|
Ermeni
Kilisesi ve Terör
*Erdal
İLTER
*Tarih Doktoru, Atatürk Araştırma Merkezi Haberleşme
Üyesi
Giriş
Türkiye
toprakları üzerinde, Ermenilere siyasî bağımsızlık temini
için eskiden beri birçok teşebbüslerde bulunulmuş, fakat
bu teşebbüsler her defasında başarısızlık ve hüsranla
neticelenmiştir. Bu yolda faaliyet gösterenler, kandırılmış
vaadlere kapılarak Ermenileri arkalarından sürükleyenler,
daima yabancı güçlerin menfaatlarını temin için çalıştırılan
şuursuz birer alet olmuşlardır. Türkiye'yi hedef tutan
ve karanlık güçlerin tahrikleri ile yapılan bu hareketlerin
başında Ermeni toplumu üzerinde dinî nüfuz sahibi olan
bazı katogigosları, patrikleri ve papazları görüyoruz.
Bilerek veya bilmeyerek, muhafaza ve himayeye memur
oldukları toplumlarını boş bir hayal peşinde koşturan
bu şahısların, bu yolda oynadıkları rol çok büyük ve
çok ağırdır.
Ermeni
Gregoryen (Apostolik) Kilisesi, dinî görevleri yanında,
kendisini millî bir otorite ile de mücehhez kılmıştır
(teçhiz etmiştir-donatmıştır). Bu sebeple, tarihî süreci
içinde Ermeni toplumunun hayatında pay sahibi olduğunu
ileri sürerek, aktif bir rol oynamışlardır.
Mezhep
ayrılıkları sebebi ile zulmü, dindaşları olan Ortodokslardan
gören, Selçuklu İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu
dönemlerinde müreffeh bir hayata kavuşan Ermeniler,
XIX. yüzyıl sonlarında kiliselerinin riyasetinde teröre
başladılar ve kanlı eylemler gerçekleştirdiler. İkibuçuk
milyon Müslüman Türk ve Kürt, Ermeni ruhanîlerinin yönettiği
terör örgütleri tarafından vahşice katledildi.
Katolik
ve Protestan Ermenilere de cephe almış olan Gregoryen
Kilisesi ruhanîleri, kendi ırkdaşla-nna karşı da zaman
zaman acımasızca davranmışlar, kendi toplumlarını sömürmekten
de geri kalmayarak kiliseye ve cemaatlarına yardım için
toplanan paraları zimmetlerine geçirebilmişlerdir.
Ermeni
ruhanîleri, tutuklanan veya ölen insanlık düşmanı teröristler
için törenler düzenleyip, kiliselerini bu işe tahsis
etmişler, Ermeni teröristlerin eylemlerini de bilfiil
tanımış ve onaylamışlardır.
Ermenilerin,
aynı ırktan, aynı dinden ve aynı dili konuşan, belirli
bir süre belirli bir bölgede topluca yaşamış, o bölgede
cereyan eden olaylara karışmış veya olayları yaratmış
bir topluluk oldukları kabul edilmekte ve bu sebeple
bir tarihlerinin olduğu ifade edilmektedir. Ancak Ermenilerin
tarihinden bahseden ve hemen hepsi ruhban sınıfına mensup
olan ilk tarihçilerin birçoğu, Ermeni değildir. Bunlar,
tarihlerini kendi dillerinde ya Yunanca veya Süryani
dili ve yazısı ile yazmışlardır. Menşe itibari ile Ermeni
tarihçileri olarak takdim edilenler ise tamamen kilise
mensubu olup, eserlerinde Yunan ve Süryani tarihçilerim
takip etmişler, hatta onların eserlerini Ermeniliğe
mal etmişlerdir.
Sonradan
yazılan Ermeni tarihlerine kaynak teşkil eden en önemli
ve eski tarihî metin, Ermeni geleneğine göre, V. yüzyılda
yaşadığı iddia edilen ve bir Ermeni rahibi olan HorenTi
Movses (Movses Horenatsi)'in eseridir. Fakat bugün,
HorenTi Movses'in V. yüzyılda değil, VIII. yüzyılda
yaşamış bir tarihçi olduğu ve tarihini de Kitâb-ı Mukaddes
hikâyelerine göre tertip ettiği ortaya çıkarılmıştır.
Yani,VIII. yüzyıldan önce yazılmış Ermenice bir eserin,
hatta kısa bir kayıdın varlığını göstermek mümkün değildir.
Öyle ise Ermenilerin kendilerine bir tarih yaratma çalışmalarının,
VIII. yüzyıldan itibaren kilise mensupları, rahipler
tarafından başlatıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Ermeni kilisesi, tarihi boyunca, mevcudiyetini koruyabilmek
için bir kuvvete, bir devlete ihtiyaç duymuştur. Başka
bir ifade ile Ermeni devleti fikrini doğuranlar, Ermeni
toplumu değil, Ermeni kilisesi ve ruhban sınıfı olmuştur.
Van ve Bitlis'te Rus Başkonsolosluğu yapmış olan General
Ma-yevvski de, bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:"Ermeni
ruhanî reislerinin din hususunda çalışmaları hemen hemen
yok gibidir. Fakat buna mukabil, millî fikirlerin yayılması
hususunda pek çok hizmetleri geçmekte idi."
Ermenilerde
bir kilise kültürünün meydana gelmesi, Ermeni yazısının
icadı ve İncil'in Ermeniceye tercümesi ile başlamıştır.
Tarihçiler, Ermeni kilisesinin Ermeni milletini yarattığında
ve onun, Ermeni milletinin ruhu olduğunda müttefiktirler.
Ermeni tarihçisi H.Pasdırmacıyan, kilise için "Ermeni
Kilisesi, Ermeni milletinin kilise tarafından can verilen
ruhunun, yeniden dünyaya gelmek için, yaşadığı vücuttur."
demektedir. Ermeni Patriği M.Ormanyan'a göre de Ermeni
Kilisesi, "Kayıp ülkenin görünen ruhu" idi.
Daha
sonraki çağlarda ise Ermeni tarihi, hemen tamamen Ermeniler
tarafından incelenip yazılmaya başlanmıştır. Bu nedenle
de, Ermeniler modern tarih anlayışını kendi mazileri
ile karıştırmışlar ve onu bir mitoloji hâline çevirerek,
yarattıkları Ermeni Panteonu'na sayısız kahramanlar
yerleştirmişlerdir. Bu panteon, her neden ise tamamen
Türklere katliam uygulayan şahısların adları ile doldurulmuştur.
Ermeni
literatüründe Ermenilerin ilk Hristiyan devlet olarak
gösterilmesi, abartılı bir durumdur. Tarihî kayıtlara
göre, ilk Hristiyan devlet, Urfa (Edessa=Ruha)'da kurulmuş
olan bölgesel hükümdarlıktır. Kral Abgar (179-214)'m
hükümdarlığı döneminde, Hristiyanlık devlet dini olarak
kabul edilmiştir. O hâlde, Ermenileri ilk Hristiyan
cemaat olarak gösterme eğiliminden amaç ne olabilir?
Şüphesiz bu eğilimin altında, Avrupa'nın Hristiyanlık
taassubu ve tarihleri boyunca göçmen olarak yaşayan
Ermenilere bir vatan yaratma anlayışı bulunmaktadır.
Nitekim, Sevr Antlaşması (1920)'nda ve Lozan Barış Görüşmeleri
(1922-1923)'nde bu husus gündeme getirilecektir.
Ermenilere
Hristiyanlık, IV. yüzyıl başında bir-Part'lı (İran'lı)
olan Gregor (Kirkor) Lusavoriç (302-325) tarafından
getirilmiştir. Lusavoriç, nurlandıran, aydınlatıcı anlamlarına
gelmektedir. Gregor Lusavoriç, bu nedenle Ermenilerin
ilk ruhanî reisi kabul edilmiştir. Gregor, eski mabetleri
yıktırarak yerlerine kiliseler kurdurmuş ve Muş'taki
Ardaşad şatosunu kendisine ilk dinî merkez yapmıştır.
Bu ruhanî makam, 439 yılına kadar Gregor'un oğullarında
kalmış, bu ailenin son lideri I.Sahak (387-439)'ın çocuğu
olmadığından, bu tarihten sonra dinî liderler, Doğu
Kilisesi usulüne uyularak, rahipler arasından seçimle
tayin edilmeye başlanmıştır.
Ermeni
dinî liderleri kendilerine, Ermenice "Milletin
Temsilcisi" demek olan Katogigos (Batı'da Katolikos)
unvanını verdiler. Bunlar, dinî liderler olmakla beraber,
siyasî işlerde de büyük roller oynamışlardır. Aziz Kirkor
(Gregor)'un dini merkez ittihaz ettiği Ardaşad, siyasî
nedenlerden dolayı önce Eçmiyazin'e, V. yüzyılda Dvin'e,
901 yılında Ani'ye, 1147 yılında Rumkale'ye nakledilmiştir.
Bir ara, Van Gölü'ndeki Akdamar adasına nakledilen Katogigosluk,
buradan Ani yakınlarındaki Argina'ya görürülünce, Akdamar
Patriği kendisini Katogigos ilân etmiştir. Ermeni Kilisesi
Sinod'u bu durumu onaylamasa da Akdamar Katogigosluğu
1895 yılına kadar devam etmiş, son Katogigos Haçarur
Çiroyan (1864-1895), 1895'te ölünce yerine kimse seçilmemiş
ve Katogigosluk Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) sırasında
Osmanlı Devleti tarafından ortadan kaldırılmıştır.
Rumkale'deki
Katogigosluk ise 1292 yılına kadar burada kalmış, kalenin
Memlûklar'in eline geçmesi ile 1292'de Sis'e nakledilmiştir.
Kilikya Ermeni Baronluğu, 1375 yılında ortadan kalktıktan
sonra da Katogigosluk Sis(Kozan)'de bir süre daha kalmış,
sonra Roma Katolik Kilisesi'nin nüfuzuna girdiklerini
gören Sinod, Eçmiyazin'e geri gitmek kararı almış, 1441'de
bu karar tatbik edilmiş, fakat bu defa Sis'deki Katogigosluk
da devam etmiştir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Katogigosluk
Sis'den Beyrut yakınlarındaki Antilyas'a nakledilmiştir.
Böylece
1895 yılına kadar, Eçmiyazin, Akdamar ve Sis Katogigoslukları
olmak üzere üç büyük kilise doğmuş, bunların dışında
biri İstanbul'da, diğeri Kudüs'te olmak üzere iki de
Patriklik ortaya çıkmıştır.
İstanbul
Patrikliği, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Ermenilerin
başı durumunda olduğundan, Akdamar ve Sis Katogigoslukları
dinî bakımdan kendisinden üstün olmasına rağmen, imparatorluk
içinde en kuvvetli dinî lider mevkiinde bulunuyordu.
İstanbul Ermeni Patrikliği, bağımsız olmakla beraber,
zaman zaman Eçmiyazin Katogigosluğu'nun kontrolü altına
girmiştir. Bugün, Ecmiyazin'in dinî nüfuz sahası içinde
yer almaktadır
Osmanlı
İmparatorluğu döneminde, Erivan bölgesi Ermenileri Eçmiyazin'i,
Doğu Anadolu Ermenileri Akdamar'ı, Sis(Kozan), Adana,
Maraş, Zeytûn(Süleymanlı), Firnûs, Gürün, Darende, Divrik
Malatya, Behisni (Besni), Yozgat, Urfa, Rumkale, Birecik,
Nizib, Ayıntab(Gaziantep), Halep, Antakya, Lazkiye,
Suriye ve Kıbrıs Ermenileri de Sis'i kendilerine dinî
merci tanımışlardı. Eçmiyazin kilisesinin eskiliği ve
Katogigosların seçim yolu ile gelmeleri, Ermeniler'in
çoğunun o tarafta bulunması sebebi ile bu Katogigosluk
diğerlerinden daha çok şöhret bulmuş ve İstanbul Ermenileri
de burasını kendilerine merkez tanımışlardı. Ecmiyazin
Kilisesi, Ermeniler'in eski dinî merkezi olması sebebi
ile, Sis Katogigosu da Ermeni mezhebince kutsal sayılan
emanetleri yanında bulundurması ve eski Katogigoslar'ın
neslinden gelmesi sebebi ile, birbirlerine karşı üstünlük
iddiasında bulunuyorlardı. Katogigoslar'ın, kendi bölgelerinde
diğer alt derecedeki ruhanileri seçmek yetkileri bulunmaktadır.
