|
LOZAN
KONFERANSI'NDA ERMENİ SORUNU
Temuçin
F. Ertan
Doç.Dr., Hacettepe
Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
Öğretim Üyesi
Ermeni
Sorununun Doğuşu ve Gelişimi:
Siyasal
antlaşmalar nedenleri ve sonuçlarıyla, gerek bölgesel,
gerekse dünya genelinde milletler üzerinde etkili olurlar
ve tarihsel dostluklarla düşmanlıklara başlangıç teşkil
edebilirler. Görüşmeler, konferanslar, sözleşmelerle
iradî veya gayriiradî sınırlar oluşturulur, devletler
kurulur, ülkeler paylaşılır ve uluslar bölünebilir.
Bu yolla bazen tarihsel sorunlar çözümlenebilir, bazen
de tarihsel düşmanlıklar belirir ya da keskinleşebilir.
Osmanlı
devletinin parçalanma sürecinde imzalanan çok sayıda
antlaşma gibi Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları da
günümüze değin devam eden bölgesel ve dünyayla ilgili
pek çok soruna kaynaklık teşkil etmişlerdir. Bu antlaşmalar
hemen her hükmüyle, Osmanlı’nın çöküşünü ve parçalanmasını
hızlandıran, Osmanlı sınırları içinde yeni devletler
oluşturan ve özellikle Balkanlarda günümüze değin devam
eden çatışmalara katkı sağlayan bir nitelik taşımaktadırlar
(1). 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos
Antlaşmasıyla Rusya’nın çok kazançlı çıkması ve bunun
üzerine yeniden toplanan bir konferans sonunda imzalanan
Berlin Antlaşması, pek çok konuda olduğu gibi Ermeni
Sorunu açısından da bir dönüm noktası olma özelliği
taşımaktadır.
29
Maddeden ibaret olan 3 Mart 1878 tarihli Ayastefanos
Antlaşmasında yer alan Anadolu’nun doğusunda Ermenilerle
meskûn yerlerde ıslahat yapılması ve Ermenilerin Kürtler
ve Çerkeslere karşı himaye edilmesi gerektiğine hüküm
(Karal 1983: 66) Ermeni Sorununun uluslar arası alana
taşınması yolundaki ilk adımdır. Ayastefanos Antlaşmasının
Rusya, İngiltere ve Avusturya-Macaristan arasında tadil
edilmesi konusunda anlaşmaya varılması üzerine Berlin’de
yeni bir kongre toplanmış ve bu kongre sonunda da Ayastefanos
Antlaşması yerine yeni bir antlaşma imzalanmıştır. Temmuz
1878’de imzalanan Berlin Antlaşmasında da Ayastefanos
Antlaşmasında olduğu gibi "Ermenilerin oturmakta
bulunduğu Anadolu vilayetlerinde yeni bir idare tarzının
kurulması ve Ermenilerin Kürtlerle Çerkeslere karşı
korunması” şeklindeki hüküm (Karal 1983: 77) bu kez
“yeni bir idare tarzının kurulması” şeklindeki ifadeyle
ayrı bir yurt sürecinin başlamasına neden olmuştur.
Böylece 19. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya, İngiltere
ve Fransa’nın Osmanlı Ermenileri üzerindeki emelleri,
rekabetleri ve tahrikleri, Ermeni Patrikhanesi, kiliseleri
ve komitelerinin de yoğun faaliyetleri sonucu Ayastefanos
ve Berlin Antlaşmalarıyla uluslar arası bir niteliğe
bürünmüş ve “Anadolu Islahatı” adı verilen bir anlayışla
Ermeniler lehine müdahale kapısı aralanmıştır (Süslü
1995: 120)
Görüldüğü
gibi, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından önce herhangi
bir sorun olarak görülmeyen Ermenilerin konusu, bu savaş
sonrasında imzalanan antlaşmalarla uluslar arası bir
sorun niteliğine büründürülmüş ve Osmanlı devletinin
yıkılışına, hatta günümüze değin çok sayıda toplantı
ve konferansta gündeme getirilmiştir. Hatta, bundan
sonraki süreçte Osmanlı devleti ve yıkılmasından sonra
kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslar arası alanda
sıkıştırmak için ciddî bir koz olarak kullanılmıştır.
Berlin
Antlaşmasından sonraki yıllarda, özellikle Rusya ve
İngiltere tarafından kışkırtılan ve desteklenen Ermeniler,
Osmanlı yönetimine karşı sık sık eylemler yapmışlar
ve isyanlar çıkarmışlardır. Sorun, yıllar geçtikçe bir
iç konu olmaktan çıkarak uluslar arası bir niteliğe
bürünmüş ve Osmanlı devletinin iç işlerine müdahale
yolunda önemli bir gerekçe teşkil etmeye başlamıştır.
1878
yılından itibaren Osmanlı topraklarında genelde ihtilâlci
nitelik taşıyan Ermeni örgütlerinin kurulması da bu
uluslar arası desteğin bir sonucudur (2). İhtilâlci Hınçak Partisi (Hınçak) ve Ermeni İhtilâlci
Federasyonu (Daşnaksütyun, Taşnak) gibi örgütlerin kurulmasından
sonra Ermeni isyanları ve terör hareketleri hızla artmaya
başlamıştır. Bu tedhiş hareketlerinin artmasında Hınçak
ve Taşnak örgütlerinin plân ve programlarında yer alan
ifadelerin ve hedeflerin yönlendirici ve kışkırtıcı
olduğu bir gerçektir (3).
Bu
tarihlerden Birinci Dünya Savaşı'na kadar geçen dönemde
Ermeni terör grupları aldıkları uluslar arası desteğin
de etkisiyle Erzurum’da, Sasun’da, Zeytun’da, Van’da,
Adana’da isyanlar çıkarıp olaylara neden olmuşlardır.
Yine Bab-ı Ali Gösterisi ve Osmanlı Bankası Baskınında
da Hınçak Cemiyetinin doğrudan rolü olmuştur.
Tüm
bu isyan ve kanlı olaylara karşın, Osmanlı yönetiminin
Ermenilere karşı ön yargılı yaklaşmadığı ve hatta eskiden
olduğu gibi “millet-i sadıka” anlayışını bir gereği
olarak çok sayıdaki Ermeni’ye üst düzey yöneticilik
verdiği bir gerçektir. Bu anlayış Ermenilerin yönetime
katılması yolunda da kendini göstermiştir. 1877 yılında
toplanan ilk Osmanlı Mebusan Meclisinde 9 Ermeni mebus
bulunurken, 1908’deki İkinci Meşrutiyet sonrasında toplanan
mecliste bu 11’e ulaşmıştır. 1914 Osmanlı meclisinde
ise 12 Ermeni mebus olarak yer almıştır (Koçaş 1967:
95-96). Ayrıca, çok sayıda Ermeni nazırlık ve Ayan Meclisi
üyeliği gibi görevlerde bulunmuşlardır (4).
Birinci
Dünya Savaşı ve Millî Mücadele Yıllarında Ermeni Sorunu
Osmanlı
yönetiminin bütünleştirici politikasına karşın Ermeniler,
yıkıcı ve ayrılıkçı tutumlarını Birinci Dünya Savaşı
sırasında Rusya’nın yanında yer alarak devam ettirmişlerdir.
