|
Ermeni
Öykülerinden Türkçe Yayınlananlar Üzerine
*Ahmet
KANKAL
Bu çalışmada tarihçi olmamız sebebiyle Türkçe yayınlanmış
olan Ermeni öykü ve romanları, edebî bakımdan bir tahlile
tâbi tutulmayacaktır. Bunun yerine, bir kısmı daha önce
Ermenice yazılmasına ve çeşitli Ermenice yayınlanan
gazete ve mecmualarda yayınlanmasına rağmen, son zamanlarda
bu yayınlananlar arasından derlenip Türkçe olarak basımı
ivme kazanmış olan Ermeni öykü ve romanları konusunda,
ülkemizin okur-yazar kesimi ve özellikle de eğitimcileri
bilgilendirilmeye çalışılacaktır.
Son
zamanlarda Türkçe yayınlanan Ermeni öykü ve roman sayısındaki
artış, iki şekilde izah edilebilir. Bunlardan birincisi
ve iyimser olanı: Türkiye’de yaşayan, devletin kanunlarına
uyan, vatandaşlık görevlerini yerine getiren, Türkiye
Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü kabul etmiş ve
öyle de hareket eden Türk/Türkiye Ermenileri tarafından
bu tür yayınların yönlendirildiği ve yapıldığı yönündeki
düşüncedir. Türkiye’de yaşayan Ermeniler, kendilerini
Türk kamuoyuna ve okuruna yeterince tanıtamadıklarını
düşünerek hareket etmiş olabilirler. Çünkü, eğer bu
tür yayınlarla okur kitle olarak Türkiye’de yaşayan
Ermeni vatandaşlar hedeflenseydi, onlara Ermenice olarak
yazılanlarla ulaşmak fevkalâde mümkündü. Fakat öyle
yapılmayarak bunlar Türkçe olarak yayınlanmış ve Türk
okur-yazar kesimi hedef kitle olarak seçilmiştir. Şayet
yeni yetişen Ermeni gençliğinin, devam ettikleri okullarda
Türkçe okuyup yazmaları, devletle olan münasebetlerinde
Türkçeyi kullanmak mecburiyetinde olmaları, sosyal ve
iktisadî ilişkide bulundukları Türk milleti ile Türkçe
konuşmak zorunda kalmaları sebebiyle Ermenice’yi yeterince
bilmedikleri ileri sürülerek Türkçe yayınlanıyor ise,
ona da diyecek bir şey olamaz.
İzah
şekillerinden ikincisi kötümser yönde olanıdır. Burada
da bu tür yayınların içeriden değil de dışarıdan, özellikle
de mevcudiyetini Türk düşmanlığı sayesinde devam ettiren
ve dünyanın değişik ülkelerinde bulunan Ermeni diasporası
tarafından yönlendirildiği düşünülebilir. Eğer konuya
bu düşünceden hareket ile yaklaşılacak olursa, bu öykülerin
basımı ile nelerin hedeflendiği veya hedeflenebileceği
hususu gündeme gelecektir. Çünkü bu öykülerin yayınlanış
tarihleri dikkate alınacak olursa, özellikle Ermeni
diasporasının dünya kamuoyuna siyasî yönden kabul ettirmeye
çalıştığı ve hatta bazı ülkeler düzeyinde başarılı da
olduğu asılsız Ermeni soykırım iddialarını pekiştirmenin
yanı sıra, bilhassa Türkiye içinde bu iddiaya karşı
oluşmuş ve tarihten gelen direnci, bu tür öykülerle
kırma düşüncesi içinde bulunduğu da düşünülebilir.
Tabii
ki biz, henüz okuyucu daha bu kitapların hangileri olduğunu
öğrenmeden ve bunları okumadan, onları belirli bir fikir
etrafında yönlendirmek düşüncesinde değiliz. Bizim burada
yapacağımız asıl iş, okuyucuyu bu kitaplar hakkında
bilgilendirmektir. Ancak bir tarihçi olarak, bu kitapların
okunması esnasında veya sonrasında, onları ne gibi tehlikelerin
beklediğini de açıklamak durumundayız. Şahsen bu tür
öykü ve romanlar sayesinde, yeterince tanımadığım Ermeniler
konusunda epeyce bir bilgi sahibi olduğumu itiraf etmeliyim.
Çünkü biz, bir Osmanlı ve Türk tarihçisi olarak, Müslüman
Türk toplumunun inanç sistemi, aile ve toplum hayatı,
iktisadî düşünce ve uğraşı alanları, gelenek ve görenekleri,
kültürü ve folkloru konusunda yeterli bilgi sahibi olmamıza
rağmen, maalesef gayri Türk ve gayrimüslim unsurlar
konusunda bu şansa sahip değildik. Fakat yayınlanmış
olan bu öykü ve romanlar sayesinde, kendi anlatımlarıyla
onları da tanıma fırsatını yakalamış olduk. Bu sebeple
bu bilgilerin bütün bir Türk okur-yazar kitlesi tarafından
da bilinmesi zaruretine inanmış birisi olarak, öykü
ve romanların herkesçe okunmasının faydalı olacağını
düşünmekteyim.
İsimlerini
zikredeceğimiz bu öyküler okunduğunda, okuyucuda ister
istemez, asılsız Ermeni soykırım iddialarına ve Ermenilerden
bir kısmının, özellikle de Doğu Anadolu bölgesinde Ruslara
kılavuzluk yaparak, orada bulunan Müslüman Türk halkına
karşı giriştikleri katliamlar konusunda oluşmuş olan
tarihî tavır alışta bir yumuşama söz konusu olabilir.