Patrikler'in ise böyle bir selâhiyetleri yoktur.
Bugünkü
kilise teşkilâtına göre iki Katogigosluk bulunmaktadır:
Ermenistan'da Ecmiyazin Gregoryen Katogigosluğu, Lübnan'da
Antilyas Gregoryen Katogigosluğu (Kilikya veya Sis Katogigosluğu).
Hiyerarşik olarak Ecmiyazin Katogigosu bütün Ermeniler'in
dinî lideri olup, nazarî olarak Antilyas Katogigosu'nun
üstü sayılmaktadır. Ancak, Antilyas Katogigosu tamamen
müstakildir. Bunların yanında iki de Patrikhane mevcuttur.
Bunlardan biri, İstanbul Kumkapı Gregoryen Ermeni Patrikhanesi,
diğeri Kudüs Gregoryen Ermeni Patrikhanesi'dir. İstanbul'daki
patrikhane, Fatih Sultan Mehmed'in emri ve izni ile
kurulmuş, Kudüs'deki patrikhane ise Osmanlı yönetimini
Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi sırasında tanımış
ve onun izni ile varlığını sürdürebilmiştir.
Ermenilerin
büyük kısmının mensup olduğu mezhebe, Ermeni kilisesinin
esaslarını kuran Gregor'un adına izafeten Gregoryen
denilmiştir. Hristiyan dünyasında Ermeniler'in millî
kiliselerine, Ermeni Apostolik (Gregoryen) Kilisesi
denilmektedir. Ermeni Kilisesi'ne "millî"
sıfatı ise Osmanlı yönetimi tarafından verilmiştir.
Ermeni
Gregoryen Kilisesi, Doğu Kilisesi (Ortodoks) içinde
yer almaktadır. Bugün, dünyanın birçok ülkesinde Ermeni
kiliseleri de bulunmaktadır. Gregoryenler, Ortodoks
mezhebi akidelerinden genelde ayrıldıkları için Ermeniler,
Gregoryen Kilisesi'nin bulunmadığı yerlerde dinî vecibelerini,
Ortodoks Kilisesi'ne giderek yerine getirmektedirler.
Bu sebeple, birçok eserde, Ermeni Gregoryan Kilisesi'nin
adı Ermeni Ortodoks Kilisesi adı ile de anılmaktadır.
Ermeni Ortodoks tabirinden, Ermeni Gregoryen anlaşılmalıdır.
Netice
olarak denilebilir ki, Hristiyan Dünyası'nda siyasî
platformda ön saflara geçmek isteyen Ermeni Kilisesi,
bütün tarihi boyunca terör atmosferini yaratmış ve büyük
Ermenistan'ı yaratabilmek için terörist faaliyetlere
karşı sessiz kalarak, Ermeni teröristlerin eylemlerini
zımnen desteklemişti
Ermenilerin
İmparatorluk İçindeki Statüleri ve Dini Gruplar
Türkler ile Ermeniler arasındaki ilişkilerin uzun bir
geçmişi vardır. III. ve IV. yüzyıllarda Hunlar ve bazı
küçük Türk boylarının Ermeniler ile ilişki içerisinde
bulundukları ve bu ilişkilerin Selçuklular döneminde
yoğunlaşarak kökleştiği bilinmektedir.
Selçuklular
Anadolu'ya geldiklerinde ve burada yurt edinme faaliyetine
başladıkları dönemlerde, Doğu Anadolu'da herhangi bir
Ermeni siyasî teşekkülü bulunmamakta idi. Selçuklular
tarihinin hiçbir döneminde Ermeniler, Bizans'ın yaptığı
gibi tehcire tâbi tutulmamışlar, özellikle dinî inanç
ve faaliyetlerine hiçbir şekilde müdahalede bulunulmamıştır.
Bu sebeple Ermeniler, Türkler'i Bizans'a karşı bir kurtarıcı
olarak karşılamışlardır.
Osmanlı-Ermeni
ilişkilerinin ise Orhan Bey (1326-1362) zamanında başladığını
söylemek mümkündür. 1326 yılında Bursa'yı alarak başkent
yapan Orhan Bey, Ermenilerin, Bizans'ın zulmünden korunmaları
için Anadolu'da ayrı bir cemaat olarak örgütlenmelerine
müsaade etmiş ve Kütahya'daki Ermeni ruhanî merkezini
de Bursa'ya nak-lettirmiştir. Fatih Sultan Mehmed'in
İstanbul'u fethinden sonra Bursa'daki dinî lider Başpiskopos
Hovagim, 1461 yılında yeni başkent İstanbul'a getirilmiş
ve bir ferman ile Samatya'daki Sulu Manastır'da Ermeni
Patrikhanesi kurulmuş, böylece Ermenilere hürriyet sağlayan
idarî ve dinî imtiyazlar verilmiştir. Anılan tarihten
sonra Ermeniler, "Millet Sistemi" içerisinde,
"Gregoryen Milleti" olarak örgütlenmişlerdi.
Mezhep yönünden birlik göstere-memeleri sebebi ile,
millî harslarını koruyamamış, Türkleşmiş hatta dil olarak
bile Türkçeyi benimsemiş bir topluluk olan Ermeniler,
XIX. yüzyıl başlarında "Millet-i Sâdıka" adı
ile adlandırılıyorlardı. 1839 yılında Tanzimat Fermânı'nın
yayınlanması ile diğer azınlıklar gibi Ermenilerin de
Türkler ile aynı haklara ve hatta fazlasına sahip oldukları
görülmektedir.
Ermeniler
dinî sahada en iyi zamanlarını, 1461-1630 yılları arasında
geçirmişlerdir. 1630'dan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun
çöküşüne paralel olarak, Ermeniler arasında mezhep kavgaları
başlamıştır. Bir kısım Ermeniler, Roma Katolik Kilisesi'ne
temayül ederek, 1701-1702 tarihlerinde Katolikliği kabul
ettiler. Nihayet 1831'de Fransa elçisinin tavassutu
ile, II.Mahmud, Ermeni Katolikleri'ni bir cemaat olarak
kabul etti. Böylece bir kısım Ermeni, Osmanlı İmparatorluğu'nda
Eçmivazin ve Sis (Kozan) Katogigoslukları yanında, Roma
ve Fransa'nın politik koruyuculuğu altına düşmüşlerdi.
XVIII. yüzyıl, Ermenilik ruhunun manastırlarda yeniden
doğuşu dönemi olarak bilinmektedir. Bu dönemde, entelektüel
din adamları yetiştirmek için okullar açıldı. Mihitarist
Mikâel Çamçiyan'ın, Venedik'te 1784-1786 tarihleri arasında
üç cilt olarak Ermenice basılan,"Ermeni Tarihi",
Ermenilerde millî bilinçlenme ruhunu ve hareketini kamçıladı,
genel olarak tarih alanında ilgi uyandırdı.
İngiltere
de Ermeni cemaatı üzerindeki çalışmalara katılmış, 1840
yılında Kudüs'te bir Protestan Kilisesi inşaası için
izin aldıktan sonra, bu kilisenin 1845 yılında hizmete
girmesini sağlamıştı. Böylece İngilizler de Ermenilere
dinî kanallardan ulaşmayı deniyorlardı. 1846 yılında
İngiliz elçisinin muavenet ve himayesi ile İstanbul'da
bir "Protestan Cemaatı İdare Hey'eti" teşekkül
etmiş ve 1850 yılında da bir ferman ile bunlar "Ermeni
Protestan Milleti" olarak tanınmışlardı. Bir müddet
sonra, İngiltere'nin ardından, Amerika Birleşik Devletleri
(ABD) ve Almanya da devreye girmiş, gönderdikleri Protestan
misyonerleri ile, İngiliz Elçiliği'nin de yardımları
sayesinde, Protestan mezhebini birlikte yayma çabasına
girişmişlerdi.
Böylece,
Gregoryen, Protestan ve Katolik Ermeniler, dil ve tarih
çalışmalarını başlatarak Osmanlı İmparatorluğu'nun XIX.
yüzyılın ikinci yarısında çok huzursuz kılacak olan
Ermeni milliyetçiliği duygusuna katkıda bulunacaklardı.
1856 Islahat Fermânı'ndan sonra Ermeniler, valilik,
genel müfettişlik, elçilik, hatta bakanlık mevkilerine
bile getirilmeye başlamışlardı. 1856 Islahat Fermânı'nın
getirdiği vicdan özgürlüğü ilkesi, din ve mezhep propagandası
çalışmalarını sürdüren dış güçlerin, Protestan ve Katolik
misyonerler aracılığı ile mezhep değiştirmeyi sağlamaya
yönelik faaliyetlere hız vermelerine sebep olmuştur.
Misyoner okullarında Ermenilere Ermenice öğretiliyor,
tarih ve kültürleri hakkında dersler veriliyordu. Ayrıca,
pek çok zengin Ermeni aileleri çocuklarını Fransa'ya
ve başka Avrupa ülkelerine gönderiyorlardı. Bu gençler
orada milliyetçilik fikirleri ile donanıyor ve dönüşlerinde
radikal reform taraftarı oluyorlardı. Böylece, misyonerler
sayesinde, Ermeniler arasında millî kültürleri ile ilgili
bir uyanma göze çarpmakta idi.
Osmanlı
İmparatorluğu, emperyalist devletlerin nazarında yıkılacak
bir devlet idi. Bu büyük imparatorluğun mirasından her
devlet kendisine daha fazla pay alabilmek için akla
hayale gelmeyen politik oyunlar icat ediyordu. Bu sebeple,
Ermeni milliyetçiliğinin uyanmasında kiliseye en büyük
yardımı sağlayacaklardır. İmparatorluğun dağılmasın
da çıkarları olsun veya olmasın hepsi de din teması
üzerinde durmuşlar, bazıları sırf siyasî amaçlar ile,
bazıları da Hristiyan olduklarından sevaba girmek düşüncesi
ile Ermenileri desteklemişlerdir.
İngiltere,
Protestan faaliyetlerini yönlendirmekle hem Çarlık Rusya
ve Fransa'nın imparatorluk içerisindeki çalışmalarını
dengelemiş, hem de herhangi bir milletlerarası paylaşma
durumunda as lan payını alabilmek için aracı bir zümre
(Ermeniler) meydana getirme imkânına kavuşmuş idi. İngiltere,
güdümlü bağımsız bir Ermeni Devleti'ni Doğu Anadolu'da,
Rusya'ya karşı, Osmanlı Devleti'nden daha sağlam bir
set çekeceğini sanarak Ermeniliği bir silâh olarak kullanmaya
başlayacaktı.Ancak, Rusya'nın da Ermeni unsuruna, ekonomik,
nüfuzunu yaymak için ihtiyacı vardı.
Netice
olarak, İngiltere ile Rusya'nın siyasî ve ekonomik nüfuz
sahalarını genişletme amaçları başka bir ifade ile,
İngiliz-Rus rekabeti, mevcut olmayan bir"Ermeni
Meselesi" doğuracaktır. Bu arada, Ermeni Patrikhanesi
de, Avrupa devletlerinin ilgisini Ermeniler üzerine
çekme faaliyetine başlayacaktır.
İmparatorluk'taki
Ermenilere Türklerin Hoşgörüsü
Doğu Anadolu'da kasabalarda sanat ve ticaret, köylerde
de çiftçilik ile uğraşan Ermeniler, diğer gayrimüslim
unsurlar gibi askerlik mükellefiyetinden serbest bulundukları
için servetlerini ve nüfuslarını devamlı olarak artırarak
Osmanlı toplumu içinde müreffeh bir tabaka teşkil etmişlerdir.
Ermenilerin servet sahibi olarak müreffeh bir cemaat
haline gelmelerine şüphesiz, tâbiiyetinde oldukları
ve adaletine sığındıkları Osmanlılar'ın sebep olduğu
tarihî bir vakıadır. Osmanlı Devleti'nin toprakları
üzerindeki gayrimüslimlere karşı adaletli bir yönetim
tarzı uyguladıklarında tarihçiler müttefiktirler.