Osmanlı devletinin seferberlik ilânından birkaç gün
sonra Andırın’da Ermenilerin Müslümanlara saldırısıyla
başlayan olayların doğuda Van, Bitlis, Muş, Diyarbakır,
Elazığ, Erzurum, Sivas, Trabzon gibi yerleşim merkezlerinde
Ermeni saldırıları şeklinde devam etmesi (Süslü 1995:
203) ve Ruslar tarafından silâhlandırılan Ermenilerin
düşman ordularının ilerlemesini kolaylaştırması, Osmanlı
hükûmetini harekete geçirmiştir. Osmanlı Hükûmeti son
çare olarak 14 Mayıs 1915 tarihinde tehcir kanunu adıyla
bilinen bir sevk ve iskân kanunu çıkarmıştır. Bu kanunla
devlete karşı casusluk ve hiyanetleri görülenlerin ayrı
ayrı veya birlikte savaş alanlarından uzak yerlere gönderilmesi
hedeflenmiştir (Süslü 1995: 203). Bu kanunda Ermenilerle
ilgili herhangi bir özel ifade söz konusu değildir.
Sevk ve İskân Kanununun uygulanması da Ermeni isyanlarını
durduramamıştır. Kanun sonrasında bu isyanların batıya
doğru kaydığı görülmüştür. Urfa, İzmit, Adapazarı, Bursa,
Adana, Samsun, İzmir, Şarki karahisar ve Yozgat gibi
yerleşim merkezlerinde Osmanlı yönetimini zor durumda
bırakan isyanlar çıkmıştır (Talat Paşa 1986: 86-94).
Bu isyanlar ve saldırılar Birinci Dünya Savaşı sırasında
Erzurum’a giren Rus subayları tarafından da doğrulanmıştır
(Talat Paşa 1986: 98 v.d.)
Bundan
sonraki günlerde savaş bölgelerinde bulunan Ermenilerin
bir kısmının düşman saflarına katılmaları, Osmanlı askerini
arkadan vurmaları ve casuslukta bulunmaları nedeniyle
cephe gerilerine sevk edilmeye başlanmıştır. Göçler
ve isyanlar sırasında Ermenilerden ölenlerin olması,
günümüze kadar devam eden soy kırım iddialarına kaynaklık
teşkil etmiştir. Oysa devletin başka bölgelere sevk
ve iskân edilen Ermenilerle ilgili olarak resmî bir
yok etme politikası olmadığı gibi, aksine Ermenilerin
muhacirlere ayrılan tahsisattan yararlanması, malî ve
ekonomik sorunlarının halledilmesi, gayrimenkullerinin
muhafaza ve tanzim edilmesi, gittikleri yerlerde arazi,
emlâk ve iş sağlanması gibi kolaylıkların gerçekleştirilmesi
için komisyonlar kurulmuştur (Süslü 1995: 204).
Osmanlı
devletinin Birinci Dünya Savaşını kaybetmesi ve Mondros
Mütarekesini imzalamasından sonraki dönemde Ermeni göçü
ve katliam iddiaları, Avrupalılar tarafından bir harp
propagandası olarak ve yapılan işgallere gerekçe anlamında
kullanılmaya başlanmıştır. Mondros Mütarekesinin 24.
Maddesinde yer alan ifadelerden Doğuda bir Ermeni devletinin
kurulması konusunda Batı’dan destek alabileceklerini
anlayan Ermeniler, 30 Kasım 1918’de İtilâf Devletlerine
başvurarak bağımsız bir Ermenistan kurulmasını istemişlerdir.
18 Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansında da
bu isteklerini dile getiren Ermeniler (5), Millî Mücadele boyunca aynı hedeflere yönelik olarak,
üç farklı coğrafyada faaliyetlerine hız vermişlerdir.
Öncelikle Fransız işgalinde bulunan Çukurova bölgesiyle
Urfa, Antep ve Maraş’ta Türkler üzerinde baskı kurmak
istemişler ve hatta Fransızların desteğinde 5000 kişilik
bir jandarma birliği oluşturarak, Türkler üzerine saldırılar
düzenlemişlerdir.
Ermenilerin
Doğu Anadolu’da bir devlet kurma girişimlerine Millî
Mücadelenin ilk günlerinden itibaren tedbirler alınmaya
başlanmış ve Erzurum ile Sivas Kongreleriyle Ermeni
hedeflerinin önüne set çekilmesi yolunda kararlar alınmıştır.
Diğer
taraftan Sovyet sınırları içinde kalan Ermenistan’da
kurulan hükûmet de Mondros Mütarekesiyle Türklerin içine
düştüğü olumsuz koşullardan yararlanarak, doğudan saldırıya
geçmiştir.
İtilâf
Devletleri ise Osmanlı hükûmetleri üzerinde baskı kurarak,
Birinci Dünya Savaşı sırasındaki sevk ve iskân uygulamasıyla
ilgili olarak çok sayıda asker ve bürokratın tutuklanmasını
ve cezalandırılmasını sağlamışlardır. İtilâf Devletleri
bu yolla bir yandan Ermenileri tümüyle kendi taraflarına
çekerken, diğer yandan yurtseverler ve işgale karşı
çıkanlar üzerinde ciddî bir baskı kurmuşlardır. Bu politikaya
keskin bir İttihatçı düşmanı olan Damat Ferit ve hükûmetlerinin
de çanak tutmuş olması, İtilâf Devletlerinin işini oldukça
kolaylaştırmıştır (6). Ermenilerin Doğu Anadolu’da bir devlet kurulması yolunda
en ileri adımının 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr
Antlaşmasının olduğu söylenebilir. Sevr Antlaşmasında
yer alan Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulmasıyla
ilgili hüküm (7), Batılı devletlerin Şark Meselesinin (Doğu Sorunu)
Ermeni boyutunu çözme girişimlerinde en ileri noktaya
ulaştıkları gelişmedir. Bu antlaşma ile bir Ermeni devletinin
varlığı, ilk kez bir siyasal belgede somut olarak yer
almıştır. Ancak Anadolu topraklarının bölüşülmesi ve
üzerinde yeni devletler kurulmasını öngören Sevr Antlaşmasının
TBMM tarafından kabul edilmemesi, doğal olarak Ermeni
devletinin kurulması projesinin de uygulamaya sokulmasını
imkânsız hâle getirmiştir.
Ayrıca
Türk tarafının elinde bulunan ve Sevr Antlaşmasıyla
taban tabana zıt bir nitelik taşıyan Misak-ı Millî’nin
de ülke bütünlüğü ve tam bağımsızlık konularındaki tavizsiz
niteliği, daha en başından itibaren Ermenilerin Doğu
Anadolu’da bir devlet kurma projelerinin ham bir hayalden
öteye geçemeyeceğini göstermiştir.
Ermeni
konusundaki dönüm noktalarından bir diğeri, TBMM Hükûmeti
ile Ermenistan arasında 2-3 Aralık 1920’de imzalanan
Gümrü Antlaşmasıdır. Kazım Karabekir komutasındaki ordular
tarafından püskürtülen Ermenilerin isteği sonucu imzalanan
bu antlaşmayla Ermenistan Hükûmeti, TBMM’nin varlığını
kabul etmiş, Misak-ı Millî’yi tanımış ve hepsinden önemlisi
Türk topraklarındaki taleplerinden vazgeçtiğini açıklamıştır
(Soysal 1983: 17-23). Gümrü Barışı bu niteliğiyle 1878’den
beri gündemde bulunan Ermeni Sorununun ortadan kalkmış
olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü bu tarihe kadar uluslar
arası antlaşmalarla örtülü ya da açık olan gündeme getirilen
Ermeni Sorunu veya Ermeni yurdu konusu, bu kez doğrudan
doğruya Türklerle Ermeniler arasında imzalanan bir ikili
antlaşma sonunda tartışılmaz bir biçimde sonuçlandırılmıştır.