Biz elbette tarihi, kin ve nefret duygularının körüklendiği
veya körüklenmesi gereken bir alan olarak görmüyoruz,
ancak çabuk unutan bir millet olduğumuzdan, tarihte
olan hadiselerin de milletin hafızasından kolayca silinmemesi
gerektiğini ve hadiseye parça parça değil de bir bütün
olarak bakılmasının icap ettiğini düşünmekteyiz. En
azından okuyucuların, zikredeceğimiz öykü ve romanları
okumadan önce veya okuduktan sonra Ermeni isyanları,
Osmanlı Devleti’nin bu isyanlar karşısında almak zorunda
kaldığı Sevk ve İskân Kararı, Ermeni iddiaları ve Cumhuriyet
döneminde vuku bulan Ermeni terörü gibi konularda, az
da olsa bilgi sahibi olmaları gerektiğinin zaruretine
inanmaktayız1
Osmanlı
tebaası olan Ermeniler arasındaki bazı milliyetçi ve
hayalperestlerin, hem kendi Ermeni milletini hem de
Müslüman Türkleri ne gibi durumlara düşürdükleri herkesçe
bilinen bir gerçektir. Hatta şu anda Ermenistan Cumhuriyeti’nin
içinde bulunduğu ekonomik zorlukların arkasında, Türk
düşmanlığı ile dolu olan Ermeni diasporasının bulunduğu
da açıktır. Halbuki Ermeni diasporasının Ermenistan
Cumhuriyeti üzerindeki engellenemez baskısı olmasa ve
Ermenistan Cumhuriyeti de anayasasında bulunan soykırım
iddiasından ve Karabağ’daki işgalci tutumundan, ayrıca
ülkemizin Doğu bölgelerini Batı Ermenistan olarak adlandırma
huyundan vazgeçse, hem Türkiye ile olan sınır ticareti
sayesinde kendi ekonomisini düzeltme şansı ortaya çıkacak
hem de iki ülke ve milletin enerjileri yanlış yerlerde
ve boş yere sarf edilmemiş olacaktır. Ancak şurası da
kesin olarak bilinmektedir ki, Ermeni milliyetçiliğinin
ve Ermeni diasporasının canlı ve diri bir biçimde ayakta
kalabilmesi, işte bu asılsız Ermeni soykırım iddialarının
ve Türk düşmanlığının gündemde tutulabilirliği ile paralellik
arz etmektedir.
Türk
kamuoyunun tarihî tavır alışında bir yumuşama olabileceğinden
söz etmiştim. Öyküler okunduktan sonra okuyucu, ister
istemez, Ermenilerle Türkler bir zamanlar, hem de 800
yıl gibi epeyce uzun bir zaman birlikte bir arada, kapı
komşu bir veya komşu köylerde yaşamışlar, birbirlerinden
kız alıp verme olmasa da diğer konularda alış veriş
yapmışlar, Müslümanların cami, medrese, hastane vs.
gibi dinî ve sosyal yapılarından bazılarını Ermeni ustalar
yapmış, gelenek ve görenekler konusunda birbirlerini
etkilemişler, Ermenilerden bir kısmının 27 Mayıs 1915
yılında çıkarılan Sevk ve İskân Kanunu ile yerlerini
terk etmeleri üzerine onlardan geriye kalan ev, dükkân
ve tarlalara Müslümanlar yerleşmişler, dolayısıyla onlara
büyük haksızlıklar yapılmış, bırakalım da onlar terk
edip gittikleri arazi ve evlerine geri dönsünler veya
bunun bedelini talep edip alabilsinler gibi birtakım
yanlış düşüncelere yönelebilir. Yanlış diyorum, çünkü
bu sevk ve iskân kanunu, öyle gelişi güzel çıkarılmış
ve uygulanmış bir kanun değildir.
Ermeni
İsyanları ve terör hareketleri bir türlü durmak bilmeyince,
hükûmet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri,
savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine
götürmek zorunda kalmıştır. Ayrıca yer değiştirme kararı
bütün Ermenilere de uygulanmamıştır. Yer değiştiren
Ermenilerin, istedikleri eşyayı götürmelerine müsaade
edilmiş, götüremeyecekleri eşyadan, durmakla bozulacak
olanlar zaruri olarak satılmış, fakat bozulmayacak durumdaki
eşyalar ise sahipleri adına korunmuştur. Taşınır ve
taşınmaz malları için yönetmelik ilân edilip güvence
altına alınmıştır. Sevke tabi tutulan Ermenilere, mallarını
yabancılar dışında istediği kimseye satmalarına izin
verilmiştir. O anda satılamayan, ancak sonradan satılan
malların bedelleri Emvâl-i Metrûke komisyonları tarafından
sahiplerine gönderilmiştir. Nitekim iskân mahallerine
varan muhacirler, kendilerine aktarılan bu paralarla
işlerini kurmuşlar ve bölgeye uyum sağlamışlardır. Yolculuk
sırasında Ermenilerin rahat ettirilmeleri ve emniyetleri
sağlanmıştır. Yerleşebilmeleri için kredi tahsis edilmiştir.
Ermenilerin devlete ve şahıslara olan borçları, ya ertelenmiş
ya da tamamen defterden silinmiştir. Kafilelere sağlık
görevlileri atanmış, sevk edilenler arasında bulunan
suçlu ve zanlılar hakkındaki takibat da ertelenmiştir.
Lübnan, Şam ve Urfa’da yetimhaneler açılarak yetim ve
öksüz Ermeni çocuklarının bakım ve ihtiyaçları bu yetimhanelerde
gerçekleştirilmiştir. Yollarda yardım maksadıyla iaşe
merkezleri açılmıştır. Mahalli yöneticiler her türlü
durumdan sorumlu tutulup, ihmali görülenler cezalandırılmıştır.
Sevk ve iskân mıntıkalarına devamlı müfettişler gönderilmiştir.
Hükûmet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük
harcamalar yapmıştır. Kanunun yürürlükten kaldırılmasıyla
birlikte, geri yerlerine yurtlarına dönmelerine izin
verilmiş ve dönenler de olmuştur.