Edmond
About,"Türkler, dinî hususta dünyanın en müsaadekâr
kavimlerinden biridir." diye yazmaktadır.
Tanınmış
Alman Türkoloğu F.Giese de, 1914 yılında "Die Velt
Des islam" dergisine (BandII/V Heft 23-24) yazdığı
"Türkiye'deki Dinî Müsamaha" hakkındaki makalesinde
özet olarak şunları yazmaktadır:
"Tolerans
mefhumu, Hristiyan memleketlerinde XVI. yüzyıldaki reformlardan
sonra ortaya çıktı, son iki asırda hayli yerleşerek,
bilhassa 1848'den sonra herkesçe kabul edildi... Batıda
durum böyle iken, Müslümanların Hristiyanlara ve Yahudilere
karşı nasıl muamele edeceği, Kur'an'da tespit edilmiştir...
Gerçek şudur ki, batıda kilise başka inançtakilere karşı
oldukça katı ve müsamahasız davranırken, Müslümanlar
kendi ülkelerindeki gayrimüslimlere tam bir tolerans
gösteriyorlardı. Bu bir gerçektir ve bu yönden İslâmiyet
ne kadar övülse azdır... İslâm hukukunun gayrimüslimlere
karşı bu müsamahalı turumu Türkler tarafından da tarih
boyunca uygulanmıştır. Hatta, Osmanlı İmparatorluğu'nda
zaman zaman Gayrimüslimler için şartlar, Müslümanlarınkinden
bile daha iyi olmuştur.
Bugün,
Osmanlı Devleti'ndeki Hristiyanlar, Avrupa'dakiler kadar
huzur içinde yaşamaktadır. 1897 ve 1907 yıllarında Ermenilere
yapılan hareketler bir müsamahasızlığın neticesi olmayıp,
büyük devletlerin maşası olarak Osmanlı idaresine karşı
ayaklanması ile ortaya çıkmıştır."
Milletlerarası
Hukuk Profesörü M.Philip Mars-hall Brown, 1914 yılında
yayınlanan "Foreigners in Turkey-their juridical
Status" adlı kitabında şöyle demektedir:"En
kaçınılmaz gerçek, çok büyük zaferler kazanmış olan
Türkler'in, kendiliklerinden ve cömertçe -fethettikleri
yerlerdeki unsurlara-devlet için hayatî olmayan ve Müslümanlar
tarafından kutsal olduğu kabul edilen konularda, kendi
yasa ve âdetlerine bağlı kalmalarına izin vermiş olmalarıdır."
Fransız
diplomat ve tarihçisi M.Engelhardt da,"Turkey and
the Tanzimat" adlı eserinde, Türkiye'deki Gayrimüslimler'in
kendi dinî liderlerinin baskısından rahatsız olduklarını
ifade etmekte ve "İllerdeki yönetimin de İstanbul
Patriği'ne bağlandığı devirden itibaren (XVIII. yüzyıl),
ilişkileri daha sık olan paşaların tutumlarından çok,
kendi kiliselerinin, kendi liderlerinin giderek artan
zulmüne katlanmak zorunda kalmışlardır." demektedir.
Osmanlı
İmparatorluğu'nda kendi dillerini unutan ve Türkçe konuşan
Ermenilerin, Avrupa kamuoyunda, Hristiyan Türklerden
başka bir şey olmadıkları kanaati bile yer etmiş idi.
1835-1839 yılları arasında Türkiye'de bulunan Helmuth
von Moltke İstanbul'da, Osmanlı Başkumandanı (seraskeri)'nın
Ermeni tercümanı ve ailesinden bahsederken, Ermeniler
hakkında şunları yazıyor: "Bu Ermenilere aslında
Hristiyan Türkler demek mümkün, bu hâkim milletin (Türkler'in)
âdetlerinden, hattâ lisânından o kadar çok şey almışlar."
XVIII.
yüzyıl sonlarına doğru Polonyalı seyyah Mikoşa, Osmanlı
İmparatorluğu'nda yaşayan Ermenilerin durumlarını şöyle
tasvir ediyordu:"Ermeniler'e, Türkler tarafından,
herhangi bir milletten daha çok saygı gösterilmektedir.
Onlar, Rumlardan daha geniş bir din hürriyetine mâliktirler."
Mikoşa, Ermenilerin,"eski âdetlerini" tamamen
unutmuş olduklarını izah ettikten sonra devam ediyor:"Geçmişte
kendilerinin ne oldukları üzerinde kat'iyyen düşünmüyorlar...Fikir
bakımından bir ihtilâl plânını kavrayabilecek kaabiliyette
değildirler... Hatta, Osmanlı Devleti'nin çökeceği günün
yaklaşmakta olduğu kendilerine söylendiği zaman, bundan
memnun olmadıkları bile görünmektedir."
Mikoşa'nın
bu kanaatini paylaşan bir Ermeni ileri geleni olan Mıgırdiç
Dadyan da, 1867 yılında kaleme aldığı bir inceleme yazısında
Osmanlı rejimine teşekkür etmekte idi. XIX. yüzyılın
ikinci yarısındaki Ermeni toplumunu anlatan bu yazısında
Mıgırdiç Dadyan, Osmanlı Ermenileri'nin tam bir hürriyet
içinde, sosyal kalkınmalarını nasıl geliştirdiklerini
şüpheye yer bırakmayan bir şekilde göstermektedir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Ermeniler, Osmanlı
Devleti'nde, bu devleti yaratan Türklerden bile daha
fazla haklara sahiptiler
"Ermeni
Milleti Nizamnamesi"nin İlanı (1863) ve Sonuçları
29 Mart 1863 tarihinde Ermeni cemaatının Osmanlı İmparatorluğu'ndaki
durumunu daha da güçlendiren, onlara bazı ilâve imtiyazlar
tanıyan ve kendilerini yönetmeleri konusunda muhtariyet
getiren "Nizâmnâme-i Millet-i Ermeniyân" adı
ile hazırlanan bir nizâmnâmenin yürürlüğe girdiği görülmektedir.
Ermeniler için daha önce mevcut bulunan haklara ilâveten
birçok yeni hükümler ihtiva eden bu nizâmnâme, Islahat
Fermanı hükümleri uyarınca, yüzyıllardan beri devletin
en sadık tebası olarak kabul edilen Ermeniler'e karşı
gösterilen bir cemile (iyilik, güzellik) durumundadır.
Osmanlı Hükûmeti'nin muvafakati alınarak doğrudan doğruya
Ermeni Patrik Meclisleri tarafından hazırlanmış olan
bu nizâmnâmede, Ermenilere "devlet içinde devlet",
"yönetim içinde yönetim" denilebilecek kadar
ölçüsüz imtiyazlar tanınmakta idi. Ermeniler bu "Millet
Nizâmnâmesi" ile bir bakıma Ermeni asillerin tahakkümünü
ortadan kaldırmak istemişlerdi. Bu dönemde, Gregoryen
Ermeniler İstanbul'daki patriklerinin idaresinde 26
Episkoposluk dairesinde yaşıyorlar, çoğunluğu şehirlerde
bulunan Katolik Ermeniler ise bir Patrik yönetiminde
13 Episkoposluk dairesi teşkil ediyorlardı. Kagik Ozanvan
adlı Ermeni yazar, bu nizâmnâmenin, Ermenilerde ihtilâl
ruhunu uyandırdığını ve "Ermeni Meselesi"
nin masa üzerine konulduğunu ifade etmiştir.
Babıâli'nin
küçük bazı düzenlemeler ile ilân ettiği 99 maddelik
"Ermeni Milleti Nizâmnâmesi", Ermeni Patrikhanesi'ne
Ermeni cemaatını yönetmede geniş yetkiler tanırken,
ayrıca Ermeniler sanki "bağımsız bir milletmiş"
gibi, bu cemaata, 140 üyeden müteşekkil bir Genel Meclis
(Millî Meclis-i Umumî) kurma imkânı da vermekte idi.
Bu kurulan meclisin 20 üyesi İstanbul kilise mensupları
arasından, 40'ı taşradan, 80'i ise İstanbul'da ikâmet
eden meslek teşekküllerinden seçilecek idi. Daha önce
mevcut olan ve 1847 yılında ihdas edilmiş bulunan 14
üyeli Dinî Meclis (Meclis-i Ruhani) ile 20 üyeli Siyasî
Meclis (Meclis-i Cismanî) muhafaza ediliyor, ancak bunların
seçiminin Millî Meclis tarafından yapılması hükmü getiriliyordu.
Patriğin seçiminin de Millet Meclisince yapılması kaydediliyordu.
Böylece, "Ermeni Milleti Nizâmnâmesi", genel
hatları ile değerlendirildiğinde, Patrik ile yandaşı
asiller arasında paylaşılan iktidarın mutlak olmaktan
çıkarak, Ermeni cemaatı ile paylaşılması sonucunu doğurmuş
ve Ermeni toplumunun yönetime ait kararları, Osmanlı
Hükümeti dışında kendisinin alabileceğini ortaya koymuştur.
Ermenilere,
buna benzer bir örgütlenme imkânı da, Çarlık Rusya'da
11 Mart 1836 tarihinde çıkarılan "Pologenia Kanunu"
ile tanınmıştır. Ancak, buradaki Ermeni teşkilâtlanması,
Osmanlı İmparatorluğu içindeki teşkilâta nazaran, daha
ziyade Çar'ın bir kuklası durumuna sokulmuştu.
Böylece,
Tanzimat ve Islahat reformları ile bütün gayrimüslim
tebaaya tanınan hak ve imtiyazlardan yararlanan Ermeniler,
bu nizâmnâme ile bir çeşit anayasa haklarına sahip olmuş,
bağımsız bir cemaat muamelesi görmeye başlamışlardı.
Bu geniş imtiyazlardan faydalanan Ermeniler, teşkilâtlandılar,
okullar açtılar, gazete ve dergi çıkardılar. Ermenilerin
siyasî ve içtimaî varlıkları üzerinde yeni bir devir
açan "Ermeni Milleti Nizâmnâme-si"nden yararlanan
Patrikhane, adı geçen Nizâmnâmenin verdiği serbestlik
ile muhtariyet için uğraşmaya hız vermişti.
Özet
olarak, XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlı Devleti'nin
bir "Ermeni Meselesi" olmadığı gibi, Ermeni
tebaasının da Türk yöneticileri ile halledemedikleri
bir mesele mevcut değildi.
Ermeni
Kilisesi ve Ruhanileri'nin Bağımsızlık Yolundaki Çalışmaları
"Ermeni Milleti Nizâmnâmesi"nin 1863 yılında
ilânından sonra Patrikler, daha çok millî ve siyasî
cephelerde çalışmaya başlamışlardı. Başka bir ifade
ile, "Diplomat Katogigos" ve "Diplomat
Patrik" dönemi başlıyordu. Ermeniler, devlet tarafından
kendilerine verilen haklara dayanarak, imparatorluk
içinde bir "Ruhanî Liderler Ağı" kurma faaliyetine
girişeceklerdir. Bu nizâmnâme, Ermenilera muhtariyet
için bir adım telâkki olunmuş, Lübnan olayları dolayısı
ile vuku bulan Avrupa müdahalesi genişler ise bu müdahalenin
kendileri için de faydalı olacağı ümitleri uyanmış idi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda bağımsız Ermenistan için başlatılan
isyanlar (1780-1862 yılları arasında) netice vermemişti.
Öyle ise sözde Ermenistan için gayret gerekiyordu.
Üçlü
Çete:Mıgırdiç Hırimyan, Nerses Varjabedyan ve Mateos
İzmirliyan
Osmanlı İmparatorluğu içinde muhtar bir Ermenistan kurulması
düşüncesinin şampiyonu Patrik Mıgırdiç Hırimyan (1869-1873)'dır.