Kaldı ki, Ermenilerle ilgili olarak imzalanan daha önceki
antlaşmaların hemen hepsi çok taraflıdır ve hepsinden
önemlisi de Ermeniler doğrudan kendilerini temsil etmemişlerdir.
Bu kez Ermenilerin doğrudan katıldığı ve taraf olduğu
bir ikili antlaşmayla Türk vatanının bütünlüğünün tanınmış
olması, konunun çözümü açısından gerçekten önemli bir
adımdır.
Türklerle
Ermeniler kendi iradeleriyle sorununun çözümü yolunda
önemli bir aşama kaydederken, konuyla doğrudan ilgili
olmayan Batılı devletler, Doğu Sorununun çözümünde en
ileri noktaya ulaştıkları Sevr Antlaşmasının hayata
geçirilmesinden umutlarını kesmemişlerdir. Batılı devletler
Doğu Sorununu kendi çıkarları doğrultusunda çözmek ve
Sevr’i kabul ettirmek için Doğu Anadolu’da ve Çukurova’da
Ermenileri kullanırken, Batı cephesinde ise Yunanlılardan
yararlanmışlardır. Yunan ilerlemesinin 11 Ocak 1921’de
TBMM Ordusu tarafından durdurulması üzerine Sevr Barışını
görüşmelerle kabul ettirme yoluna yönelmişlerdir. Türk
direnişi karşısında Londra'da bir konferans düzenleyen
İtilâf Devletleri, İstanbul Hükûmetinin yanı sıra TBMM
Hükûmetini de davet ettikleri konferans sırasında Ermeni
yurdu konusunu bir kez daha gündeme getirmişlerdir.
Londra Konferansında “Milletler Cemiyetinin bir Ermeni
yurdu kurulması için Doğu illerinden Ermenistan’a bırakılacak
arazinin tespiti hususunda bir komisyon oluşturulması
ve Türkiye’nin bu komisyonu kabul etmesi" şeklinde
bir teklif getirilmiştir (Atatürk 1960: 753). Bu öneri
kısmen bir yumuşama gibi görünse de, Sevr’in özü değişmemiş
ve Misak-ı Millî’ye olan aykırılık devam etmiştir. Doğal
olarak da İtilâf Devletlerinin bu yeni önerisi TBMM
Hükûmeti temsilcisi tarafından kabul edilmemiş ve konferans
başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Bu
arada Sakarya Zaferi sonrasında 13 Ekim 1921’de imzalanan
Kars Antlaşmasıyla daha önce imzalanmış olan Gümrü ve
Moskova Antlaşmaları geliştirilmiş ve Sovyet sınırları
içindeki Ermenistan Hükûmeti, Misak-ı Millî ile belirlenen
Türk sınırlarını bir kez daha kabul etmiştir (Soysal
1983: 39-47).
Yine
Sakarya Zaferi sonrasında Fransa ile de 20 Ekim 1921’de
Ankara Antlaşmasında imzalanmıştır (Soysal 1983: 48-60).
Bu antlaşmada Ermenilerle ilgili hiçbir ifadeye yer
verilmemiş olması, daha önceleri Güney Cephesinde Ermenilere
yardım eden ve gerektiğinde de yardım alan Fransızların,
bu politikalarının başarısızlığını kabul ettikleri şeklinde
yorumlanabilir.
İtilâf
Devletlerinin Millî Mücadele döneminde Ermeni Sorunuyla
ilgili girişimleri bunlarla sınırlı kalmamıştır. Sakarya
Meydan Muharebesi sonrasında Batılı devletlerin Türk
tarafına Mart 1922’de önerdikleri barış taslağında Ermeni
yurduyla ilgili olarak Sevr mantığına dayalı yeni yaklaşımlar
yer almıştır. Bu barış taslağında da bir Ermeni yurdu
kurulması konusunda Milletler Cemiyeti'nin yardımına
başvurulması öngörülmektedir (Atatürk 1960: 753). Bu
teklif de Misak-ı Millî konusundaki kararlılığından
sapma olmayan TBMM Hükûmeti tarafından reddedilmiştir.
Bu
son barış taslağı Türk tarafının sadece Yunan işgali
kaldırmak için değil, Ermeni Sorununun çözümü için de
Batı Cephesinde kapsamlı ve kesin sonuçlu bir askerî
harekâta girişmesinin şart olduğunu göstermiştir. Türk
ordusunun, Yunan ordusunu Anadolu’dan çıkarması, Yunan
işgalinin sona erdirilmesinin yanı sıra, Ermeni sorununu
da nihaî olarak çözümleyecek bir adım olarak görülmüştür.
26
Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz sonucu Yunan
ordusu Anadolu’dan tümüyle çıkarılmış ve 3 Ekimde Mudanya
Mütarekesi görüşmeleri başlamıştır. 11 Ekim 1922’de
imzalanan Mudanya Mütarekesi ile Türk-Yunan çatışması
sona ermekle kalmamış, aynı zamanda İtilâf Devletleri
TBMM’nin varlığını ilk birlikte hareket ederek kabul
etmek zorunda kalmışlardır. Mudanya Mütarekesi sonrasında
ise barış antlaşması için yoğun bir tartışma ve görüş
alışverişi dönemi başlamıştır.
Lozan
Görüşmeleri Sırasında Ermeni Sorunu:
TBMM
Hükûmetinin İsmet Paşa, Dr. Rıza Nur ve Hasan (Saka)
Beyler tarafından temsil edildiği Lozan Konferansı 20
Kasım 1922’de başlamıştır. Lozan’a gönderilen Türk heyetine,
TBMM Hükûmeti tarafından verilen 14 maddelik yönergenin
iki maddesinde yer alan konularda tavize yanaşılmaması
kesin olarak ifade edilmiştir. Bu yönergede yer alan
1. Madde doğu sınırı ile ilgilidir ve buna göre Ermeni
yurdu bahis konusu dahi edilmeyecek ve konu gündeme
gelirse, görüşmeler kesilecektir (Türk İstiklâl Harbi
1995: 195-196). Taviz verilmemesi istenen diğer konu
ise, 8. Maddede yer alan kapitülasyonların kaldırılmasıdır.
Ermeni
yurdu ve kapitülasyonlar konularındaki tavizsizlik anlayışı,
doğrudan doğruya Misak-ı Millî’nin bir sonucudur. Ermeni
yurdu konusundaki kararlılık toprak bütünlüğü anlayışının
bir yansıması, kapitülasyonların kaldırılması ise tam
ve kesin bağımsızlık anlayışının bir sonucudur.