Hükûmetin
hazırladığı 31 Aralık 1918 tarihli dönüş kararnamesine
göre, yerlerine geri dönecek olanlara ev ve arazileri
teslim edilecektir. Yerlerine daha önce muhacir yerleştirilmiş
olanların evleri tahliye edilecektir. Kilise ve mektep
gibi binalarla bunlara gelir getiren yerler, ait olduğu
cemaate geri verilecektir. İhtida etmiş olanlar arzu
ederlerse eski dinlerine dönebileceklerdir. Ermeni mallarından,
henüz kimsenin tasarrufunda bulunmayanlar, kendilerine
teslim edilecek; hazineye intikal edenlerin iadesi de,
mal memurlarının muvafakati ile karara bağlanacaktır.
Muhacirlere satılan mülklerin sahipleri döndükçe, peyderpey
bunlara teslim edilecektir. Ermenilerden muhtaç olanların
dönüşlerinde sevk ve iaşe masrafları, harbiye tahsisatından
karşılanacaktır.
Görüldüğü
üzere hem sevkiyat esnasında hem de kanunun yürürlükten
kaldırılışından sonra devlet, Ermenilere gereken yardım
ve anlayışı göstermiştir. Dolayısıyla, bu öykülerin
okunmasından sonra oluşabilecek yumuşama sonrasında,
efendim bırakalım da bu insanlar veya onların çocukları
şimdi yine yerlerine dönsünler; bu yapılmıyor ya da
yapılamıyor ise en azından ailelerine tazminat ödensin
gibi bir düşünceye kapılmak doğru değildir.
Bu
açıklamaları yaptıktan sonra öykü ve romanların tanıtımına
geçebiliriz.
Ermeni
yazarların bir kısmı öykü ve romanlarında Anadolu köy
ve şehri ile burada yaşayan insanların hayatlarını,
diğer bir deyişle taşra ve taşralıları konu edinirken;
bir kısmı da İstanbul’u ve İstanbul insanının hayatını
aksettirmektedir. O sebeple biz, burada tanıtımını yaptığımız
öykü ve romanları, taşra ve İstanbul edebiyatının örnekleri
olarak iki kısımda ele alacağız. Bunu yapmaya da bir
noktada mecburuz, çünkü yazarların doğdukları ve yaşadıkları
yerler birbirinden farklı olduğu için duygu, düşünce
ve davranışları, üslûpları, konuyu ele alış ve anlatış
biçimleri de değişiklik arz edebilmektedir. Örneğin
birileri öykülerine tabiatı, dağı, ovayı, ırmağı, hayvanları
konu edinirken, bazıları da insanı merkeze almakta ve
kurgusunu ona göre yapmaktadır. Yine bazıları da yaşadıkları
devrin değişen şartları içinde insanların kültüründeki
yozlaşmayı veya insanların aralarındaki iletişim eksikliğini
konu edinebilmektedir. Dolayısıyla ele alınan öykü ve
romanlar tekdüze bir edebiyatın ürünü değildir. Okuyanların
her birinden ayrı bir zevk alacağını, belki de kendi
çocukluklarına ve yaşadıkları yerlere gideceklerini
ümit etmekteyim.
Öykülerin
geçtiği mekânlar İstanbul, İzmit, İzmir, Gümüşhane,
Erzincan, Sivas, Tokat, Malatya, Harput (Elazığ), Diyarbakır,
Adıyaman, Urfa, Afyon, Konya, Adana ve Halep şehirleri
ile onlara bağlı bazı kaza, kasaba ve köylerdir. William
Saroyan’ın üç eseri, Hagop Mıntzuri’nin “İstanbul Anıları”,
Mıgırdiç Margosyan’ın “Çengelliiğne”si hariç tutulacak
olursa, kendisinden söz edilecek öykü ve roman sayısı
20’dir.
Bir
yazarın birden fazla eseri olabildiği için tanıtımı
eser ölçeğinde değil, yazar bağlamında yapacağız. Tanıtıma
Ermeni taşra edebiyatına dair örneklerle başlamak, daha
sonra da İstanbul edebiyatına dair örnekleri ele almak
istiyorum.
Ermeni
taşra edebiyatının önde gelen isimlerinden kabul edilen
Hagop Mıntzuri (1886 Armıdan-1978 İstanbul)’nin eserlerinden
Armıdan (Armudan) 1966 yılında Ermenice olarak basılmış,
bu eser Türkçe’ye iki bölümde çevrilerek birinci bölümü
“Armıdan Fırat’ın Öte Yanı”2;
ikinci bölümü de “Atina Tuzun Var mı?”3
adıyla yayınlanmıştır. Yazarın Türkçe yayınlanan bir
diğer eseri de “Kapandı Kirve Kapıları”4
adını taşımaktadır. Osmanlı Devleti zamanında Erzincan’ın
Armıdan köyünde doğan, ilköğretimini köyünde alan ve
11 yaşındayken büyüklerinin fırıncılık yaptığı İstanbul’a
gelen yazar, burada özel bir Fransız okuluna bir yıl,
Getronagan Ermeni İlkokulu’na da iki yıl devam etmiştir.
1905 yılında Robert Kolej’in freshmen sınıfından sonra
okuldan ayrılmış ve 1907’de köyüne dönerek öğretmenlik
yapmıştır. 1914 yılında bademcik ameliyatı olmak için
gittiği İstanbul’da, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması
ve Sevk ve İskân Kararı’nın çıkması üzerine kalarak
bir daha köyüne dönmemiştir. Burada yemcilik, kömürcülük,
fırıncılık ve kâtiplik gibi çeşitli işler yapmış ve
edebiyatla ilgisini kesmeyerek öykülerini Ermenice dergi
ve gazetelerde yayınlamıştır. Osmanlı Devleti zamanında
doğmuş, gençlik yıllarını bu dönemde yaşamış ve eseri
Türkçe olarak yayınlanan iki Ermeni edebiyatçısından
biri olan Mıntzuri’nin eserlerinde, mutlaka içinde kendisinin
de bulunduğu köy hayatına ilişkin çok ilginç öyküler
yer alır. Yazarın “İstanbul Anıları”5
adıyla Türkçe yayınlanan bir eseri daha vardır.