1820'de Van'da doğan Mıgırdiç Hırimyan, 1S54 yılında
34 yaşında iken, Akdamar Kiiisesi'ne Vartabed olmuş
böylece kiliseye intisab etmiştir. 1858'de Van'da Varak
Manastırı'nda kurduğu matbaada Ermeni bağımsızlığını
güden "Van Kartalı", 1863'te Muş'ta St.Garabed
Manastırı'nda da "Muş Kartalı" adi gazeteleri
neşretmeye başlamıştır. Vaizleri ile dikkati çekmiş
olan Hırimyan, 1869 yılında İstanbul'da Ermeni Patriği
seçilmiştir. Onun Patrik seçilmesi, uyanmakta olan Ermeni
millî menfaatlanın zirveye tırmanması sonucunu doğuracaktır.
Patrik
Hırimyan, göreve başlar başlamaz iki esas üzerine çalışmaya
başlamıştı:
a.
"Ermeni Milleti Nizâmnâmesi"ni tekrar tetkik
ve vilâyetlerin arzusuna ve ihtiyaçlarına göre tâdil
ettirmek,
b.
İstanbul Ermeniliğinin, meclisin ve hükûmetin gözlerini
Ermenistan'a çevirmek.
Hırimyan,
Ermeni Millî Meclisinde yaptığı bir konuşmasında, "Ben
Ermenistan'ın acı çeken bir temsilcisiyim. Benden öncekilerin
derman aramak için hükümete ne şekilde başvurduklarını
biliyorum. Fakat ben daha etkili, acı bir müdahalede
bulunacağım." demişti.
Hırimyan'ın,
Ermenileri macera peşinde sürüklemek yolundaki politikasını
beğenmeyen ve geleceklerini Türkiye'ye bağlı kalmakta
gören banket sarraf ve hükümet memurları ona cephe almışlardı;
Nihayet Patrik olarak takip ettiği amacı elde edemeyen
Hırimyan, 1873 Ağustos'unda istifa etti.
Yerine
geçen Patrik Nerses Varjabedyan (1874-1884)'ın da Hırimyan'ın
izinden yürüdüğü görülmektedir. 1876'da II.Abdülhamid
tahta geçmiş ve Meşrûtiyet ilân edilmişti. Nerses Varjabedyan,
Bulgar Meselesi'ni halletmek için toplanan İstanbul
Konferansı (12 Aralık 1876-20 Ocak 1877) sırasında İngiliz
Büyükelçisi Henry Elliot'a, eski Patrik Hırimyan tarafından
tertip edilmiş olan Osmanlı Ermenileri hakkında yapılan
sözde baskıları gösteren bir rapor vermiş, fakat konferansın
konusu sebebi ile bu teşebbüsten bir netice alınamamış
idi.
Hırimyan
zamanında başlayan Patrikhane'nin şikâyet raporları
ve müracaatları, Rumeli Hristiyanları meselesinden sonra
en şiddetli bir safhaya girecektir. Patrikhane'nin Babıâli'ye
ve Avrupa devletlerine verdiği mezâlim raporları, şikâyetnameler
tetkik olunduğunda, bunların çoğunun vilâyetlerde meydana
gelen basit zabıta olaylarından başka birşey olmadıkları
görülür. Patrikhane, bir taraftan sistemli olarak en
basit olayı, abartarak hükümete duyururken, diğer taraftan
da bunları, siyasî önemli olaylar şekline sokarak Avrupa
devletleri temsilcilerine vermekte idi.
1877-1878
Osmanlı-Rus Savası'ndan önce Ermeniler için iki yol
görünüyordu:
a.
Osmanlı Devleti'ne ve Türklere sadık kalmak,
b.
İmparatorluk içindeki diğer Hristiyan toplumların hareketlerim
takip ederek çalışmak ve Avrupa devletlerinin müdahalesini
sağlamak.
Rusya'nın
Balkanlar'da "Pan-Slavizm"i sağlamak amacı
ve Osmanlı Devleti'nde Hristiyanlara zulüm yapılıyor
bahanesi ile 24 Nisan 1877 tarihinde Osmanlılar aleyhine
Balkanlar ve Kafkaslar'da başlatmış olduğu savaş, hızla
gelişerek Çarlık ordularının Ayastefanos (Yeşilköy)
önlerine gelmeleri ile son bulmuştur.
I.
Meşrutiyet Meclisinde,Rusya'nın savaş açtığına dair
tebliğ 25 Nisan 1877 tarihinde okunduğu zaman, mecliste
büyük bir heyecan meydana gelmiş, Halep'ten Ermeni milletvekili
Manon Efendi, "Biz Ermeni ve Hristiyan olduğumuz
münasebeti ile ilân ederim ki, Rusya'nın himayesine
muhtaç değiliz. Rusya'nın öne sürdüğü himayeyi kat'iyyen
kabul etmeyiz ve ona muhtaç da değiliz. Biz hiçbir zaman
Müslüman arkadaşlarımızdan ayrılmadık ve ayrılmayacağız."
diyordu.
Patrik
Nerses ise İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury'e
yolladığı 13 Nisan 1878 tarihli bir mektubunda: "Ermeniler
ile Türklerin bir arada yaşamaları artık imkânsızdır.
Eşitliği, adaleti ve vicdan özgürlüğünü ancak bir Hristiyan
yönetimi sağlayabilir. Müslüman yönetiminin yerini Hristiyan
yönetim almalıdır. Ermenistan (Doğu Anadolu) ve Kilikya,
Hristiyan yönetimin kurulması gereken yerler arasındadır...
Türkiye Ermenileri işte bunu istiyorlar... Yani, Türkiye
Ermenistanı'nda, Lübnan'da olduğu gibi, güvence altına
alınmış bir Hristiyan yönetim istiyorlar." diyordu.
Patrik
Nerses, 17 Mart 1878 günü de, İstanbul'daki İngiliz
Büyükelçisi Layard'ı ziyaret ederek, "Bir yıl önce
Osmanlı idaresinden şikâyetimiz yoktu, ancak Rus zaferi
şimdi durumu değiştirdi, doğuda bağımsız bir Ermenistan
istiyoruz. Eğer siz yardım edemezseniz bunu gerçekleştirmek
için Rusya'ya müracaat ederiz." demiş, elçi Ermenistan'dan
nereyi kasdettiğini sorunca, "Van, Sivas, Diyarbakır
ve Kilikya" diye cevap vermişti. Elçinin Evet ama
bu yerlerin hiçbirinde çoğunlukta değilsiniz."
demesi üzerine de, "Bunu biliyoruz, ama şimdi Rusya,
Doğu'da topraklar kazanıyor, Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu
arasındaki güç dengesi değişti. Biz de geleceğimizi
düşünmeliyiz." diye Ermenilerin amacını açıklamış
idi.
Hâlbuki
savaşın ilk günlerinde, Patrik Nerses, Padişah'a bağlı
bir Osmanlı yurtseveri olduğunu açıklamıştı. Savaşın
son günlerinde, Varjabedyan'ın başkanlığında toplanan
Ermeni Meclisi, Rus Çarı'na başvurmayı kararlaştırdı.
Çar'a gönderdikleri bir muhtırada, Doğu Anadolu'da Fırat
nehrine kadar olan bölgelerin Türkler'e geri verilmeyip,
Rusya'ya ilhak edilmesini, bu olmadığı takdirde, Bulgaristan'a
ve "Bulgar milleti"ne verilecek imtiyazların,
"Ermeni milleti"ne de verilmesini, işgal edilen
toprakların boşaltılması hâlinde ise maddî bir teminât
alınmasını ve ıslâhatın tatbik ve tamamlanmasına kadar
Rus işgalinin devam etmesini istiyorlardı.
1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı, Plevne'nin düşmesinden ve Ruslara
İstanbul yolunun açılmasından sonra Osmanlıların barış
istemeleri üzerine 31 Ocak 1878 tarihinde Edirne'de
yapılan mütareke ile sona ermiş, barış şartları ise
Ayastefanos (Yeşilköy)'ta tespit edilmiştir. Mütâreke
görüşmelerinin Edirne'de başlaması üzerine buraya da
bir heyet gönderen Nerses Varjabedyan, bu iş için Edirne
Başpiskoposu Kevork Vartabed Rusçukliyan ile Türk murahhas
heyetinde görevli Stefan Aslanva Paşa ve Hovannes Nuryan
Efendiyi görevlendirmişti. Rus murahhas heyetinde bulunan
eski İstanbul elçisi İgnatiyef, Ermeni heyetine, Bulgarlara
verilen hakların kendilerine verilemeyeceğini, fakat
gelecekte Ermenilere bağımsızlık verileceği gün için
hazır bulunmalarını bildirdi. Ermeni heyeti, bütün gayretlerine
rağmen Edirne Mütârekesi'nde bir netice alamamış, Ermeniler
ile ilgili bir hüküm elde edememişti.
Nihayet,
Ayastefanos'da devam eden barış görüşmeleri sırasında
bizzat Nerses Varjabedyan ve bazı Ermeni ileri gelenleri,
Rus murahhas heyeti başkanı, Çar'ın kardeşi Grandük
Nikola ile görüşerek, antlaşmaya Ermeniler ile ilgili
bir madde koydurmaya muvaffak oldular. 3 Mart 1878 tarihinde
Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan ve gayet
ağır hükümler taşıyan Ayastefanos Antlaşması'nın 16.
Madde'sinde geçen "Ermenistan" tâbiri ile
böyle bir memleketin varlığı da Osmanlı Devleti'ne kabul
ettirilmiş oluyordu. Ancak bu antlaşma yürürlüğe girmeyecekti.
Çünkü Rusya, Orta Doğu'daki devletlerarası dengeyi bozmuş,
bu durum da Osmanlı İmparatorluğu'nün toprak bütünlüğünü
koruma politikasını takip eden İngiltere'nin hoşuna
gitmemiş idi.
Ayastefanos
Antlaşması'nın Berlin'de tâdil edileceği haberini alan
Patrik Varjabedyan, harekete geçerek, toplanacak olan
kongreye katılacak bütün devletler nezdinde yoğun bir
faaliyette bulunmaya başlamıştı. Bu amaç doğrultusunda
Beşiktaş Başpiskoposu Horen Nar Bey, Rusya (St.Petersburg)'ya
giderek, Çar II. Aleksandr tarafından kabul edildi.
Horen Nar Bey, Çar'dan, Osmanlı Ermenilerini himaye
etmeye devam etmesini ve Berlin Kongresi'nde davalarını
savunmasını rica etmişti. Eski Patrik Hırimyan'ın başkanlığında
bir heyet de Avrupa başkentlerini (Roma, Viyana, Paris,
Londra) dolaşarak siyaset adamlarını Ermeni Davası (Hai
Tahd)'na kazanmak için propagandaya çıkmıştı. Bu heyetin
elinde, Ermeni isteklerini belirten ve Türkiye'de Ermenistan
kurulması için hazırlanan 7 maddeden müteşekkil bir
proje bulunuyordu.
Patrik
Nerses Varjabedyan da, bir taraftan Mançester Ermeni
Komitesi Başkanı Karekin Papazyan'a gönderdiği bir mektupta,
siyasetlerinin Rusya'ya minnettar kalarak, İngiltere'den
ümit ve onun sayesinde hedefleri olan maddî ve manevî
refaha ulaşmak olduğunu belirtiyor, diğer taraftan 30
Haziran'da İstanbul'da İngiliz Büyükelçisi Layard'ı
tekrar ziyaret ederek projelerini Kongre'ye vermiş olduklarını
ifade ederek, İngiltere'nin bu projeyi desteklemesini
istiyordu.
Patrik
Nerses ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermeniler'in
nüfusları hakkında da büyük devletlere, tahrif edilmiş
rakamlara ulaşan kilise istatistikleri göndermiş idi.
Neticede
sun'î Mesele, Ayastefanos Antlaşması'nın 16. Madde'si
fazla değişikliğe uğramadan 13 Temmuz 1878 tarihinde
imzalanan Berlin Muahedesi'nin 61. Madde'si olarak kabul
edildi. Böyle ce,"Ermeni Meselesi", büyük
devletlerin nezaretinde olmak üzere Osmanlı Devleti'nde
yapılacak bir "Islahat Meselesi" hâlinde tespit
edilmiş olunuyordu. 61. Madde, Ermenilere umdukları
bağımsızla veya Lübnan benzeri muhtariyeti sağlamamış,
ıslahat (reform) vaadinden başka bir şey getirmemiş
idi. Ermeniler bu durumdan memnun kalmamışlardı. Bu
sebeple az sonra, Ermeniler amaçlarm ulaşmak için Kilise'nin
riyasetinde isyan çıkarmak ve kan dökmek sureti ile
Avrupa ve Rusya'nın müdahalesini isteyeceklerdir.