Lozan
Konferansının tüm oturumlarıyla çok çetin geçeceği ve
taban tabana zıt düşüncelerin sert tartışmalara yol
açacağı daha ilk günden belli olmuştur. İsmet Paşa,
açılış günü Lord Curzon’a, -tüm diplomatik eğilimleri
bir tarafa bırakarak- cevaben yapmış olduğu konuşmada,
1918 yılından sonra Türk milletinin maruz kaldığı saldırıların
ve hücumların hiçbir askerî gerekçeye dayanmadığını,
bu saldırıların Türk topraklarının en zengin ve gelişmiş
kısımlarını mahvetmek ve yıkmak amacına yönelik olduğunu
ve bunu mazur göstermenin mümkün olmadığını ifade etmiştir
(İnönü 1987: 60). İsmet Paşa, konferansa katılan hemen
herkesi şaşırtan konuşmasında genel barışın ve düzenin
devletlerin birbirlerinin haklarına ve hürriyetine saygı
gösterilmedikçe gerçekleşmeyeceğini ve Türk tarafının
bu konuda iyi niyet taşıdığını ve samimî olduğunu dile
getirmiştir (İnönü 1987: 60-61). Yine konferansın daha
ilk günlerinde ortaya çıkan bir başka gerçek ise, bir
tarafta Türklerin, diğer tarafta ise diğerlerinin (İngiltere,
Fransa, İtalya, Yunanistan v.s.) bulunduğunun görülmesidir.
Ayrıca Türk tarafının Millî Mücadelenin galibi olarak
Mudanya’yı esas almasına karşın, İtilâf Devletleri Birinci
Dünya Savaşının galibi olarak Mondros’un ruhuna uygun
bir antlaşma peşinde oldukları anlaşılmıştı. Bir başka
deyişle iki tarafın da kendisini galip taraf olarak
görmesi, konferansın hiç de kolay geçmeyeceğini daha
ilk günlerde göstermiştir.
Ermenilerin
çalışmaları ve konferansı etkileme çabaları, görüşmelerin
başlamasıyla birlikte hız kazanmıştır. Ermenilerin,
konferansın ilk günlerinde sundukları muhtırada, Türklerin
1.250.000 Ermeni’yi katlettikleri, 700.000 Ermeni’nin
de çeşitli ülkelere göç etmek zorunda bırakıldığını
iddia ederek, ABD başkanının hakemliğinde Ermeniler
için bir arazinin belirlenmesi, Erivan Cumhuriyeti'nin
sınırlarının Doğu illerinden toprak verilerek genişletilmesi
ve denizden çıkış için bir liman verilmesi, Kilikya’nın
da bu sınırlar içine dâhil edilmesi yönündeki isteklerini
bir kez daha yinelemişlerdir. (8)
Bu
tür beklenti ve baskılara karşı, görüşmelerin başlamasından
sonra henüz Ermeni konusunun resmen gündeme gelmediği
dönemlerde bile İsmet Paşa, hazırlık anlamında Ankara’nın
görüşlerini almak istemiştir. İsmet Paşa’nın Ermenilerle
ilgili olarak Ankara’ya çekmiş olduğu ilk telgraf, konferansın
başlamasından beş gün sonradır. İsmet Paşa’nın Heyet-i
Vekile Riyasetine (Rauf Bey) çekmiş olduğu 25 Kasım
1922 tarihli telgrafta, gerek İngilizlerin, gerekse
özellikle de Amerikalıların, Türkiye’deki Ermenilerin
kimlerle ve nasıl mübadele olacağını sordukları bildirmiştir.
İsmet Paşa aynı telgrafta Ermenilerin ülke dışına çıkarılmalarının
dünyaya açıklanamayacağını ve bu dönemde Anadolu’da
yeniden bir tehcir ve teb’id yapılması gerektiğini belirtmiştir
(Şimşir 1990: 124-125). Bu telgraftan Rumlarda olduğu
gibi Ermenilerle Türkler arasında da bir mübadelenin
gündemde olduğu ve bunun şartlarının konuşulabileceği
görülmüştür. Yine aynı telgraftan da anlaşıldığı gibi,
Lozan’da Ermeni Sorunu denildiğinde, hem Ermeni yurdu,
hem de Türkiye’de yaşayan Ermenilerin mübadele edilmesi
konuları tartışılacaktır.
İsmet
Paşa ilk telgrafından hemen bir gün sonra çektiği yeni
bir telgrafla, Lozan’a Ermeni heyetinin geldiğini ve
dışarıda kalan 700.000 Ermeni için yer istediklerini
bildirmiş ve ayrıca Ermenilerin konferansta olağan üstü
yaygara yapabileceklerine işaret etmiştir.
Rauf
Bey, bu ikinci telgrafa verdiği cevapta Ermeni heyetinin
verdiği 700.000 rakamının abartılı olduğunu, Kilikya’da
yerli ve dışarıdan gelmiş ve kendi rızalarıyla çıkan
Ermenilerin sayısının 45.000 olduğunu ifade etmiştir
(Şimşir 1990: 136). Daha konferansın ilk günlerinden
itibaren tarafların elindeki rakamlar konusunda ciddî
farkların bulunduğu da gözden kaçmamıştır.
Heyet-i
Vekile Reisi Rauf Bey bu telgrafın hemen peşinden mübadele
ile ilgili telgrafa da cevap vermiştir. Buna göre Türkiye’deki
Ermenilerin Ermenistan’daki Türklerle mübadelesi ve
Türk Ortodokslarının ayrı bir hak iddia etmemek şartıyla
memlekette kalmaları fikir ve kararında olduğunu açıklamıştır
(Şimşir 1990: 143).
Bu
telgraflarda henüz resmî bir oturumda gündeme gelmemekle
beraber, tarafların Ermeni konusunda gayriresmî yollardan
nabız yokladıkları anlaşılmaktadır. Yine Ermenilerle
ilgili resmî görüşmelerin başlaması öncesinde İsmet
Paşa, 6 Aralık 1922’de Ankara’ya çekmiş olduğu telgrafta
yerli Ermenilerle Ermenistan’daki Türklerin mübadelesi
konusunda kiminle görüşmesi gerektiğini sormuş ve asıl
olarak kendisine göre Ermeni mübadelesi için muhatabının
bulunmadığını ifade etmiştir. İsmet Paşa aynı telgrafta
Amerikanın bütün misyonerlerinin ve bütün Ermeni cemaatlerinin
Lozan’a geldiklerini, Ermeni yurdu ve azınlıklar hukukunu
reddettiğini onlara açıklamak isteğini bildirmiştir
(Şimşir 1990: 172).
Burada
Ermeni mübadelesi konusunda Heyet-i Vekile ile İsmet
Paşa’nın birbirlerine ters düştükleri anlaşılmaktadır.
Bir gün sonra Rauf Bey’in İsmet Paşa’ya konuyla ilgili
olarak çekmiş olduğu telgraf aynen şöyledir: “Şimdi
aldığım Ermenilerin Ermenistan’daki Türklerle mübadelesine
dair mütalaa Heyet-i Vekilenin kararıdır. Şahsen zat-ı
devletleriyle hem-fikir idim ve bugün de hem-fikirim.
Bugün Heyet-i Vekile içtimaında tekrar mevzu-ı bahs
ederek netice-i müzakeratı derhal arz edeceğim” (Şimşir
1990: 174). Bu telgraftan da anlaşıldığı gibi
şimdilik Rauf Bey ile İsmet Paşa arasında bir fikir
ayrılığı olmamakla birlikte, hükûmet Ermenilerin mübadele
kapsamına alınması konusunda kararlı görünmektedir.