Osmanlı
Devleti zamanında doğan ve 1913’e kadar da Anadolu’da
yaşamış olan bir diğer Ermeni taşra edebiyatçısı da
Hampartsum Gelenyan (kısaca Hamasdeğ) (1895 Harput-1966
Los Angeles)’dır. Ermeni ve Türklerin birlikte yaşadığı
Harput’un Perçenk (sonradan Akçakiraz) köyünde doğan
yazar, ilk eğitimini kendi köyünde almıştır. Daha sonra
vilâyet merkezindeki Getronagan Okulu’ndan 1911 yılında
mezun olmuştur. Yakın köylerden birinde iki yıl öğretmenlik
yapmış ve çoğu Harputlular gibi, bir yıl önce Amerika’ya
gitmiş olan babasının telkinine uyarak 1913’te Amerika’ya
göç etmiştir. Yazar her ne kadar 1913’te Amerika’ya
göç ettiyse de Türkçeye çevrilen “Güvercinim Harput’ta
Kaldı”6
adlı eserinde doğup büyüdüğü yerlere olan hasret ve
özlemini dile getirerek, Anadolu köy hayatını usta bir
biçimde ele almıştır. Hamasdeğ’in köy edebiyatı, hayatın
dışına itilenlerin, toplumdan hatta doğadan kovulanların
edebiyatı olarak da değerlendirilmektedir.
Ermeni
taşra edebiyatının önde gelen yazarlarından bir diğeri
de Kirkor Ceyhan (1926 Zara-1999 Bonn)’dır. Cumhuriyetimizden
3 yaş daha küçük olan Kirkor Ceyhan, kendisi bir Cumhuriyet
dönemi çocuğu olarak ve en önemlisi de Cumhuriyetin
onuncu yılında ülke çapında yapılan kutlamaları Zara
ölçeğinde görerek; Atatürk dönemini çocukluk, İsmet
İnönü dönemini ise gençlik ve delikanlılık, Adnan Menderes
dönemi ve sonrasını da olgunluk çağında görüp yaşayarak
şahit olmuş ve bu dönemlere ait mühim ipuçları bırakmıştır.
Ceyhan’ın
kaleme aldıklarının çoğu, özellikle Osmanlı dönemine,
seferberlik ve sevkiyat yıllarına ait olup, bunlar da
anne ve babasının kendisine ya kilim dokurken ya da
inşaat mevsimi bitip eve döndükten sonra uzun kış gecelerinde
anlattıklarıdır.
Ceyhan,
1965’te ailece Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne
göç etmiş, ancak on ay sonra gerisin geri dönüş yaparak
Beyoğlu’nda terzi dükkânı açmıştır. 1980’de terziliği
bırakmış ve emekli olmuştur. 1982’de Fransa’ya çocuklarının
yanına göç eden Ceyhan, 1988’de Almanya’ya yerleşmiş
ve Bonn’da Ren nehri kıyısındaki evinde 27 Eylül 1999’da
hayata gözlerini kapamıştır.
Kirkor
Ceyhan, gerek kendi başından gerekse anne ve babasının
başından geçen acı ve tatlı hadiseleri üç Türkçe öykü
kitabıyla bizlere aktarmıştır. “Seferberlik Türküleriyle
Büyüdüm” 7adlı
öykü kitabı, yazarın Türkçe basılan ilk eseridir. Yazar
bu eserinde, Cumhuriyetin ilk yıllarında 1930’ların
başında Zara’da olup bitenleri anlatmaktadır. Kendi
başından geçen olayları yerel ağızla aktarmayı özellikle
tercih etmiş ve bunu da büyük bir başarıyla gerçekleştirmiştir.
Zara’ya
özgü ağızla kaleme alınan ve Türkçe olarak yayınlanan
ikinci eseri “Atını Nalladı Felek Düştü Peşimize”8
adını taşımaktadır. Yazar bu eserinde de, Müslüman olsun
gayrimüslim olsun, Zara insanının hayatından kesitler
sunmaktadır. Bu eserde babasının kendisine anlattığı
olaylara da yer vermiştir.
Ceyhan’ın
Türkçe yayınlanan son eseri “Kapıyı Kimler Çalıyor”dur.9
Yazarın sevkiyat yıllarında, özelde anne ve babasının,
genelde ise sevkiyata tabi olan Ermenilerin başından
geçen olayları konu edinen bu eseri, onun 27 Eylül 1999’da
vefatı üzerine biraz da aceleyle basılmış olmalı ki,
daha önce Aras yayıncılıktan çıkmış olan iki eserindeki
dikkat ve titizliği bu eserinde görememekteyiz.
Ermeni taşra edebiyatının yaşayan son temsilcisi Mıgırdiç
Margosyan’dır. Margosyan’ın Türkçe olarak yayınlanmış
üç öykü kitabı bulunmaktadır. Bunlardan ilki “Gâvur
Mahallesi”,10
ikincisi “Söyle Margos Nerelisen?”11
ve sonuncusu da “Biletimiz İstanbul’a Kesildi”12
adını taşımaktadır. Yine yazarın “Çengelliiğne”13
adlı Türkçe bir denemesi de basılmıştır. 1938 yılında
Diyarbakır’ın Hançepek Mahallesi (Gâvur Mahallesi)‘nde
doğan Margosyan, ilk eğitimini Diyarbakır’da almıştır.