Berlin
Kongresi'ne eski Patrik Hırimyan ile talikte çevirmen-sekreter
olarak katılmış olan Nuryaz Çeraz, 1879 yılında yayınladığı
bir broşürde, Berlin Kongresi'nden elde edilenler ile
Ermeniler'in umutsuzluğa düşmelerine gerek olmadığım
vurguluyor ve onlara şöyle hitap ediyordu: "Berlin
Kongresi ... ilerde kuracağımız millî binanın (Ermeni
Devleti'nin) temellerini de attı... Avrupa elimize silâhları
verdi; paslanmadan önce bu silâhları kullanmalıyız...
Berlin Kongresi ile bir altın madeni elde ettik, bu
maden ocağını çalıştırmak ve altını çıkarmak bize düşer."
Görüldüğü gibi broşürde, Ermeniler'e silâhlı eylem tavsiye
edilerek, arkalarında Avrupa devletlerinin bulunduğu
belirtiliyordu.
Patrik
Nerses Varjabedyan, meselenin ihtilâl ve isyan ile halledilmesi
gerektiğine inanmış ve bunu hazırlamak için de Patrikhane'de
"Islahat Komisyonu" adı ile bir komisyon kurmuş
idi. Bu komisyon tarafından, 1879 yılı ortalarında Piskoposluklara
gönderilen genelge, bir cümle ile Ermenileri isyana
davet ediyordu. Bu genelgede, vilâyetlerdi Ermeni din
adamlarına aşağıdaki hususlara riayet etmeleri isteniyordu.
1.
Ermenistan Meselesi'nin yaşatılabilmesi içi Gregoryen,
Protestan, Katolik ve diğer mezheplerden olan Ermeniler,
bu konuda birlik hâlinde tutulmalıdır.
2.
Okullardaki çocukların fikirleri Ermenistan Meselesi
ile doldurulmalıdır. Okulu olmayan ve öğretmen tutmaya
gücü yetmeyen köylerde hiç değilse papazlar, erkek ve
kız çocuklarına imza atmasını öğretmelidirler. Ayrıca,
şehirlerde ve köylerde; okuma-yazma bilmeyen büyüklere
de yazı yazma-yi öğretsinler. Hiç olmazsa imzalarını
atabilsinler. Zira bu, ileride lâzım olacaktır,
3.
Vilâyetlerdeki Ermeni meclisleri ve başkanları, yabancı
konsoloslar ile sık sık görüşüp buluşmalıdırlar. Ermenilerin
dertleri konsoloslara açıkça bildirilmeli ve konsoloslar
ile tam ve yakın bir ilişki kurulmalıdır,
4.
Avrupa,bütün Ermenilerin haklarını gözetir ve arka olur.Avrupa'nın
medeni devletleri buna hazırdır.Hristivan Ermeniler'in
dertlerini duymak ve onlara derman bulmak, Berlin Kongresi'nin
61. Madde'si gereğidir. Şimdiden biz bu durumu konsoloslara
ispat etmeye çalışarak, Ermenilerin becerikli, namuslu,
bilgiye susamışlığını göstererek, ıslahat ve emniyeti
arzuladığımızı kabul ettirmeliyiz,
5.
Her nerede olursa olsun, karşınıza çıkan Avrupalı yolcular,
güler yüzle karşılanıp ağırlanmalı, Ermenilerin misafirperverliği
gösterilmelidir. Onlara eski Ermenilik hikâyeleri anlatılarak,
Ermeni Davası (Hai Tahd)'na yardımcı olmaları sağlanmalıdır.
6.
Bu hususlar, kilise cemiyetlerine, papazlara ve kilise
cemaatına duyurulmalı ve telkin edilmelidir,
7.
Osmanlı Devleti, sizin Avrupalı yolcular ile kuracağınız
samimî ilişkilere engel olamayacaktır. Eğer bunun için
zulüm ve işkenceye uğranılırsa, mahallî hükümete ve
en yakın konsolosa durum bildirilmeli, Patrikhane'ye
de olup bitenler bütün ayrıntıları ile yazılmalıdır.
Bu
sıralarda, İstanbul'da Ermeni Patrik vekili olan Başpiskopos
Mateos İzmirliyan da boş durmuyor, piskoposluklara mektuplar
yağdırıyordu. Bu mektuplar tetkik edildiğinde, Patrikhane'nin
ihanet içinde bulunduğu, takip edilen hareket tarzının,
hükümeti çıkmak, yabancı müdahalesini sağlamak ve neticede
muhtariyet elde etmek olduğu görülmektedir.
Sivas
vilâyeti, Ermeniler'in üzerinde hak iddia ettikleri
"Alti Vilâyet"(Vilâyât-ı Sitte)'den birisi
idi. Başka bir ifade ile kurulması tasarlanan "Ermenistanın
en batıdaki toprakları demekti. Bu sebeple, Ermeni iddiaları
bakımından ayrı bir önem taşımakta idi. Patrikhane'nin
devlet aleyhindeki çalışmalarının Dahiliye Nazırlığı'na
rapor edildiği 1881 ve 1882 yıllarına ait şifreli yazılarında,
Sivas valisi Hakkı Paşa aşağıdaki hususlara dikkati
çekmektedir:
1.
Patrikhane piskoposlara, ihtilâl ve isyan hazırlıklarını
gösteren genelgeler göndermeye başlamıştır,
2.
Patrikhane, aklı başında, yaşlı, ihtilâl ve isyanın
Ermeniler için çıkar yol olmadığını, Ermeni milletinin
bundan zarar göreceğini kavrayan ve Patrikhanenin emirlerine
uymayan piskoposlar ile papazları işlerinden atarak
(bunların bazılarını öldürtmüştür.), yerlerine genç
ve ihtilâlci piskopos ve papazları tayin etmiştir,
3.
Patrikhane, gönderdiği gizli genelgeler ile devletin
işi olan nüfus sayımına girişerek, Avrupa devletlerine
"Altı Vilâyet'te çoğunlukta olduklarını gösterme
yolunda çalışmalara başlamıştır,
4.
Patrikhane, çeşitli adlar altında (Kıtlıktaki Ermenilere
Yardım, Kudüs-ü Şerif Borçlarının Ödenmesi, vb.), Ermenilerden
vergiler alarak, Avrupa basınında Ermeniler lehine ve
Türkler aleyhine geniş ölçüde propagandaya girişmiştir.
Bunun için âdi cinayet olaylarını Ermenilerin katli
gibi göstermeye çalışmaktadır. Gerçekle ilgisi olmayan
cinayet haberleri çıkarıyor. Kısaca, olayları tersyüz
ederek yalan ve iftiraya dayalı bir kampanya başlatmıştır,
5.
Patrikhane'nin Ermenilerden "yardım" adı altında
topladığı yüzbinlerce lirası (altını) bulunuyordu. Bu
paranın bir bölümü ile Rusya'dan Doğu Anadolu'nun her
tarafına sızdırılan silâhlı çeteler, yerli fedailer
ile birlikte terör hareketlerini başlattılar,
6.
Papazlar, iki üç yıldan beri, Ermeni okullarındaki küçük
çocuklara varıncaya kadar, bütün Ermenilerin zihinlerini
zehirleyerek, hükümet emirlerine saygıyı ve itaati kökünden
yıkmışlardır,
7.
Patrikhane, komitelerin kurulmasına öncülük ettiği gibi
paraca da büyük yardımlar yapmaktadır. Komitelerin,
Patrikhane'nin idaresinde ve yönetiminde olduğunu belirtmekte
yarar vardır.
Nerses
Varjabedyan'ın 1884'te ölümünden sonra 1885'te, yerine
Erzurum Piskoposu Harutyun Vehabedyan (1885-1888) Patrik
seçildi. Vehabedyan, Mıgırdiç Hırimyan ve Nerses Varjabedyan'ın
takip ettikleri politikayı tasvip etmemiş ve Türkiye
Ermenilerinin durumunun ıslâhı için Avrupa'dan umut
ve medet beklemenin faydasızlığına inanmış idi. Bu sırada,
eski Patrik Hırimyan ve arkadaşları programlarına ve
bozgunculuklarına devam ediyorlardı. Diğer taraftan,
Ermeni piskoposları da kendilerine verilen programa
(talimata) uygun olarak Doğu Anadolu vilâyetlerinde,
faaliyette bulunuyorlar ve Avrupa'nın müdahalesini sağlamak
için, ne yapmak mümkün ise hepsine başvurmaktan çekinmiyorlardı.
Harutyun Vehabedyan, yurt dışında olduğu kadar vilâyetlerde
de yavaş yavaş ve gizli olarak yapılan hazırlıklardan
haberdar idi. Bu arada, Kudüs Ermeni Patriklik Makamı,
Patrik Yesayi Karabedyan (1864-1885)'ın ölümü ile boşalmıştı.
Bu hadise ve ileride meydana gelebilecek bazı sıkıntıları
ve güçlükleri sezen Harutyun Vehabedyan, Kudüs Patriği
olmak için İstanbul Patrikliği'ni terk etmeye karar
verdi. Nihayet, kendisi, Bâb-ı Âlî'nin istemeyerek onayı
ile Kudüs Patriklik Makamı'na getirildi.
Üç
yıl patriklikte kalan Harutyun Vehabedyan'ın döneminde,
Ermeni isyan komiteleri teşkilâtlarını genişletmişler,
Avrupa ve Amerika'da şubeler açmışlardı. Artık Ermeni
milliyetçiliği, başka bir ifade ile muhtariyet isteyen
ihtilâlci hareket, kilisenin yanında, Ermeni İhtilâlci
Partileri'ne geçiyordu. Belli bir etkinlik kazanmış,
Avrupa'daki öncülerin modeline göre örgütlenmiş, kendi
yayın organına sahip ilk Ermeni siyasî partisi "Armenagan",
1895 yılında Van'da kuruldu. 1887'de ise Ermeniler,
Cenevre'de ilk Marksist partilerini kurdular. Bunlar,
daha sonra 1890'da "Hınçak İhtilâlci Partisi"
adım alacaklardır.
Harutyun
Vehabedyan'dan sonra yerine, tarafsız bir papaz olarak
bilinen İzmit Manastarı Başrahibi Horen Aşıkyan (1888-1894)
geçti. Bunun zamanında da, vilâyetlerde çıkan âdi olaylar,
oradaki piskoposlar tarafından büyütülüyor, bunlara
istenilen şekil verilerek Avrupa'ya "Türk zulüm
ve işkencesi" (!) şeklinde aksettirilerek, müdahale
edilmesi isteniyordu. Diğer taraftan, Rusya'da Çar'ın,
ülkesindeki radikalizmi yok etmek için uyguladığı baskılar
sonucu dağılan Ermenileri birleştirmek amacı ile 1890
yılında Tiflis'te "Ermeni İhtilâlci Federasyonu"
(Taşnak) kuruldu. Artık isyanlar, hiç de rastlantısal
olmayan bir kronoloji ile birbirini izleyecek idi. 28
Haziran 1890 tarihinde, Erzurum'da kanlı bir isyan çıkartıldı.
Bu isyanda binlerce Müslüman kanı akıtıldı. Bunu, 15
Temmuz 1890 tarihinde Kumkapı Nümayişi, Merzifon, Kayseri
ve Yozgat isyanları takip etti. Komiteciler, istedikleri
faaliyeti göstermiyor kanaati ile Patrik Horen Aşıkyan'a
suikast tertip ettiler. Patrik sadece yaralandı ve bu
hadise üzerine istifa etti.