Ancak
Rauf Bey’in ısrarıyla olsa gerek, aynı gün yapılan toplantıda
Heyet-i Vekile, İsmet Paşa’nın Ermeni mübadelesi konusunda
görüşünü kabul etmiş ve bunu da yeni bir telgrafla İsmet
Paşa’ya bildirmiştir (Şimşir 1990: 176).
Lozan’da
Türk Heyeti üzerinde, hemen her konuda olduğu gibi Ermenilerin
istekleriyle ilgili olarak da çok yönlü bir baskı oluşturulmak
istenmiştir. Türk tarafı bir yandan resmî görüşmelerde
sıkıştırılmak istenirken, diğer taraftan gayriresmî
olarak özel toplantı ve görüşmelerle de benzer biçimde
zorlamalar gerçekleştirilmiştir. Özellikle, Ermeni Sorunu
konusunda Amerikalılar, bazı İsviçreliler ve Lozan’a
gelen Ermeni ileri gelenleri resmî görüşmeler dışında
da istediklerini elde etmek, Türk Heyeti üzerinde baskı
oluşturmak için yoğun çaba sarf etmişlerdir. Bunlardan
biri resmî oturumların başlaması öncesinde İsmet Paşa
ile Noradunkyan Paşa arasında gerçekleşen görüşmedir.
Osmanlı devletinde Hariciye Nazırlığına kadar yükselen
Ermeni temsilci Noradunkyan Efendi, bu görüşmede Ermeniler
için yurt isteğini bir kez daha, biraz da sert bir biçimde
dile getirmişse de, İsmet Paşa’dan azar işitmiş ve nasihat
dolu sözler alarak görüşmeyi terk etmek zorunda kalmıştır
(İnönü 1987: 79-81; Şimşir 1990: 192).
Lozan’da
azınlıklarla ilgili resmî görüşmeler 12 Aralık 1922’de
başlamıştır. Ancak bu toplantı baskın şeklinde gerçekleşmiştir.
Azınlıklarla ilgili görüşmelerin, bir gün önce gece
yarısı bildirilmesi nedeniyle İsmet Paşa gereken hazırlığı
yapamadan oturuma katılmak zorunda kalmıştır (İnönü
1987: 79; Bilsel 1933: 272; Karacan 1943: 128). Oturumda
söz alan İngiliz temsilci Lord Curzon, yapmış olduğu
konuşmada azınlıklar nedeniyle tüm dünyanın konferansla
ilgilenmeye başladığını, Müttefiklerin amacının Anadolu’da
yaşayan Hristiyanları himaye etmek ve mümkün ise, onları
kurtarmak olduğunu ifade ettikten sonra, Rumların, Yahudilerin,
Asurîlerin, Gildanîlerin, Nasturîlerin ve Ermenilerin
himaye görmesi gerektiğine işaret etmiştir. Ermenilerin
üzerinde uzun duran Lord Curzon, bu topluluk için Kuzeydoğu
vilâyetlerinden ve Çukurova’dan yurt istemiş, azınlıklarla
ilgili isteklerini şu üç başlıkta toplamıştır: 1-Çok
geniş bir genel af. 2- Askerlikten makûl bir bedel karşılığında
kurtulma. 3-Serbest gidip gelme (Bilsel 1933: 272; Karacan
1943: 129; Türk İstiklâl Harbi: 244-245).
Lozan
Görüşmeleri Türk basını kadar İngiliz basınının da ilgisini
çekmiştir. The Times gazetesinde yer alan ifadelere
göre, 12 Aralık tarihli oturumda Lord Curzon yapmış
olduğu konuşmada, topraklarını terk eden Ermenilerin
mümkün olduğu kadar çoğunun geri dönmesi gerektiğini,
Türklerin Ermenilere ait topraklar konusunda bir şeyler
yapmasının beklendiğini ve Ermenilerin de İstanbul’dan
çıkarılmasının Rumlarda olduğu gibi ciddî ekonomik sorunlar
yaratabileceğini vurgulamıştır (The Times: 13 December
1922).
İsmet
Paşa Ankara’ya çekmiş olduğu telgraftan Lord Curzon’un
isteklerinin bununla sınırlı olmadığı anlaşılmaktadır.
Lord Curzon, Ermeni yurdu sorununa dile getirirken,
Ermenistan’ın fakir olduğunu ve Ermenilerin istemedikleri
bir hükûmet şeklinin bulunduğunu ve bu yüzden de Kilikya’dan
da Ermeniler için yurt verilmesi gerektiğini ısrarla
vurgulamıştır (Şimşir 1990: 211).
Fransız
temsilci Barer’in de yine Ermeniler konusuna değinen
konuşmadan sonra, İtalyan Garoni söz almış ve ardından
da sıra İsmet Paşa’ya gelmiştir (Bilsel 1933: 273; Karacan
2943: 129). Oturuma hazırlıksız gelen İsmet Paşa, daha
önce Ankara’da azınlıklarla ilgili olarak hazırlanan
bir çalışmayı okumuştur. Bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğunda
azınlıkların milliyetçi iddialarını körüklemek ve imparatorluğu
zayıflatarak parçalayıp Türkleri Avrupa’dan , Asya’dan
çıkarmak için yapılan hileler ve oynanan oyunlara değinen
uzun bir metindi (İnönü 1987: 79).
Yaklaşık
üç saat süren konuşmadan sonra İsmet Paşa karşı isteklerini
sıralamıştır: Buna göre, 1- Dış tahriklerin giderilmesi
lazımdır. 2- Bu Türk ve Rum ahalinin değiştirilmesiyle
mümkün olabilir. 3- Kalacak azınlıklar hakkında, Türk
vatandaşlığından ayrılmamışlar hakkında olduğu gibi
Türk özgürlükçü siyaseti garanti edilecektir (Bilsel
1933: 174; Karacan 1943: 130).
İsmet
Paşa’nın yaklaşık 3 saat süren konuşmasını sıkılarak
dinleyen Lord Curzon hemen cevap vermiş ve alaylı bir
uslûpla İsmet Paşa’nın eskiden bir general ve bir diplomat
olarak tanındığını, şimdi ise bir tarih profesörü gibi
davrandığını dile getirmiş ve azınlıklar sorununun ahali
değiştirilmesiyle bitmeyeceğini ifade etmiştir (Bilsel
1933: 274). Yunan temsilci Venizelos, Amerikalı ve Sırp
temsilcilerin konuşmalarından sonra tekrar söz alan
İsmet Paşa, özellikle Venizelos’un konuşmasında yer
alan Ermenilerle ilgili ifadelere cevaben yapmış olduğu
konuşmada Venizelos’un Ermenilerden bahsetmesine hayret
ettiğini, Yunan işgali sonrasında birçok Ermeni’nin
ıstırap ve sefalete mahkûm olduğunu, Ermenilerin Yunanlılar
tarafından zorla askere alındığını dile getirdikten
sonra “Dünyada Ermenilerin mukadderatına alenen acımağa
cür’et edebilecek hükûmetlerin en sonuncusu, onların
doğrudan doğruya felâketine sebep olan hükûmettir” şeklindeki
sözlerle Yunan tezini çürütmeye çalışmıştır (Bilsel
1933: 275).