Babası tarafından kendi anadili olan Ermenice’yi öğrenmesi
için 1953 yılında İstanbul’a gönderilmiştir. İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitiren
yazar, 1966-72 yılları arasında Surp Haç Tıbrevank Lisesi’nde
felsefe, psikoloji, edebiyat öğretmenliği ve okul müdürlüğü
yapmıştır. Öyküleri günlük Ermenice Marmara gazetesinde
yayınlanmıştır. Margosyan, yazılarını hem Ermenice hem
de Türkçe olarak yayınlayan bir yazardır. Öykülerinde
doğduğu yer olan Diyarbakır’ın, özellikle 1940’lı 1950’li
yıllarını, bu şehirde bulunan sıradan insanların günlük
hayatları aksettirmektedir.
Bu
çalışma çerçevesinde taşra edebiyatına dair incelenen
son eser David Kherdian (1931 Wisconsin) tarafından
kaleme alınan “Hilâlin Gölgesinde Bir Ermeni Kızın Yazgısı”14
adlı romandır. David Kherdian bu eserinde, annesi Veron
Dumhejian (1924’ten sonra Kherdian soyadıyla)’ın başından
geçen ve anlattığı olayları dile getirmiştir. Roman
okunduğunda, romanın kahramanı olan Veron’un, 1907 yılında
Afyon/Azizya’da dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Veron,
Sevk ve İskân Kararı’nın çıkması üzerine ailesiyle birlikte
Suriye/Meskene’ye sevk edilmiş ve yerleştirilmiştir.
Burada annesini kaybeden Veron, daha sonra Birecik’te
bir Türk ailesinin yanında kalmıştır. Bu esnada babasını
da kaybetmiş ve tanıdıkları vasıtasıyla tekrar Afyon’a
getirilmiştir. Artık Afyon’da yapamayacağını anlayan
Veron, İzmir’e yerleşmiş, ancak burasının da Yunan işgaline
uğraması ve arkasından da tekrar Türklerin eline geçmesi
üzerine, önce Midilli adasına, oradan da Atina’ya gitmiştir.
Buradayken, kendisi Amerika’da bulunan bir Ermeni ile
evlenmiş ve Amerika’ya göç etmiştir. Evliliğinden bir
oğlu ve bir kızı dünyaya gelmiştir. İşte bu evlilikten
dünyaya gelen oğlu David, annesinin kendisine anlattığı
ve sevkiyat yıllarında Afyon’dan Halep’e kadar giden
ailenin karşılaştığı zorlukları, biraz da Osmanlı Devleti
ve Türklere nefret duyguları içinde kaleme almıştır.
Diaspora’da
dünyaya gelen Ermeni çocukların, anne ve babalarından
çok daha fazla bir biçimde, Türk düşmanlığı içinde oldukları
bilinen bir gerçektir. Roman okunduğunda oğul David’in,
Türklere karşı annesinden daha fazla nefret beslediği
de görülecektir.
Eseri
Türkçe yayınlananlar içinde İstanbul Ermeni edebiyatının
ilk temsilcisi Krikor Zohrab (1861 İstanbul-1915 Halep
?)’tır. 1867 yılında Beşiktaş Makruhyan, 1870 yılında
Ortaköy Tarkmançats, 1873 yılında da Katolik Lusavoriçyan
Ermeni okullarında okuduktan sonra, 1876 yılında Galatasaray
Mekteb-i Sultanisi bünyesindeki Mühendislik Enstitüsü’ne
girdi. 1880 yılında da Galatasaray Sultanisi’nin Hukuk
Bölümü’ne kaydoldu. 1881 yılında yeni açılan Mekteb-i
Hukuk’a geçti ve buradan 1883 yılında mezun oldu. Yazar,
mühendis, hukukçu ve siyaset adamı olan Zohrab, bir
ara rejimle arası bozuk olduğu için Fransa’ya gitti,
ancak 1908’de Meşrutiyetin ilânıyla beraber İstanbul’a
geri döndü. Ermeni cemaat meclisine üye seçilen Zohrab,
Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda 7 yıl süreyle İstanbul
mebusluğu yapmıştır. Sevk ve İskân Kanunu’nun çıkması
ile tutuklanarak, Konya ve Adana yoluyla Halep’e gönderildi.
Halep’ten Diyarbakır Harp Divanı’na sevk edilirken yolda
çetebaşı Çerkez Ahmet ve Nazım tarafından öldürüldüğü
söylenmektedir.
Çeşitli
dergi ve gazetelerde yayınlanan kısa öykülerinden derlenenler
“Öyküler”15
ve “Hayat, Olduğu Gibi”16
adlarıyla yayınlanmıştır. Zohrab, öykülerinde geleneksel
hayatla Avrupa tarzı hayat arasında sıkışıp kalmış Ermeni
öğretmenler, din adamları, seyyar satıcılar, tütün kaçakçıları
gibi sıradan insanların hayatlarından kesitler sunmaktadır.
Eserleri okunduğunda, kendisinin klâsik Ermeni toplumu
gibi dinî bir düşünce ve hayat tarzı içinde olmadığı,
hatta din dışı bir anlayışa sahip olduğu görülmektedir.
Batıda uygulanmakta olan laik eğitimin Ermeni toplumu
içinde de uygulanması gerektiğine inanan Zohrab, din
adamları ve kilisenin toplum üzerindeki etkisi ve baskısından
son derece şikayetçidir ve onları hicvetmekten de geri
durmamaktadır. Ancak Zohrab’ın bu çıkışları biraz da
boşuna gibidir, çünkü Kilisenin Ermeni toplumunun düşünce,
hayat tarzı ve yaşayışı üzerindeki etkisi azalacak gibi
de değildir. Bağımsızlıklarını kazanamamış olan Ermenilerin
milliyetçilik duygu ve özlemlerini ancak kilise ile
ayakta tutabildikleri de açıktır.