Horen
Aşıkyan'in yerine, Mısır'ın eski Ermeni Patriği Mateos
İzmirliyan (1894-1896), İstanbul Ermeni Patrikliği'ne
seçildi. İzmirliyan'ın Patrik seçilmesi, Hınçaklar'ı
sevindirmisti.O, komitelere bağlı ve üye olan memurları
da hizmetine aldı. Kendisi, sadece ihtilâl ve isyan
fikrini yaymakla kalmıyor hükümetin yaptığı bütün işleri
en ağır bir dille eleştiriyor, İngiliz Büyükelçiliğine
ve Londra gazetelerine raporlar gönderiyordu.
Mateos
İzmirliyan'ın döneminde Ermeni bağımsızlığı için yapılan
isyanlar, hemen her vilâyette süratle yayıldı. Bu isyanlar,
II. Abdülhamid'in dirayeti sayesinde kısa zamanda bastırılmıştı.
İngiliz politikasının ilham ettiği ümitlerin boşa çıktığı
gören ve acı bir şekilde hayal kırıklığına uğrayan Ermeniler,
artık Mateos İzmirliyan'dan bıkmışlardı. Ayrıca, daha
Patrik seçildiği günden itibara onun uzlaşmaz tavrını
tasvip etmeyen Ermeni aristokratları ve Bâb-ı Âlî hizmetindeki
yüksek seviyeli memurlar ona istifa etmesini tavsiye
ediyorlardı. İngiltere Büyükelçisi Philip Currie de
ondan desteğini çekmiş idi. Hatta, Ayan Meclisi üyesi
Ermen Abraham Kara Kehya Paşa da, ona, kendisinin artık
kendi halkına faydalı olamayacağını ve bu sebeple Patriklik
Makamı'nda oturmaya devam edemeyeceğini söylemişti.
Bütün bu olumsuzluklar Mateos İzmirliyan'ın istifasına
sebep oldu. İstifa eden İzmirliyan, 1896 Eylül'ünde
Kudüs'e gitti Ancak, II. Meşrûtiyet'in ilânından sonra
İstanbul'a dönebilen İzmirliyan, ikinci defa olarak
Patrik (1908-1909) ilân edilecektir.
Patrik
Mateos İzmirliyan'ın istifasından sonra Bursa Piskoposu
Mgr.Bartolomeos, Patrik vekili olarak tayin edildi.
Bâb-ı Âlî, İzmirliyan'ın Patrikliği zamanında mevcut
bulunan sivil ve dinî meclislerin yerine, din adamlarından
ve 8 lâik üyeden müteşekkil bir Karma Meclis'i geçici
olarak görevlendirdi. Az sonra, 26 Ağustos 1896 tarihinde
İstanbul'da Taşnak Partisi'nin düzenlediği "Osmanlı
Bankası Baskını" vuku buldu. Artin Dadyan Paşa'nın
başkanlığında toplanan Karma Meclis ise bu sırada, Malakya
Ormanyan'ı İstanbul Ermeni Patriği (1896-1908) olarak
seçti. Patrik Ormanyan, Apdülhamid'in tahta çıkışının
25. yıldönümü münasebeti ile, Kumkapı Kilisesi'nde "Allah'a
Şükür Ayini" yaptı, ayrıca, Ermeniler'in Osmanlı
İmparatorluğu'na bağlılık sebeplerini açıklayan konuşumasının
ardından, Padişah'ın iyiliği için dualar okundu. Osmanlı
Hükümeti de Ermenilere daha fazla güven vermeye ve onların
sadakatini yeniden kazanmaya koyuldu. Padişahın çıkardığı
bir af sonunda da, sürgün edilmiş veya hapsedilmiş bütün
Ermeniler serbest bırakıldı.
Ermeni
din adamları ise bu dönemde de yıkıcı faaliyetlerini
sürdürüyorlardı. Uğranılan hayal kırıklığı ve ümitsizlik
Ermenileri yeni maceralara itecek ve yeni hayaller peşine
düşürecektir. Nitekim,Adana bölgesi Piskoposu Paul Terziyan,
Maraş ve Adana bölgelerini içine alan küçük hayalî bir
Ermenistan Devleti'nin kurulması çalışmalarını başlatacaktır.
O, Fransız Hariciye Nazırına yazdığı 6 Temmuz 1898 tarihli
gizli mektubunda, Osmanlı Hükûmeri'ni şikâyet ederek
Fransa'nın himayesinde küçük bir Ermeni Devleti'nin
kurulmasını öngörüyordu. Ancak, bu teklif II. Abdülhamid
tarafından öğrenilmiş ve kesinlikle reddedilmiştir.
1899
yılında ise Minaz Çeraz ile çeşitli yerlerden seçilmiş
olan heyetler, Lahey Barış Konferansı'na müracaat ederek
Ermenistan'ın bağımsızlığı yolunda bir muhtıra vermişlerdi.
Patrikhane
tarafından yönlendirilen Ermeni komiteleri de, 1905
yılında Paris'te yaptıkları bir kongrede, Kilikya (Adana,
Maraş ve havalisi)'da bir Ermeni Devleti kurulmasına
karar vermişlerdi. Aslında bu karar yine, haç ve kılıcın
ittifakı idi.
Meşrûtiyet'in
İlânı, Kilise-Taşnak-Hınçak İşbirliği, Piskopos Muşeg
23/24 Temmuz 1908 tarihinde II.Mesrûtiyet'in ilânından
sonra, ihtilâlci ve politik mahiyete sahip olan Ermeni
komiteleri, Meşrûtiyet'e bağlılıklarını ve onun korunmasına
çalışacaklarını ilân etmişlerdi. Komiteler, yayınladıkları
programlarında da, ihtilâlci görünümlerinden uzaklaştıklarını
özellikle beyan ediyorlar ve Osmanlı Devleti'nin yükselmesi
için çalışacaklarını vurguluyorlardı. Ancak, komiteler
az sonra yavaş yavaş eski faaliyetlerine geçeceklerdi.
Komitelerin muhtelif gazetelerinde Meşrûtiyet'in ilk günlerinde
Berlin Antlaşması'nın 61. Madde'sinden vazgeçildiği ilân
edilmişken, yine eski iddialar üzerine yazılar çıkarmaya
başlamıştı. Eski hatıraların ihya edildiği, Ermeni bayraklarının,
Ermeni ihtilâl ve isyan telkin eden eserlerin, marşların,
millî şiirlerin, millî piyeslerin ortaya çıktığı görülüyordu.
Silâh ithalâtına büyük önem veren komiteler, en ufak köylere
kadar şubelerini genişletip üyelerinin silâhlanmasına
büyük gayretleri ile çalışıyorlardı.
Patrikhane
ise bütün varlığı ile tam bir komiteci yatağı olmuştu.
Öğretmenler ve vilâyetlerdeki piskoposlar, uzun bir
tetkikten sonra, genç ve müfrit papazlardan seçiliyor
ve bunlar komiteler hesabına çalışıyorlardı. Komiteciler,
Ermenilerin bulunduğu yerlerde hakimiyet ve üstünlük
sağlamak için piskoposlukları elde etmeye gayret sarfediyorlardı.
Başka bir ifade ile Ermeni Kilisesi, Meşrûtiyet sonrasında
da terörün içindeki yerini alıyordu.
Bitlis
Rus Konsolosu tarafından İstanbul'daki Rus Büyükelçisi'ne
gönderilen 3 Aralık 1910 tarihli ve 602 numaralı rapor,
kilise ile Taşnak mensupları arasındaki ilişkiyi bütün
açıklığı ile gösterir mahiyettedir. Taşnak Komitesi'nin
Bitlis ve Muş'daki faaliyetlerinden bahsedilmekte olan
Rapor'da:
"Muş'un
köylerinde, sözde okullar için para toplayan Ermeni
İhtilâlcisi Karnik, Taşnak Komitesi'ne girmeden önce
bir papaz idi. Asıl adı, Dacad Vartabed'dir. Sonra ruhanî
kisveyi bırakarak Taşnak Komitesi'ne girmiştir. Bundan
sonra, diğer Ermeni ihtilâlcileri gibi, o da bir takma
ad bulmuştur... Şimdi, Karmen adı ile tanınmaktadır.
Ermeni
cemaati ve ruhanî idareleri tarafından temin edilen
okullara Taşnak mensupları, müfettiş sıfatı ile gitmektedirler.
Taşnak Komitesi üyelerinin, Ermenilerin ruhanî işlerine,
geçen yıl içerisinde ve bu yılın başlarında katılmaları
önemli bir dereceye çıkmıştır.
Taşnaklar'ın
Muş'taki ruhanî işlere müdahaleleri daha fazla hissedilmekte
ve buradaki ruhanî memurları kendi arzularına göre zorlamaktadırlar.
Taşnaklar'ın,
Muş'un dinî işlerine müdahaleleri, Ermeni din adamlarının
vilâyetin diğer bölgelerine gitmeleri hâlinde de kendini
göstermektedir. Bir müddet önce, Muş piskoposu Nerses
Karahanyan Bitlis'e geldiği zaman, Karmen ondan ayrılmayarak
ona refakat etmiştir. Piskopos nereye giderse, Karmen
de mutlaka onunla beraber bulunmuştur.
Ermeni
ruhanîleri ile Taşnak üyelerinin münasebetleri, siyasî
ve diğer konularda tamamen uygunluk arz etmektedir."
Nitekim,
1909 yılında İstanbul'daki "31 Mart Olayı"nın
akabinde, devletin geçici olarak hükümetsiz kalması
Ermenilere aradıkları fırsatı vermişti. İşte Adana'da
Ermeni Piskoposu Muşeg'in teşvikleri ile 14 Nisan 1909
tarihinde meydana gelen Ermeni isyanı, Avrupa devletlerinin
dikkatlerim çekerek müdahalelerini sağlamak ve Adana,
Maraş, Mersin ve İskenderun'da Hınçaklar'ın da yardımları
ile bir Ermeni Devleti kurmak amacı ile yapılıyordu.
13 gün süren Adana olaylarında 20.000'e yakın Türk ve
Ermeni ölmüş, Piskopos Muşeg ise ihtilâlin daha ikinci
günü İskenderiye'ye kaçmış idi.
Aynı
tarihlerde, 29 Mayıs 1909'da, İstanbul Ermeni Patriği
Mateos İzmirliyan, 1907 Ekim ayında ölen Eçmiyazin Katogigosu
Mıgırdiç Hırimyan'ın yerine Katogigosluk Makamı'na geçmek
için İstanbul'dan hareket ediyordu. Yerine Patrik olarak
Yegişe Turyan (1909-1911) getirildi. Az sonra da, Patriklik
Makamı'na Hovannes Arşaruni (1912-1913) seçilecektir.
Piskopos Muşeg'in 1909'da hazırladığı Adana İsyanı'ndan
1913 yılına kadar geçen dört yıllık devre, başta Ermeni
kilisesi olmak üzere, komitecilerin, siyasî görüşmeler,
meclislere seçilmeler, yabancı elçiler ve hükümet ileri
gelenleri ile yaptıkları temaslar ve komite toplantıları;
isyan bayrağı altına daha çok komiteci toplamak, zaman
kazanmak ve yıpranmış Ermeni ihtilâlciliğini bütün ruhu
ile yeniden canlandırmak amacını taşıyordu.
Osmanlı
Devleti'nin seferberlik ilân ettiği günlerde (21 Temmuz
1914), Eçmiyazin Katogigosu V. Kevork (1912-1930), Rusya'nın
Kafkasya Umumî Valisi Voronçov-Daşkov'a yaptığı riyakârlık
ve dalkavuklukla dolu yazılı müracaatında, Ermenilerin
himayesini istiyor, buna karşılık Ruslar ile birlikte
Osmanlı Devleti'ne karşı savaşacaklarını taahhüd ediyordu.
Yine aynı gün, Voronçov-Daşkov, Tiflis'deki Ermeni Millî
Konseyi üyeleri, bu arada şehrin Belediye Başkanı Hadisyan
ile görüşüyor ve ona, eğer Türkler'in altı doğu vilâyeti
Ermenilerin yardımı ile ele geçirilirse, burada Ermeni
muhtariyetinin tanınacağını ilân ediyordu. V.Kevork,
ayrıca, Katogigosluğun resmî gazetesi olan "Araraf'ta,
bütün Ermenilere hitaben bir beyânname yayınlayarak
(Ağustos 1914), isyan çığırtkanlığı yapıyordu.