Bu
arada Amerikalı temsilciler de azınlıklar ve özellikle
de Ermenilerle ilgili oturumlarda Türklerin karşıtı
bir tutum takınmaya başlamışlardır. Konferansa gözlemci
olarak katılan Amerikalılar hemen her konuda aktif bir
görüntü çizmişlerdir. Bunda Lord Curzon’un büyük rolü
olmuştur. Çünkü Lord Curzon Türklerle çatıştığı hemen
her konuda Amerikalıları işin içine sokmaya çalışmış
ve İsmet Paşa’yı yalnız bırakmak için yoğun bir çaba
sarf etmiştir (Armaoğlu 2000: 287). Ermeni sorununda
da Amerikalıların İngilizlerle birlikte hareket ettiklerini
söylemek mümkündür. Amerikalı temsilci Child’ın azınlıklarla
ilgili olarak “Amerikalılar bu mesele uğrunda çok para
sarfetmişlerdir. Yalnız bir komite 75 milyon dolara
harcadı” (Karacan 1943: 131) şeklindeki sözleri Amerikalıların
Ermeni sorunu ve azınlık konularıyla ilgili görüşlerini
göstermesi açısından önemlidir.
Ertesi
gün, 13 Aralık 1922’de de azınlıklarla ilgili oturumda
İsmet Paşa tavizsiz tutumunu devam ettirmiştir. Musevilerin
Türk vatandaşlık haklarından yararlandıklarını örnek
olarak gösteren İsmet Paşa, Türkiye’de kalmak isteyen
Ermenilerin, Türklerle kardeşçe yaşayabileceklerini,
ancak bir Ermeni yurdu için Türk topraklarının parçalanamayacağını
dile getirmiştir. İsmet Paşa, doğu vilâyetlerinin ve
Kilikya’nın Türkiye’den ayrılmasının mümkün olamadığını,
Türkiye’nin bağımsız Ermeni Cumhuriyeti ile bir barış
imzaladığını ve başka bir Ermenistan’ın kurulmasının
akla getirilmemesi gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştır
(Bilsel 1933: 266).
İsmet
Paşa-Lord Curzon söz düellosu şeklinde geçen oturumda,
İsmet Paşa’ya cevap verme işi yine Lord Curzon’a düşmüştür.
Lord Curzon Ermenilerin Türk yönetiminden memnun olmadığını,
Anadolu’da yaşayan Ermeni sayısının 3 milyondan 130
bine düştüğünü, 60 bin Ermeninin Fransızlarla birlikte
çekilerek yurtlarını terk ettiklerini iddia etmiştir.
Lord Curzon bu durumda Ermenilerin güvenli bir durumda
bulunmadıklarını ve himayesiz bırakılamayacağını ifade
etmiştir. Bir Ermeni yurdu kurulması teklifinin İsmet
Paşa tarafından Türkiye’nin parçalanmasına yol açacağı
gerekçesiyle reddedilmesinin doğru olmadığını ve bunu
dünyanın iyi gözle karşılamayacağını ileri süren Lord
Curzon, konunun Milletler Cemiyetinin müdahalesiyle
çözümlenmesi gerektiğini savunmuştur (Bilsel 1933: 277).
Kendi ellerinin temiz olduğunu söyleyen Lord Curzon,
Türkiye’nin Milletler Cemiyetine girmesi gerektiğini
ve cemiyetin azınlıklarla ilgili kararlarını kabul etmesinin
şart olduğunu ileri sürmüştür (Bilsel 1933: 277). Lord
Curzon 13 Aralık oturumunda yapmış olduğu konuşmaya
şu ağır ifadelerle tamamlamıştır: “Bu sabah çok ciddî
bir dil kullandım. Çünkü Türkiye heyeti birçok meselelerde
olduğu gibi bu işte de konferansın içinde bulunduğu
vaziyeti güç anlıyor gibi görünüyor. Bu konferansın
gayesi var. Müttefikler, bu gayeye götüren yol üzerindeki
engelleri yıkmağa çalışıyorlar. Türk heyeti, engelleri
kurmağa çalışıyor. Bu sonuna kadar böyle devam edemez.
Avrupa’nın yapacağı başka işler vardır. Azınlıklar işi
herhangi bir işten ziyade dünyanın gözünü çekiyor. Konferans
hakkında, bu meseleyi halledişine göre hüküm verilecektir.
Türkler makûl olmayan bir tavır alır, bundan dolayı
konferans kesilir ise, bütün dünyada Türk heyeti lehine
söylenecek tek bir söz var mı? Bilmiyorum. Ankara’da
belki, amma başka yerde asla bir mesnet bulamayacaktır”
(Bilsel 1933: 277-278).
Lord
Curzon’un bu sözleri, hâlâ karşılarında ezik Osmanlı
diplomasinin temsilcilerinin yerine, yeni bir devletin
temsilcilerinin ve yeni bir anlayışının bulunduğunun
kabul edilmek istenmediğinin tipik bir kanıtıdır. Aynı
gün Amerikalılar da İsmet Paşa’yı ziyaret etmişler ve
onlar da Ermeni yurdu isteklerini dile getirmişlerdir.
Bu istek de İsmet Paşa tarafından kesin olarak reddedilmiştir
(Şimşir 1990: 216).
İsmet
Paşa, Lord Curzon’un bu tehdit kokan konuşmasına ertesi
gün, 14 Aralık 1922’de cevap verme gereğini duymuş ve
öncelikle Lord Curzon’un kullandığı uslûbun kendisini
üzdüğünü ifade etmiştir. Türkiye’deki Ermenilerin bütün
kitaplarda 1.290.000 – 1.500.000 arasında gösterildiğini
ve Kilikya’yı terk edenlerin, Ermeni komiteler tarafından
zorla çıkarıldıklarını ağlayarak anlattıklarını dile
getirmiştir (Bilsel 1933: 279). Lord Curzon’un “Türkiye
kadar büyük bir memlekette Ermenilere bir köşe bulunamaz
mı?” şeklindeki sorusuna İsmet Paşa “Memleketleri Türkiye’den
çok büyük devletler vardır, hem de bizden yeni ayrılan
yerlerde çok geniş yerler vardır. Türk kalan ülke, hiç
parçalanma kabul etmez bir küldür. Şark vilâyetlerinde
ve Kilikya’da Türk ahali yurtlarını ecnebî istilâsına
karşı, hesapsız fedakârlıklarla müdafaa etmişlerdir.
Yerlerini hiç kimseye vermezler” şeklindeki sözlerle
cevaplandırmıştır (Bilsel 1933: 279-280; Karacan 1943:
135-136).
İsmet
Paşa, Lord Curzon’un kendi ellerinin temiz olduğu ve
bu yüzden de Milletler Cemiyetinden korkularının olmadığına
dair sarf ettiği sözlere karşılık olarak, Türkiye’nin
Milletler Cemiyetinden korkusunun olmadığını, asıl olarak
hiçbir memlekete saldırmayan ve tahrip etmeyen Türklerin
ellerinin temiz olduğunu sert bir uslûpla dile getirmiş
ve Milletler Cemiyetine barışın imzalanmasından sonra
girileceğini ifade etmiştir (İnönü 1987: 85; Bilsel
1933: 280). İsmet Paşa’nın şiddetle karşı çıkması ve
kararlı tutum karşısında Lord Curzon yumuşamış ve bunu
diğer devletlerin temsilcileri takip etmiştir. İsmet
Paşa’nın yapmış olduğu açıklamalardan tatmin olduklarını
beyan eden İtilâf Devletleri temsilcileri konunun tali
komisyona gönderilmesini kabul etmişlerdir (Karacan
1943: 137).