İstanbul
Ermeni edebiyatının temsilcilerinden Zaven Biberyan
(1921 İstanbul-1984 İstanbul), Ermeni ilkokullarından
sonra Saint Joseph Lisesi ve İstanbul Ticari İlimler
Akademisi’nde öğrenim gördü. 1941 yılında Yirmi Sınıf
(Kura) asker toplanırken, o da askere alındı ve Nafia
hizmetine verilerek Akhisar’da nafia askeri olarak hizmet
etti. Sosyalist düşüncelerinden ve “Artık Yeter” başlıklı
yazısından ötürü hapis yatan Biberyan, sonunda ülkeyi
terk ederek 1949’da Beyrut’a gitti. Ülkedeki siyasî
şartların iyileştiğini düşünerek 1953 yılında tekrar
İstanbul’a geldi. Bir süre Osmanlı Bankası’nda çalıştı.
1965 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul
milletvekili adayı oldu, ancak seçilemedi. 1968 yerel
seçimlerinde aynı partiden İstanbul Belediye Meclisi
üyeliğine seçildi ve başkan yardımcılığı yaptı. Çeşitli
yazıları Emenice gazetelerde yayınlandı. Ermenice eserlerinin
yanı sıra Türkçe çevirileri de bulunmaktadır.
Zaven
Biberyan’ın Türkçe’ye çevrilmiş iki romanı bulunmaktadır.
Bunlardan “Babam Aşkale’ye Gitmedi”17
adlı romanında, özellikle İstanbul Ermenilerinin 1940
ve 1950’li yıllardaki hayatlarından bir kesit sunmaktadır.
Eserde varlık vergisi uygulamasından ötürü varını yoğunu
kaybeden bir baba, bu güç koşulları onun yüzüne vuran
ev bireyleri, vergisini ödemekten ötürü darda kalmasına
rağmen kendisine âdeta enayi gözüyle baktıklarından
ötürü onu cezalandırmak istercesine yardım etmeyen akrabaları
ve 3,5 yıllık nafia-ihtiyat askerliği günlerinden sonra
geri döndüğünde hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamayan
oğul (yazarın kendisi) konu edilmektedir. Diğer eseri
“Yalnızlar”18
adıyla Türkçe olarak yayınlanmıştır. Yazar bu eserinde
siyasî iktidarın el değiştirmesiyle toplumun da hızlı
bir dönüşüm geçirmeye başladığı 1950’li yılların başlarında,
başta insanlar, sonra da Türk, Ermeni, Yahudi, Rum toplulukları
arasındaki iletişimsizliği ve sonuçta oluşan tahribatın
getirdiği yalnızlaşmayı konu etmektedir.
Yazarlığının
yanı sıra şair de olan Antan Özer (1927 İstanbul-1994
İstanbul), İstanbul Ticari İlimler Akademisi mezunudur.
Çimento ticareti ile uğraşmasının yanı sıra 1940 yılından
itibaren de yazmaya başlamıştır. Çalışmaları Ermenice
edebiyat dergilerinde, öyküleri Ermenice basılan günlük
Marmara gazetesinde yayınlandı. “Yaşamı Beklerken”19
adlı öykü kitabında, İstanbul’daki sıradan insanların
umut ve hayal kırıklıklarını, yaşadıklarını, beklentilerini
ve düşlerini dile getirir.
Raffi
Kebabcıyan (1945 İstanbul) İlkokulu Elmadağ Bezazyan
Ermeni Okulu’nda, ortaokul ve liseyi de Alman Lisesi’nde
okuyarak, 1964 yılında bu okuldan mezun oldu. Göttingen
Üniversitesi’nde kimya eğitimi almak için Batı Alman
Devleti’nin verdiği bir bursla bu ülkeye gitti. Halen
Hannover’de yaşamaktadır. Gerek diasporada gerekse,
Ermenistan’da çeşitli gazete ve dergilerde öyküleri
yayınlanmıştır. Raffi Kebabcıyan, “Konuş Halil Bey Konuş”
20
adlı eserinde, Kıbrıs sorununun yükseldiği bir dönemde,
Selânik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığı ihbarıyla
başlayan, İstanbul, İzmir gibi Rumların yoğun olarak
yaşadığı bölgelerde gerçekleşen ve tüm gayrimüslimlere
yöneldiği iddia olunan yağma olaylarını işlemektedir.
6-7 Eylül olayları olarak da bilinen ve 1955’te vuku
bulan bu olaylardan başka İstanbul’da yaşayan Ermenilerin
(bizzat kendi ailesinin) hayatından kesitler sunmaktadır.
İstanbul
Rumelihisarlı Ermeni edebiyatçısı Yervant Gobelyan (1923
İstanbul), İzmit/Bahçecik kökenli bir Ermeni ailesinin
çocuğudur. İlköğrenimini Ermeni okullarında yaptıktan
sonra hiç okula gitmemiştir. Bakkal çıraklığı, oto tamirciliği,
marangozluk, nikelajcılık gibi işlerde çalışmış, ancak
dayısının kişisel kütüphanesinden yararlanarak kendisini
sürekli geliştirmiştir. 1945 yılında ülkedeki siyasî
şartlar sebebiyle hapse girmiş ve 1947’de hapisten çıkmıştır.
Çeşitli gazetelerde çalışmış, ancak onların kapatılması
üzerine 1953 yılında Beyrut’a giderek orada gazete çıkarmıştır.
1954’te İstanbul’a geri dönmüş, ancak bir müddet sonra
1957’de tekrar Beyrut’a gitmiştir. 1965 yılında geldiği
İstanbul’da çeşitli gazete ve dergilerde Ermenice ve
Türkçe olmak üzere yazı ve araştırmaları yayınlanmıştır.
Gobelyan, “Memleketini Özleyen Yengeç” 21
adlı öykü kitabında İstanbul’u ve onun alçakgönüllü,
onurlu insanlarını anlatmaktadır. Dayısının anlattığı
yengeç hikâyesini merkez alarak, memleketlerini terk
eden veya terk etmek zorunda kalan Ermenileri işlemektedir.