1915
yılı ilkbaharının başlarında, yani Osmanlı Devleti'nin
Birinci Dünya Savaşı'na girmesinden altı ay sonra, kilise
güdümlü Ermeni çetelerinin Rusya'nın desteğindeki faaliyetleri
şöyle özetlenebilir:
1.
Ermeni komiteleri, savaş başlar başlamaz Rus ordusuna
katılmayı, onu desteklemeyi, düşman sınırı geçince onlarla
birlikte çarpışmayı planlamışlardı,
2.
Seferberlik ilânı üzerine askere gitmeyi reddetmişler,
silâhlarını alıp dağlara çıkmışlardı,
3.
Askere gidenler, silâh ve cephaneleri de çalarak kaçmşlar,
komitecilerin emrindeki çetelere katılmışlardı,
4.
Doğu Anadolu'nun birçok yerinde gizli komiteler faaliyetlerini
arttırmışlar, bomba imalâthaneleri kurmuşlar, silâh
depoları teşkil etmişlerdi,
5.
Silâhsız ve müdafaasız İslâm ahali üzerine baskınlar
yapılmış, günahsız pek çok masum vahşice katledilmişti,
6.
Resmî binalara, askerlere, jandarmalara tecavüz ve saldırılar
gittikçe şiddetlenmiş, şehit düşen askerlerin sayısı
binlerin üzerine çıkmıştı,
7.
Çeşitli yerlerde isyanlar başlamış, bilhassa doğuya
yaklaştıkça isyan bölgeleri daha sıklaşır olmuştu,
8.
Van'da büyük bir isyan başlatılmış, Rus ordusu ve Ermeniler
şehri işgal etmeden önce ve ettikten sonra katliam yapılmış,
Van ahalisinin büyük bir kısmı öldürülmüştür,
9.
Bütün bu hareketlerin başında, Osmanlı Meclisi'ne dahi
girmiş bulunan Ermeni milletvekillerinin, tanınmış komitecilerin,
papazların, doktor ve avukatların bulunduğu görülmüştür.
Diğer
taraftan, Kafkasya ve Doğu Anadolu'da devlete karşı
savaşacak"Ermeni Gönüllü Birlikleri" teşkil
edilmişti. Bu amaç için Amerika Birleşik Devletleri'nde
kurulan "Millî Müdafaa Komisyonu"nun üyeleri
arasında, Adana eski Piskoposu Muşeg, Ankara eski Piskoposu
Papgen, Kütahya Piskoposu Papgen Köleseryan, Feriköy
ve Üsküdar eski vaizi rahip Dirayr da bulunuyordu. Komisyonu
teşkil eden üyeler, Türkiye'de yıllarca piskoposluk
yapmış olan ruhanî liderlerdi.
"Ermeni
Katogigosluk ve Patrikliği Nizâmnâmesi"(1916) ile
1918 Nizâmnâmesi'nin İlânı
Ermeni Patrikhanesi'nin ülkeyi parçalama yolundaki faaliyetleri,
Patrikhane'ye 1863 yılında devletçe, "Ermeni Milleti
Nizâmnâmesi" ile verilen hakların tadil edilmesini
gerektirmiştir. 10 Ağustos 1916 tarihinde yürürlüğe
giren yeni "Ermeni Katogigosluk ve Patrikliği Nizâmnâmesi"
ile biri sırf ruhanî ve üstün durumda Katogigosluk,
diğeri yarı ruhanî, yarı siyasî ve idarî Patriklik iki
makam yerine, bu ikisinin de yetkilerini toplayan tek
bir makam, Katogigosluk-Patriklik Makamı ortaya çıkmıştır.
Osmanlı ülkesinde bulunan iki Katogigosluk (Sis ve Akdamar)
ve iki Patriklik (İstanbul ve Kudüs) kalkmış, yerlerine
tek makam olan Katogigosluk-Patriklik Makamı geçmiş
ve onun yeri de devletin siyasî merkezi İstanbul değil,
Hristiyanlığın dinî merkezi Kudüs olmuştur. Patrikhane
meclislerinde de değişiklik yapılmış, 140 kişilik Genel
Meclis (Millî Meclis-i Umumî) kaldırılmış, yerine 12
kişilik Dinî Meclis (Meclis-i Ruhanî) ile Karma Meclis
kurulmuştur. Osmanlı Devleti, bu yeni nizâmnâme ile
Eçmiyazin Katogigosluğu'nun ve Rusya'nın Osmanlı Ermenileri
ile ilişkilerini kesmeyi amaçlamıştır. Böylece,Osmanlı
Ermenileri Rusya'nın manevî koruyuculuğundan kurtuluyorlardı.
Kudüs Katogigosluğu'nun görev sahası ise bütün Osmanlı
İmparatorluğu'nu kapsıyordu Böylece, yeni nizâmnâme
Ermenilere bir ümit olarak gösteriliyor, "Anlayana
sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az." diye
ders verilmek isteniyordu. Yusuf Hikmet Bayur, Ermeni
cemaatının 1863 yılından beri, bu yeni nizâmnâme gibi
bir nizâmnâme ile yönetilmiş olsa idi, dışarıdan gelen
kışkırtmaların daha az tesirli olacağını ve 1915 olaylarının
çıkmayacağını ileri sürmektedir.
Tanin
Gazetesi ise 11 Ağustos 1916 tarihli nüshasında, hükümetin
Patrikhane ile ilgili o sıradaki görüşünü belirterek,
âdeta devlet içinde devlet sayılan "Millî Meclis-i
Umumî" ile Patrikleri ve rahipleri Ermeni Komiteleri'ne
yardımcı olmakla suçlamaktadır. Anılan nüshada özetle
şöyle denilmektedir:
"Patrikhane'ye,
bu meclisi kurma hakkı verildiği günden itibaren (1863),
Ermeni meclisi siyasî bir kuruluş hâlini almış, Ermeni
partileri kurulmaya başlamış, propagandalar yapılmış,
sokaklarda dövüşler, mecliste gürültüler olmuş, dinî
işler bir tarafa bırakılarak, siyasî programlar ile
uğraşılmaya başlanılmıştır. Bu Ermeni partileri mükemmel
ihtilâl programları yapmışlar, kimi İngilizlere kimi
Ruslar'a taraftar olmuş, kimi başlı başına bağımsızlık
hülyalarına kapılmışlardır. Patrikler, makamlarında
durabilmek için bu partiler ile uzlaşmaya mecbur olmuşlar,
patrikhane meclisleri de dinî görevlerini bırakıp siyaset
ile uğraşmak zorunda kalmışlardır... Dünyanın hiçbir
tarafında böyle bir meclis bulunamaz... Patrikhane,
patriklerin değil, dışarda her türlü yıkıcılığı yapabilen
politikacıların eline düşmüş bulunuyordu. Bu suretle,
birtakım yıkıcılar, bir yandan rahipleri yıkıcılık yapacak
adamlardan seçtirmişler, diğer taraftan da bu rahipler
vasıtası ile yıkıcılığa ve örgütlenmeye devam etmişlerdir."
Osmanlı
imparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkacak
ve İtilâf Devletleri ile 30 Ekim 1918 tarihinde yaptığı
Mondros Mütârekesi hükümlerine göre toprakları işgal
edilecekti. Artık vatanın kurtuluşu ve yeni bir devletin,
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması safhası başlayacaktı.
Ermenilerin
hukukî durumları hakkında üçüncü bir düzenleme ise Mondros
Mütârekesi'nden sonra, 11 Kasım 1918 tarihinde kurulan
Tevfik Paşa Hükümeti tarafından yapılmıştır. İttihat
ve Terakki Hükûmeti'nin gerçekleştirdiği 1916 yılındaki
düzenlemeye tepki olarak, altı madde hâlinde 18 Kasım
1918 tarihinde yayınlanan ve "27 Ramazan (1) 279/18
Mart 1863 Tarihli Ermeni Katogigos ve Patrikliği Nizâmnâmesi'nin
İlgası Hakkında Nizâmnâme (Lâyiha)" adını taşıyan
yen nizâmnâme ile 1916 Nizâmnâmesi yürürlükten kaldırılmış,
böylece Ermeniler tekrar 1863 Nizâmnâmesi'nin hükümlerine
tâbi olmuşlardır. Böylece, 1916 Nizâmnâmesi ile zararlı
çalışmaları zapt ü rapt altına alınmış olan Patrikhane,
1863 Nizâmnâmesi'nin tekrardan yürürlüğe konması ile
eski faaliyetlerine başlayacaktır.
Patrik
Zaven Efendinin Çalışmaları
Mondros Mütarekesi, Ermenistan kurulması ortamı için önemli
bir adım idi. 1918 Nizâmnâmesi hükümlerine uygun olarak
6 Aralık 1918 tarihinde İstanbul'a gelen Ermeni Patriği
Zaven Efendi, bağımsız bir Ermenistan kurulması için bir
teşkilât kurmuş, silâh, mermi ve para yardımlarını toplayarak
maddî yönden noksanlarını tamamlamaya çalışıyor, Rum Patrikhanesi'nden
de geniş ölçüde destek alıyordu.
Yoğun
bir propaganda ve siyasî faaliyet içinde bulunan Ermeniler,
bir Ermenistan kurulması yolundaki isteklerinin müttefiklerince
(İngiltere-Fransa) kabul göreceğini düşünüyorlardı.
Bu sebeple, Türkiye Ermenilerinin temsilcisi olduğu
sıfatı ile Bogos Nubar Paşa, 30 Kasım 1918 tarihinde
İtilâf Devletleri'ne başvurarak, bağımsız bir Ermenistan'ın
kurulmasını ve bu bağımsızlığın İtilâf Devletleri ile
Cemiyet-i Akvam'ın himayesi altına konulmasını istemişti.
Diğer taraftan, aynı meselenin gerçekleşmesi hususunda
çalışmalarda bulunmak üzere Patrik Zaven Efendi de,
12 Şubat 1919 tarihinde İstanbul'dan Paris'e ve oradan
da Londra'ya hareket etti. Bogos Nubar Paşa ile de görüşerek
onu bazı hususlarda aydınlatan Zaven Efendi, bir taraftan
da Lord Cecil, Lord Curzon ve yardımcısı Lord Harding
ile görüştü, Fransız Chambon ve Yunan Başbakanı Venizelos
ile müzakerelerde bulundu. Ermeniler'in minnettarlığını
arzetmek üzere İngiltere Kralı V. George'u da ziyaret
etti. Londra'dan Paris'e dönüşünde ise Fransa Cumhurbaşkanı
ve Başbakanı ile görüşen Zaven Efendi, sonuçtan çok
emin görünüyordu. Ancak Ermeniler isteklerinde, demokgrafik,
etnik, politik, ekonomik ve diğer bakımlardan haklı
olup olmadıklarını düşünmüyorlardı.
Ermeniler,
Mondros Mütârekesi'nden sonra diplomatik faaliyetlerde
bulunmak ve propagandaya girişmek üzere Paris'e üç ayrı
heyet göndermişlerdi. Bunlar, Bogos Nubar Paşa'nın başkanlığındaki
"Avrupa Millî Ermeni Delegasyonu", "Ermenistan
Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Avedis Aharonyan'ın başkanlığındaki
"Ermeni Cumhuriyeti Delegasyonu" ve Kilikya
(Sis) Ermeni Katogigosu Paul Terziyan'ın başkanlığında
kurulmuş bir din adamları (ruhanî) Delegasyonu idi.
Bogos Nubar Paşa ve Avedis Aharonyan, 26 Şubat 1919
tarihinde Paris Barış Konferansı'nın "Onlar Şûrası"na
verdikleri muhtıra ile Kafkasya'dan Akdeniz'e ve Karadeniz'den
Suriye Çölü'ne kadar uzanan bir Ermeni Devleti'nin kurulmasını
teklif etmişlerdi. Ancak özellikle, İngiltere ve Fransa
arasındaki bölgeye hakimiyet mücadelesi, konunun bir
müddet daha sürümcemede kalmasına sebep olacaktır.