Daha
önce de değinildiği gibi, Ermenilerle ilgili olarak
resmî oturumların dışında da yoğun bir faaliyet söz
konusuydu. Bunlardan biri Fransızların, İsmet Paşa’nın
kaldığı otele Ermeni yurdu ile ilgili bir propaganda
bildirisi asmalarıdır. “Ermenistan İçin Konferansa Çağrı”
başlığını taşıyan bu bildiride İtilâf Devletlerinin
Türk Ermenistan’ını (!) kurtarmak için savaş ilân ettiklerini,
1.200.000 Ermeni’nin öldüğünü, 600.000’den fazla Ermeni’nin
göçmen olarak evsiz barksız, dağınık bir biçimde yaşadığı
öne sürülmekte ve vakit geçirilmeksizin bir Ermeni millî
yurdu kurulması istenmekteydi (9).
Gayriresmî
çabaların bir başkası ise İsviçreli bir profesöre aittir.
İsviçreli profesörün başkanlığında İsmet Paşa’yı ziyaret
eden heyet, sözü yine Ermeni konusuna getirmiş ve İsmet
Paşa’nın açıklamalarından pek tatmin olmamıştır. Profesörün
“Ermeni yurdu istiyoruz. Ermenilere bir yer ayıracaksınız,
içeride ve dışarıda bulunan orada yerleşecekler, böylece
memleketiniz içinde bir Ermeni yurdu husule gelecek”
şeklindeki konuşması karşısında İsmet Paşa, bu kez sertleşmiş
ve “Haksız bir şey istiyorsunuz. Sizin istediğiniz Türkiye’nin
insanları arasında ahengin kurulması değil, bunun bozulmasıdır.
Zihniyetiniz vatandaşlar arasında ahenk olmamasını isteyen
bir istikamettedir. Fena yoldasınız. Muvaffak olamazsınız.
Bana memleketin bölünmesini teklif ediyorsunuz. Biz
memleketimizi parçalanmaktan kurtarmak için bütün Cihan
Harbi boyunca uğraştıktan sonra, dört sene daha uğraşmışızdır.
Sizin cemiyetinizin yapacağı mücadele, bizim yendiğimiz
devletler ve güçlükler yanında çok ehemmiyetsiz kalır.
Çok az gelirsiniz.” diyerek İsviçreli profesörü kovmuştur
(İnönü 1987: 82).
Bu
arada "Ermeni yurdu" sorununun tali komisyonda
ele alınması yoluna gidilmiştir. 23 Aralık 1922’de tali
komisyonda gündeme gelen Ermeni yurduyla ilgili olarak
Ermenilerin konuşturulması isteğine Türk temsilci Dr.
Rıza Nur şiddetle karşı çıkmış ve Türk heyetinin buna
hazır olmadığını bildirmiştir. Rıza Nur, Müttefiklerin
Ermenileri dinleyebileceğini, ancak bunun konferans
zabıtlarında yer alamayacağını söyleyerek oturumu terk
etmiştir (Bilsel 1933: 287).
Noradunkyan
Hadisyan, Paşalıyan ve Aharonyan Efendilerinden oluşan
Ermeni heyeti, Türk tarafının bulunmadığı tali komisyonda
26 Aralıkta söz alabilmiştir. Ermenilerin yurt isteklerini
bir kez dile getirdikleri bu konuşmalarda, Ermeni yurdunda
asker toplamanın serbest olması ve Patrikhanenin bağımsız
kalması yönünde yeni görüşler de ortaya koymuşlardır
(Uras 1976: 731-737).
Bu
arada İngiliz basınında Ermeni sorunu dâhil, hemen hiçbir
konuda ilerleme kaydedilmemesi, Türklerin aşırı şekilde
kibirli, fanatik ve hatta küstahlığı ile Sovyet tahriklerine
bağlanmıştır. Ayrıca Batılı devletlerle anlaşmaya yanaşmayan
II. Mahmut dönemindeki Navarin Baskını hatırlatılarak,
örtülü bir tehdit gündeme getirilmiştir. Tehdit ve bir
anlamda hakaret dolu yazı, şu ilginç cümleyle sona ermiştir:
“Bu günkü koşullar, 1827 yılıyla aynı değildir, fakat
o yılda verilen ders bugün Ankara, İstanbul ve Lozan’da
da dikkate alınmalıdır” (The Times: 28. December 1922).
Tali
komisyonun 30 Aralık 1922 tarihli toplantısında Amerikalı
temsilci, Fransız temsilci Montagna ve İngiliz temsilci
Rumbold yapmış oldukları konuşmalarda Ermeni yurdu isteklerini
bir kez daha tekrarlamışlarsa da, Türk tarafını yumuşatamamışlardır
(Meray 1969: 242). Tali komisyon Ermeni sorunuyla ilgili
olan azınlıklar son toplantısını 6 ocak 1923 tarihinde
yapmıştır. Fransız temsilci Montagna ve İngiliz temsilci
Sir Horace Rumbold’un Ermeni yurdu kurulması yönündeki
isteklerini tekrar ettikleri konuşmalar sonrasında söz
alan Dr. Rıza Nur “İtilâf Devletleri Ermenileri kendilerine
siyasî âlet yapmışlar, ateşe saldırmışlardır. Kendi
devletleri aleyhine isyan ettirmişlerdir. Bunun neticesi
onların te’dibi olmuştur. Tedip ile sari hastalık, açlık
ve hicret ile kırılmışlardır. Bunun bütün mes’uliyeti
bize değil, İtilâf Devletlerine aittir. Ermenilere mükâfat
lazımsa siz verin!.. El malı ile dost kazanılmaz. Ermeniler
mazlum imiş, onlara yurt, istiklâl verilmeliymiş. Biz
bunlara kaniiz. Ancak dünyada mazlum millet bir tane
değildir. Mısır hürriyeti için birkaç defadır ve daha
dün kan içinde çalkalandı. Hindistan, Tunus, Cezayir,
Fas hürriyetini, yurdunu istiyor. Hatta İrlandalılar
yurtları, istiklâlleri için kaç asırdır, ne kadar kan
döktüler? Siz bunlara istiklâllerini, yurtlarını verin,
biz de derhâl verelim” şeklindeki konuşması sonrasında
oturumu terk etmiştir (Nur 1968: 1063).
Rıza
Nur’un bu tavrı İngiltere’de “Türklerin huysuzluk gösterisi”
olarak değerlendirilmiştir. Sir Horace Rumbold’un, Türkiye’nin
nüfusu içinde çok az bir çoğunluğa sahip azınlık toplumuna
(Ermeniler) çok az bir arazinin yurt olarak bırakılmasının
zor olmayacağı ve bunun içinde Ermenilere Kilikya’da
deniz ile Fırat arasında 200.000 – 300.000 kişiyi barındırabilecek
bir arazinin verilmesini önermesi son derece masum bir
istek olarak ele alınmıştır. Dr. Rıza Nur’un bu istekleri
protesto ederek oturumu terk etmesi ise, bir huysuzluk
ve nezaketsizlik olarak değerlendirilmiştir (The Times:
8 January 1923. a).
Türk
temsilcilerin zaman zaman diplomatik kuralları da hiçe
sayarak "Ermeni yurdu" konusunda göstermiş
oldukları kararlılık, Batılılar tarafından genelde bir
inatçılık ve kendilerine hakaret olarak görülmüş, hatta
bu nedenle İtalyan ve Fransız temsilcilerin Türklere
karşı kesin bir cephe oluşturdukları yorumları yapılmıştır
(The Times: 8. January 1923. b).