İzmit’ten İstanbul’a olan göçün aile üzerindeki etkisi
vurgulanmaktadır. Bu eserde kültür değişmesi ile ilgili
bol miktarda malzeme bulmak mümkündür.
Fotoğrafçılığı
ve fotoğraflarıyla tanıdığımız Ara Güler (1928 İstanbul),
1950’lerde yazmış olduğu öykülerinin toplanmasından
meydana gelen “Babil’den Sonra Yaşayacağız”22
adlı öykü kitabında, günlük hayatı bu defa yazılarıyla
fotoğraflamıştır. Kitabın sonuna 1978’de Eritre’de bir
savaş röportajı yaparken karaladığı anısı ile, babasını,
doğduğu yer olan Şebinkarahisar’ın Yaycı köyüne götürdüğü
zaman karşılaştığı manzarayı eklemiştir. Özellikle bu
son öyküde Anadolu Müslüman Türk insanının misafirperverlik
ve kadirşinaslığı ön plâna çıkmaktadır.
1968
yılında Diyarbakır’da doğan ve küçük yaşta ailesiyle
birlikte İstanbul Kumkapı’ya yerleşen Jaklin Çelik,
çocukluğunun geçtiği İstanbul’un en hareketli bölgelerinden
biri olan Kumkapı’yı ve insanlarını “Kum Saatinde Kumkapı”23
adlı öykü kitabında anlatmaktadır. Diyarbakır’dan İstanbul’a
olan tren yolculuğu esnasında şahit oldukları manzaralar
ve taşra insanının İstanbul’a hangi ümitlerle gittiğine
dair anlatımlar ilginçtir. İstanbul’un dışarıdan gelen
insanları hemen nasıl da kendine benzettiği veya insanların
yeni girdikleri ortama nasıl da uyum sağladıklarına
dair bilgileri ihtiva etmektedir.
Buraya
kadar bahsedilenler Anadolu’da doğmuş ve büyümüş, Anadolu’da
yaşayan Ermenilerin hayat hikâyelerini öykü ve romanlarına
konu edinmiş Ermeni yazarların eserleriydi. Bunlar dışında
bir de Türkiye dışında doğan ve yaşayan Ermeni yazarların
Türkçe yayınlanan öykü ve romanları vardır ki, bunlar
bizim bu çalışmamızın dışındadır. Fakat, Bitlis’ten
Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin, orada doğan
ilk ferdi olarak 1908 yılında Kaliforniya eyaletinin
Fresno kasabasında dünyaya gelen William Saroyan adında
bir yazarın Türkçeye çevrilmiş olan üç eserinden de
bahsetmeden geçemeyeceğiz. Onun “Aram Derler Adıma”24
adlı öykü kitabı ilk defa 1950’li yıllarda, ikinci defa
da 1964 yılında basılmıştır. İkinci eseri, 1961 ve 1981
yıllarında iki kez basılan “Yoksul İnsanlar”25
adını taşımaktadır. Üçüncü eseri, yazarın ölümünden
sonra yayınlanan “Paris-Fresno Güncesi 1967-68 Ölüm
Dirim ve Aya Kaçış”tır.26
Sonuç
olarak, Türkçe yayınlanan Ermeni öykü ve romanların
Türk okurlar tarafından okunması, aynı topraklar üzerinde
800 yıl gibi uzun bir müddet, bir arada beraberce yaşadığımız,
ancak kendi toplumlarındaki bazı maceracılar yüzünden
sıkıntılı günler geçiren Ermenileri, kendi anlatımlarıyla
yakından tanımak açısından faydalı olacaktır. Yalnız
sıkıntılı günleri geçiren sadece Ermeniler olmamış,
bunun yanında, özellikle de Doğu Anadolu bölgesinde
bulunan Müslüman Türk vatandaşlar, korkunç katliamlara
maruz kalmışlardır. Bu öykü ve romanları okumadan önce
veya okuduktan sonra, tarihî bazı bilgilere ihtiyacımız
olduğunu, yazının başında da zikrettiğim üzere, hatırlatmakta
fayda görüyorum. Eserler okunduktan sonra her iki toplumun
birbirinden ne kadar etkilendiği, aynı atasözlerini
kullandıkları, hatta inançları açısından ne kadar benzerlikler
bulunduğu, hastaları için karşı tarafın din adamından
yardım bekledikleri vb. gibi konularda bizlere ilginç
gelebilecek hadiselere şahit olunacaktır.
--------------------------------------------------------------------------------
* Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Tarih
Eğitimi Anabilim Dalı.
(1)
Okuyucuya bu konuda yardımcı olmak düşüncesiyle Ermeniler
ve Ermeni Meselesi hakkında Türkiye’de basılmış olan
kitaplardan bazılarını yazarları, basım yılı ve yerleri
ile birlikte zikredeceğiz. Buradaki asıl amaç Ermeniler
konusundaki bibliyografya olmadığından, makale düzeyindeki
çalışmalar zikredilmeyecektir. Ergünöz AKÇORA, Van ve
Çevresinde Ermeni İsyanları 1896-1916, İstanbul 1994.;
Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslarda ve Anadolu’da Ermeni
Mezâlimi, I-II, 1906-1918, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
Yayınları, Ankara 1995.; Abdurrahman ÇAYCI, Türk-Ermeni
İlişkilerinde Gerçekler, Ankara 2000.; Muammer DEMİREL,
Birinci Dünya Harbinde Erzurum ve Çevresinde Ermeni
Hareketleri (1914-1918), Ankara 1996.; Yavuz ERCAN,
Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Ankara 2001.; Ermeni
Komitelerinin A’mâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi, Haz.
