyumlu ilişkiler
de soy kırımı olmadığının bir başka kanıtadır. 1970'li
yıllarda Türkiye ideolojik ve bölücü terör eylemleri
ile karşı karşıya kalırken; ve ASALA tarafından Türkiye'ye
yönelik ciddi bir terör hareketi yürütülürken, Türkiye'deki
Gayrimüslim azınlıklardan biri olan Ermeni toplumu,
bunlara karışmadığı gibi, bu olayları şiddetle eleştirmiştir.
Bu
çerçevede yine, Ermenilerin bugünkü bütün çalışmalarına
esas olarak aldıkları 1915 Ermeni sevk ve iskânı ve
sonrasında gelişen olayların bütün çıplaklığı ile aydınlatılması
gerekmektedir. Özellikle Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'nun
"Ermeni Tehciri ve Gerçekler" adlı eserinde
kullandığı, yeni bulunan arşiv belgeleri sevk ile ilgili
bütün sorulara cevap bulmamızı sağlamıştır. Şimdiye
kadar bilinmeyen, sevk sırasında hangi vilâyetten, ne
kadar Ermeni'nin nerelere sevk ve iskan edildiği; bunlardan
kaçının yerlerine ulaşamadığı, ulaşamayanların niçin
ulaşamadıkları, yani kayıp nüfusun ne kadar olduğu ve
nasıl kayıp olduğu gibi meselenin kritik boyutları artık
aydınlatılmış bulunmaktadır. Ayrıca, sevk işleminin
hangi güzergahlar kullanılarak yapıldığı, hangi araçlarla
nakillerin gerçekleştirildiği konulan da artık net bir
şekilde bilinmektedir.
Prof.
Dr. Sayın Yusuf Halaçoğlu'nun ortaya koyduğu gibi; sevk
edilen insan sayısı toplam 438.758'dir. Bunlardan 382.184'ü
yerlerine ulaşarak iskan edilmişlerdir. Aradaki 56.610
kişilik farkın, 6.610'u yola çıkan fakat tehcirin durdurulması
sebebiyle bulundukları vilâyetlerde alıkonulanlardır.
Kayıp nüfus toplamı ise sadece 50.000'dir. Bunların
25-30.000'i hastalıktan, 10.000 civarında olanı ise
eşkıya saldırılarından, diğerleri de uygun olmayan yol
şartlarından (soğuk, açlık vs.) ölmüşlerdir. Bu rakamlar,
Osmanlı Devleti'nin 1914'te yaptığı nüfus sayımındaki
rakamlar ve Bogos Nubar ile G. Norodunkian'ın Lozan'da
verdikleri rakamlarla da örtüşmektedir.
Gerçek
bu şekilde olduğu halde, Ermeni propagandası, rakamları
adeta enflasyona tâbi tutarak, 1.500.000-4.000.000 Ermeni'nin
yok olduğu iddiasını gündemde tutmaya çalışmaktadır.
Bu propaganda ve faaliyetlerle, önce Türkiye'nin, asılsız
soy kırımı iddiasını kabul etmeye, arkasından tazminat
ödemeye ve hattâ Ermenilere toprak vermeye zorlanması
amaçlanmaktadır. Bazı devletler de kendi milli menfaatleri
doğrultusunda bu oyunun geri plandaki aktörleri olarak
durmaktadırlar. Ermeni sorununun devamlı olarak gündemde
tutulmasını; Türkiye'nin üniter bütünlüğü, laik yapısı,
Kıbrıs meselesi, Ege meselesi, Kuzey Irak'ta yaratılan
fiili durum, Hazar Petrolleri, Türkmen ve İran Doğal
Gazı Projeleri ve nihayet Azerbaycan-Ermenistan-Türkiye
ilişkileri çerçevesinde düşünmek durumundayız.
Sonuç
Türkiye'nin özellikle 1973'ten sonra dünya kamuoyuna
mal edilen terörist eylemlerle hız kazanan, 1980'lerden
sonra siyasallaşma yolunda hızla ilerleyen nihayet 1990'lardan
sonra da siyasallaşma çabalarına eklenen uluslar arası
hukukun bir konusu yapılmaya çalışılan Ermeni Sorunu
da işte, derinlikleri tarih içinde bulunan bir temel
sorundur.
Ermeni
propagandasının bugün, birer argüman olarak kullandığı
bazı konuları aydınlatabilmek için; Osmanlı Devleti
içindeki Gayrimüslim unsurdan biri olarak yaşayan Ermenilerin,
idarî-hukukî statülerinin ne olduğu, ekonomik ve demografik
durumlarının nasıl olduğu gibi konuların sağlıklı bir
şekilde ortaya konulması gerekmektedir.
Türkiye
bu meselenin çözümünde çok dikkatli hareket etmelidir.
Dünyanın çeşitli ülke parlamento rında gündeme getirilen
ve bazılarında kabul edilen "soy kırımı tasarıları"nı,
o ülkelerdeki iç siyasetle ilişkilendirmek son derece
yanlıştır. Bu, Türkiye'nin uzun soluklu bir strateji
belirleyip uygulamasını engellemekte ve devletin bürokrasisini
adeta "atalete" itmektedir. Tasarılar gündemden
düşünce mesele sanki rafa kaldırılmaktadır. Bu son derece
yanlıştır.
Yapılması
gerekenler şu şekilde sıralanabilir:
1.
Öncelikle, devletin ilgili kurumları içinde kalıcı,
daimi bir merkez oluşturulmalıdır.
2.
Konu ile ilgili çalışan, birikimi olan bilim adamları,
politikacılar, bürokratlar (sivil-asker) bu merkezi
sürekli bilgilendirecek şekilde çalışmalara katılmalıdırlar.
3.
Bu merkez önce bir strateji belirlemelidir.
4.
Strateji iki ana noktada odaklanmalıdır. Bu noktaların
biri, Ermeni iddialarının yanlışlığını ve bunların doğrularını
iç ve dış kamuoyuna anlatmak şeklin de olmalı; ikincisi
ise Türk milletinin gerçek mağdur olduğunun belgelerle
dünyaya anlatılması ve bu konuda siyaset kurumunun adeta
"davacı" olması sağlanmasıdır.
5.
Başta üniversiteler olmak üzere çok çeşitli ve birbirinden
kopuk bir şekilde yürütülen çalışmaların, merkez tarafından
koordine edilmesi sağlanmalıdır. Mevcut çabalar, hem
güç kaybına hem de maddi kayıplara yol açmakta ve dahası
herhangi bir sonuç vermemektedir.
6.
Ermenistan dışındaki Ermeni toplumunun çalışma yöntemleri
dikkate alınarak, dünyanın her yerine dağılmış olan
Türkler, organize edilmeli; Ermeni Meselesi başta olmak
üzere, Türkiye aleyhtarı bütün faaliyetler ile mücadele,
başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere, Kültür Bakanlığı,
Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Savunma
Bakanlığı ile bazı kamu kurum ve kuruluşlarının yurt
dışındaki temsilcilerinin asli görevleri olmalıdır.
7.
Bütün bu faaliyetler yürütülürken, hedef kitle iyi belirlenmeli;
Ermenistan, Ermenistan dışındaki Ermeni toplumu, destek
veren ülkelerin hükümetleri ve nihayet iç ve dış kamuoyu
ayrı ayrı muhatap kabul edilmeli, bunların her birisine
karşı bazen ortak, bazen farklı politikalar üretilmelidir.
|