Ermeni
Kilisesi Hakkındaki Yorumlar ve Düşünceler
Gevond Turyan'ın Düşünceleri
Ermeni Kilisesi'nin, Ermenilerin ruhu olduğunu, çeşitli
yazarların ifadeleri ile daha önce belirtmiştik. Ermeni
Piskoposu Gevond Turyan'ın haftalık bir Ermeni dergisi
olan Dadjar'da yayınladığı makaleleri daha sonra, bir
kitapta toplanmış ve 1917 yılında İstanbul'da basılmıştır.
Bu kitapta yer alan bilgiler, Ermeni Kilisesi'nin bir
itirafnâmesi niteliğinde olup, Ermeni Komiteleri'nin,
Patrikhane'nin ve Ermeni Cemiyetleri'nin gerçek yüzlerini
ortaya koymaktadır. Gevond Turyan, Ermeni Kilisesi ve
ruhanîlerinin Osmanlı Devleti'nin yıkılmasındaki rollerini
şöyle açıklamaktadır:
"Dinî
cemaatlar, uzun zamandan beri, Ermeni İhtilâl Partileri'nin
inkılâp ocakları olmuş ve en şeytanî programlar buralardan
hazırlanmıştır. Dinî merkezler, silâh depoları ve komplo
ocakları olmuştur... Dinî liderler, söz ve yazı ile,
kendilerine güvenmiş olan halkı isyana teşvik ediyorlardı.
Artık vaazlarda yüce sözler ve İncil'in doktrini zikredilmiyordu.
Sadakat ve doğruluk yerine isyan; insanlık yerine kin
ve intikam; ahlâk yerine alçaklık ve rezillik vaazediliyordu...
Dinî liderler, komiteler tarafından organize edilmiş
bayramlara, toplantılara, törenlere başkanlık ediyorlardı."
"Ne
Ermeniler'in en yüksek dinî lideri Eçmiyazin Katogigosu,
ne Ermenilerin kaderini omuzladığını iddia eden en yüksek
Kilise yetkilileri, ne bu ihtilâl partilerinin yetkili
şefleri, ne diğer Ermeniler, Türkiye dışında, bizim,
diğer hiçbir otoritenin hâkimiyeti altında varlığımızı
korumaya muktedir olmadığımız ne açıklayabildiler, ne
de kavrayabildiler."
"Ermeniler,
600 yıldan beri, başka hiçbir millet tebaasının ne gördüğü,
ne tanıdığı geniş bir sosyal ve dinî hürriyetten istifade
ederek Türkiye'nin toprağında Türkler ile yanyana yaşadılar...
Komiteler, gerçekleri inkâr etmişler ve en itibarlı
tebaa olarak, şanla, şerefle yaşama imkânı bağışlayan
bu ülke üzerinde, kin, nefret ve ayrılık tohumlan ekmişlerdir."
Ermeni
tarihçileri ve yazarları, Gevond Turyan'ın bu kitabını
kasıtlı olarak kullanmazlar, görmezlikten gelirler.
Bu gerçekçi Ermeni din adamı savaş sonrasında, soydaşlarının
yarattığı ortamdan huzursuz olmuş ve 1922 yalında Amerika'ya
göç etmiş, ancak buradaki Taşnak basınında birçok defalar
eleştirilmiştir. Nihayet, 24 Aralık 1933 tarihinde New
York'daki Ermeni Kilisesi'ne bir ayini idare etmek için
geldiğinde, Taşnak teröristleri tarafından asılsız davaya
ihanet ettiği gerekçesi ile bıçaklanarak öldürülmüştür.
XX.
Yüzyıl Sonlarında Anti-Türk Propagandası ve Kilisenin
Teröre Desteği
1919-1921 yıllarında Fransız ve İngiliz kuvvetleri ile
birlikte Maraş, Urfa ve Antep'te Müslüman ahaliye, akla
ve hayale gelmeyen baskı ve zulüm uygulayan Ermenilerin
büyük bir bölümü, Ankara Antlaşması'nı müteakip, Fransızlar
tarafından Lübnan'a taşınmışlardı. Böylece Lübnan, Orta-Doğu'da
geniş bir Ermeni nüfusuna vatan olmuştu. 1970-1985 yılları
arasında, Lübnan'da Türkiye'ye karşı Ermeni terör örgütlerinin
yeniden kurulduğu görülmektedir. Bu örgütler arasında,ASALA
(Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu),
ASALA-RM (ASALA-İhtilâlci Hareketi), JCAG (Ermeni soy
kırımı Adalet Komandoları) ve ARA (Ermeni İhtilâlci
Ordusu)'yı sayabiliriz.Bu yıllar arasında, Türk ve yabancı
kişi ve kuruluşlarına yöneltilen çok sayıda eylem, anılan
terör örgütlerince üstlenildi. Ayrıca, Eçmiyazin (Ermenistan)
ve Antilyas (Lübnan) Katogigosları da sözde davalarına
destek sağlamak için büyük devletler ile temaslarda
bulunmuşlardır.
Bazı
Ermenilerin, Türkiye aleyhtarı çalışmalarını 1985 yılından
sonra terör ortamından, yoğun bir propaganda ortamına
kaydırdıkları görülmektedir. Onlar, bu propagandalarında,
Osmanlı Devleti'nin son yüzyılından miras kalan dinî
ve etnik problemleri, kasıtlı bir şekilde günümüz Türkiye'sinin
politikalarına sokmak gayreti içinde bulunmaktadırlar.
1987
yılında ABD'ye giden Eçmiyazin Katogigosu I. Vasgen,
çeşitli eyaletlerde düzenlenen ayinler ve toplantılar
sırasında hitap ettiği Ermeni asıllı Amerikalılara,
"vatana dönüş" temasını işlemiştir. New York,
San Francisco ve Los Angeles'e uğradıktan sonra Kanada'ya
geçen I. Vasgen, yaptığı konuşmalarında, Avrupa Parlamentosu'nun
(asılsız) soy kırımı kabul etmesinden sonra, ikinci
aşamada Birleşmiş Milletler'in de aynı konuda karar
alması gerektiğini, soy kırımın tanınmasının, Hristiyan
bilincinin ve Hristivan adaletinin temel bir konusu
olduğunu, bir gün Ağrı Dağı'nın etrafında yeniden bir
araya gelineceği temalarını da işleyerek, Ermeni propagandasındaki
dinî motife ağırlık vermiştir. I. Vasgen, dinî otoritesini,
Sovyetler Birliği'nin Ermenilik siyasetine uygun olarak
ustalıkla kullanan bir Ermeni Katogigosu olarak temayüz
etmiştir.
XX.
yüzyılın propaganda tarihi yazıldığında, herhalde en
etkili kampanya olarak, Ermenilerin Türklere karşı açtıkları
propaganda savaşı gösterilecektir. Teröristlerin arkasında,
çeşitli Ermeni kuruluşları ile bazı Ermeni kiliselerinin
bulunduğu artık bilinmektedir. Asılsız Ermeni Meselesi,
Türkiye'yi tedirgin etmek yanında, dünyadaki Ermeni
millî bilincini ve kileseye bağlılığı dinç tutmak için
devamlı gündeme getirilmektedir. Nitekim, Kuzey Amerika'daki
ve Batı Avrupa'daki Ermeni kiliseleri, 20 yıl önce tenhalaşmış
ve yoksullaşmış oldukları hâlde, şimdi tıklım tıklımdır.
İnanılmayacak kadar etkindir. Muazzam fonlara kavuşmuşlardır.
Bu sebepledir ki, Türkiye dışındaki Ermeni kiliseleri,
dine, ahlâka ve insanlığa aykırı olarak, hiçbir zaman
Ermeni terörizmim tel'in etmemişlerdir.
Meselâ,
ABD'de Boston yakınlarındaki Water-town'da yaşayan Ermeni
papazı Vartan Hartunyan, Ermeni terörü diye bir şeyin
varlığını kabul etmemektedir. Bu papaz için var olan
tek şey, yalnızca Ermenilere yöneltilen sözde terördür.
28
Ocak 1982 tarihinde Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu
Kemal Arıkan'ı şehit eden ve yargılanarak mahkûm olan
Lübnan asıllı Hampig Sasunyan için 21 Kasım 1983 tarihinde
California Montebello'daki "Kutsal Haç Ermeni Resul
Kilisesi"nde bir "Hampig Gecesi" düzenlendi
ve günün anlamını belirtmek için yapılan dinî töreni
"Batı Ermeni Resul Kilisesi" Başpiskoposu
Yeprem Tabakyan yönetti. Terörist katil Hampig Sasunyan'a
verilen bu manevî destek, Ermeni kilisesinden kaynaklanıyordu
Ve işin en ilginç ve kaygı verici tarafı da toplantının
dinî bir kuruluşta düzenlenmesi ve ABD'nin ileri gelen
bir dinî lideri tarafından yönetilmesi idi.
"Ermeni
Kutsal Haçı'nın Marifetleri" bununla kalmayacaktı.
Nitekim, Lizbon'daki Türk Büyükelçiliğini 27 Temmuz
1983 tarihinde basan ve baskın sırasında ölen beş Ermeni
teröristi için de, 12 Ocak 1984 tarihinde, Washington
D.C.'nin mahallesi olan Chevy Chase'deki Surp Haç Kilisesi'nde;
21 Ocak 1984 tarihinde Illionis, Glenview Ermeni Azizler
Resul Kilisesi'nde; 22 Ocak 1984 tarihinde Rhode Island'daki
St. Vartanantz Kilisesi'nde ve 29 Ocak 1984 tarihinde
New Jersey Ridgefield'deki St.Vartanantz Kilisesi'nde
"Lizbon Beşlisi" için ayinler düzenlendi.
Bu ayinler, Taşnak Partisi tarafından himaye edilmiştir.
Yakın
tarihte, 26 Aralık 1994 tarihinde de, Dağlık Karabağ'da
Azeri Türklerine karşı çarpışırken ölen Ermeni kuvvetleri
komutanı, ASALA-RM (ASALA-İhtilâlci Hareketi)'nin lideri
terörist Monte Melkonyan'ın ölümünün birinci yıldönümünde,
California, Pasadena'daki St. Gregory Ermeni Kilisesi'nde
bir anma töreni düzenlendi. Törene başkanlık eden Başpiskopos
Vahe Hovsepyan, Malkonyan'ın sözde kahramanlığından
övgü ile bahsetti. Törene, başta Ermeni kilisesi, Ermeni
partileri temsilcileri, Ermeni akademisyenler ve Ermeni
basını katılmıştı. Şaşırtıcı bir durum. Katil bir terörist,
kilisenin riyasetinde bir Ermeni kahramanı hâline getirilmişti.
Ermeni
siyasî isteklerinin temelinde yatan sözde "Ermeni
Anavatanı"nı kurtarmak amacı ile, Türkiye dışındaki
Ermeni Kilisesi ve onun desteğindeki Ermeni partileri,
aşağıdaki doğrultuda bir anti-Türk politika sürdürmektedirler.
1.
Ermeni kilisesi ve siyasî partileri, yaptıkları Türk
ve Kürt katliamına ait tarihî gerçekleri inkâr etmektedirler.
2.
Ermeni Kilisesi ve siyasî partileri, Türklerin Ermenilere
soy kırım yaptıkları iddiasını kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.
3.
Ermeni kilisesinin desteğinde terör örgütleri kuran
Ermeni siyasî partileri, Birinci Dünya Savaşı yıllarında
olduğu gibi yıkıcı faaliyetlerini sürdürmektedirler.
4.
Bu konuda, kilise kaynaklarını seferber eden Ermeni
partileri, terörizm, rüşvet ve diğer yıkıcı metodları
ile sözde "Ermeni Davası" (Hai Tahd)'na destek
vermeyen diğer milletlere mensup siyaset adamlarını,
hükümet yetkililerim, insan hakları uzmanlarını ve tarihçileri
susturmaya gayret etmektedirler.
5.
Ermeni kilisesi ve siyasî partileri, bugün Türkiye'de
kendi davalarına hizmet edecek misyon kurmak için çaba
sarfetmektedirler.
Türkiye
dışındaki Ermeni ruhanîleri ve parti liderleri, yukarıda
belirtilen yollardan istifade ile, milletlerarası diplomatik
camianın, asılsız "Ermeni Meselesi"ni gündemde
tutmak için çalışmaktadırlar.
|