H. Erdoğan CENGİZ, Ankara 1983.; Ermeniler Tarafından
Yapılan Katliam Belgeleri (1914-1919) I (Başbakanlık
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire
Başkanlığı Yayın No: 49), Ankara 2001.; Nejat GÖYÜNÇ,
Osmanlı İdaresinde Ermeniler, İstanbul 1983.; Kamuran
GÜRÜN, Ermeni Dosyası, Ankara 1983.; Yusuf HALAÇOĞLU,
Ermeni Tehciri ve Gerçekler, Ankara 2001.; Her Yönüyle
Ermeni Sorunu, Haz. Yavuz ÖZGÜLDÜR-Ali GÜLER-Suat AKGÜL-Mesut
KÖROĞLU, Ankara 2001.; Mehmed HOCAOĞLU, Arşiv Vesikalarıyla
Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976.;
Erdal İLTER, Ermeni Kilisesi ve Terör, Ankara 1996.;
Davut KILIÇ, Osmanlı İdaresinde Ermeniler Arasındaki
Dini ve Siyasi Mücadeleler, Ankara 2000.; Bayram KODAMAN,
Ermeni Macerası (Tarihi ve Siyasi Bir Değerlendirme),
Isparta 2001.; Cevdet KÜÇÜK, Osmanlı Diplomasisinde
Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı 1878-1897, İstanbul
1986.; Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1994.; M.
Kemal ÖKE, Ermeni Meselesi, İstanbul 1986.; Gürsoy SOLMAZ,
Yaşayanların Dilinden Erzurum-Sarıkamış-Kars’ta Ermeni
Zulmü (1918-1920), Van 1995.; Azmi SÜSLÜ, Ermeniler
ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara 1990.; Esat URAS, Tarihte
Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1976.; Hüsamettin
YILDIRIM, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, Ankara 2000.
(2)
Hagop MINTZURİ, Armıdan Fırat’ın Öte Yanı, Çev. Silva
Kuyumcuyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 1998, (2. Baskı),
140 sayfa.
(3)
Hagop MINTZURİ, Atina Tuzun Var Mı ?, Çev. Silva Kuyumcuyan,
Aras Yayıncılık, İstanbul 2000, 160 sayfa.
(4)
Hagop MINTZURİ, Kapandı Kirve Kapıları, Çev. Nurhan
Büyük Kürkciyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2000, 160
sayfa.
(5)
Hagop MINTZURİ, İstanbul Anıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,
İstanbul 1993.
(6)
HAMASDEĞ, Güvercinim Harput’ta Kaldı, Çev. Sarkis Seropyan,
Aras Yayıncılık, İstanbul 1998, (2. Baskı), 136 sayfa.
(7)
Kirkor CEYHAN, Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm, Aras
Yayıncılık, İstanbul 1998, (2. Baskı), 124 sayfa.
(8)
Kirkor CEYHAN, Atını Nalladı Felek Düştü Peşimize, Aras
Yayıncılık, İstanbul 1999, 152 sayfa.
(9)
Kirkor CEYHAN, Kapıyı Kimler Çalıyor, Belge Yayınları,
İstanbul 1999, 136 sayfa.
(10)
Mıgırdiç MARGOSYAN, Gâvur Mahallesi, Aras Yayıncılık,
İstanbul 1999, (7. Baskı), 104 sayfa.
(11)
Mıgırdiç MARGOSYAN, Söyle Margos Nerelisen ?, Aras Yayıncılık,
İstanbul 2000, (6. Baskı), 112 sayfa.
(12)
Mıgırdiç MARGOSYAN, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Aras
Yayıncılık, İstanbul 1999, (4. Baskı), 112 sayfa.
(13)
Mıgırdiç MARGOSYAN, Çengelliiğne, Belge Yayınları, İstanbul
1999, 184 sayfa.
(14)
David KHERDIAN, Hilâlin Gölgesinde bir ermeni kızın
yazgısı, Almanca’dan çev. Haydar Işık, Peri Yayınları,
İstanbul 2001, 160 sayfa.
(15)
Krikor ZOHRAB, Öyküler, Çev. Dr. Hermon Araks, Aras
Yayıncılık, İstanbul 2001, 200 sayfa.
(16)
Krikor ZOHRAB, Hayat, Olduğu Gibi, Çev. Kudret Emiroğlu,
Ayraç Yayınevi, Ankara 2000, 135 sayfa.
(17)
Zaven BİBERYAN, Babam Aşkale’ye Gitmedi, Çev. Sirvart
Malhasyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 1998, 416 sayfa.
(18)
Zaven BİBERYAN, Yalnızlar, Aras Yayıncılık, İstanbul
2000, 208 sayfa.
(19)
Antan ÖZER, Yaşamı Beklerken, Çev. Klemans Çelik (Zakaryan),
Aras Yayıncılık, İstanbul 1997, 104 sayfa.
(20)
Raffi KEBABCIYAN, Konuş Halil Bey Konuş, Aras Yayıncılık,
İstanbul 2000, 136 sayfa.
(21)
Yervant GOBELYAN, Memleketini Özleyen Yengeç, Çev. Hagop
Gobelyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 1998, 112 sayfa.
(22)
Ara GÜLER, Babil’den Sonra Yaşayacağız, Aras Yayıncılık,
İstanbul 1996, 128 sayfa.
(23)
Jaklin ÇELİK, Kum Saatinde Kumkapı, Aras Yayıncılık,
İstanbul 2000,112 sayfa.
(24)
William SAROYAN, Aram Derler Adıma, çev. Türkkaya Ataöv,
Varlık Yayınları, İstanbul 1991 (3. Baskı), 112 sayfa.
(25)
William SAROYAN, Yoksul İnsanlar, Çev. Memet FUAT, Adam
Yayınları, İstanbul 1990 (Eserin 3. Baskısı olmasına
karşın, Adam Yayınlarından ilk baskısıdır), 93 sayfa.
(26)
William SAROYAN, Paris-Fresno Güncesi 1967-68 Ölüm Dirim
ve Aya Kaçış, Çev. Beril Eyüboğlu, Aras Yayıncılık,
İstanbul 2001, 144 sayfa.
|