Fransız
ve İtalyanların Türklere karşı oluşturmuş oldukları
cephe de Türk heyetinin görüşünü değiştirmemiştir. Özellikle
İngilizlerin Boğazlar konusunda, kendi lehlerinde ilerlemeler
görmelerinin de etkisiyle, Türk tarafının kesin tavrı
karşısında Batılı devletlerin temsilcileri de, zaten
kendileri için hayatî bir önem taşımayan Ermeni Sorununda
yumuşamışlar ve ısrarlarından vazgeçmişlerdir. Bu konuda
İsmet Paşa’nın konuştuğu bir İngiliz yetkilinin “İsmet
Paşa! Senelerce çok şeyler söyledik, çok şeyler vaat
ettik. Bütün dünyada çok taahhüt altına girdik. Şimdi
bunlara son verirken, bu kadar merasim yapılmasını neden
yadırgıyorsun?” (İnönü 1987: 85) şeklindeki sözleri
Batılıların Ermeni sorununa bakışlarını ve bu sorunu
ne kadar gündemde tutabileceklerini göstermesi açısından
önemlidir.
Ermeni
Sorunu tali komisyonda son olarak 9 Ocak 1923’te hazırlanan
bir raporla gündeme getirilmiştir. Bu raporda İtilâf
Devletleri iki önemli taviz verdikleri görülmüştür.
Buna göre Batılılar, Gayrimüslimlerin korunmasıyla ilgili
isteklerinden vazgeçmişler ve Milletler Cemiyetinin
İstanbul’da temsil edilmesi fikrini terk etmişlerdir.
Yine Türk tarafının geniş kapsamlı bir genel af ilânını
ve azınlıkları askerlik görevinden muaf tutmayı reddetmesine
de itiraz edilmemiştir (Sonyel 1986: 317). Tali komisyonun
raporunun İsmet Paşa ve Lord Curzon tarafından kabul
edilmesinden sonra Lozan’da Ermeni konusu bir daha resmî
görüşmelerde gündeme gelmemiş ve doğal olarak da antlaşmaya
bu konuyla ilgili herhangi bir hüküm girmemiştir (Gürün
1983: 304).
Ermeni
konusundaki uzlaşma konferansın tıkanmasını önleyememiştir.
Musul Sorunu, kapitülasyonlar, borçlar, savaş tamiratı
bedeli ve Karaağaç gibi sorunların çözümlenmemesi sonucu
konferans 4 Şubat 1923’te kesintiye uğramıştır.
Diplomatik
çabalar sonucunda 23 Nisan 1923’te başlayan ikinci dönem
görüşmelerine, İngiltere’nin -Boğazlar ve Musul Sorunlarında
istediklerini almış olmanın rahatlığıyla- eskisi kadar
önem vermemesi Türk tarafını rahatlatmıştır. İngiltere’nin
zorluk çıkarmadığı bir konferansın Türkiye için daha
kolay geçeceği bir gerçektir.
İkinci
dönem görüşmelerinde Ermeni sorunu resmî ya da gayriresmî
yollardan hemen hemen hiç gündeme gelmemiştir. Bu Batılı
devletlerin Ermeni sorunu yüzünden konferansın kesilmesini
göze alamadıklarını göstermesi açısından önemlidir.
Bir başka deyişli Batılılar yıllardır savundukları ve
gündemde tuttukları bir konu için ilk dönem görüşmelerinde
son bir merasim düzenlemişler ve konuyu şimdilik kendi
çıkarları açısından kapatmışlardır.
Bununla
birlikte, Lozan Konferansının ikinci döneminde taraflar
arasındaki çekişmelerden başka, Sovyet temsilcisi Vorovski’nin
öldürülmesi ve İsmet Paşa ile ilgili suikast söylentileri
konuşulmuştur. Birinci dönem görüşmelerinden hayal kırıklığı
ile ayrılan Ermeniler, faaliyetlerini daha önce de olduğu
gibi bir kez daha yasal yolların dışına çıkararak, İsmet
Paşa ve diğer Türk temsilcilere suikast çabalarına yönelmişlerdir.
Ermenilerle
ilgili suikast söylentileri, Sovyet Vorovski’nin Lozan’da
öldürülmesinden sonra daha ciddiye alınmaya başlanmıştır.
Bu konuda Heyet-i Vekili Reisi Rauf Bey Ankara’dan çektiği
telgrafla İsmet Paşa’yı uyarmıştır. Rauf Bey 14 Mayıs
1923 tarihli telgrafında Taşnak ve Hınçak üyesi olan
iki Ermeni grubunun Lozan’a geçtiklerini bildirmiş ve
dikkatli olunmasını tavsiye etmiştir (Şimşir 1994: 307).
Rauf Bey aynı yöndeki bir başka telgrafı Paris temsilciliğine
de çekmiştir. Bu telgraflarda Çerkes Ethem’in de Lozan’a
geçtiğinin bildirilmiş olması oldukça ilginçtir (Şimşir
1994: 309).
Konuyla
ilgili olarak Türkiye’deki gazetelerde de haberler çıkmış
ve uyarıcı yazılar yayınlanmıştır (Kutay 1956: 44-52).
Türk basınının yanı sıra dünyadaki diğer basın-yayın
kuruluşlarında da benzer haberlerin alınması üzerine
İsviçreli yetkililer İsmet Paşa ve Türk heyetiyle ilgili
koruma tedbirlerini artırmışlardır (Kutay 1956: 52-53).
Daha önceki yıllarda Talat Paşa’nın Berlin’de, Cemal
Paşa’nın da Tiflis’te Ermeniler tarafından öldürülmüş
olması ve Sovyet temsilci Vorovski’nin bir rejim muhalifi
tarafından öldürülmesi suikast iddialarına ciddiyet
kazandırmıştır.
Bu
arada İsviçreli yetkililerin İsmet Paşa’ya tahsis edilen
otomobildeki Türk bayrağının indirilmesi yönündeki teklif,
İsmet Paşa tarafından hemen reddedilmiştir (Karacan
1943: 316). Alınan tedbirler sonucu ikinci bir Vorovski
olayı yaşanmamış ve Ermeni komitacılar ortalıkta görünmemişlerdir.
Lozan
Barış Konferansında diğer konularda da uzlaşma sağlanmasıyla
birlikte antlaşma 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır. Antlaşma
metninde Ermenilerle doğrudan ilgili herhangi bir hükme
yer verilmemiştir. Türkiye’de yaşayan veya yaşamak isteyen
Ermenilerin durumuna genel bir ifadeyle uyruklukla ilgili
bölümde değinilmiştir. Lozan Antlaşmasının Türkiye’nin
dışında kalan ve ülkeye dönmek isteyen Ermenileri de
ilgilendiren 31. maddesi şu şekildedir: “18 yaşını geçmiş
olup da 30. Madde hükümleri (10) uyarınca Türk uyrukluğunu yitiren ve kendiliğinden
yeni bir uyrukluk kazanan kişiler, işbu antlaşmanın
yürürlüğe konulduğu günden başlayarak, iki yıllık süre
içinde Türk uyrukluğunu seçmek hakkına sahip olacaklardır”
(Soysal 1983: 94-95).
Antlaşmanın
dolaylı da olsa Ermenileri ilgilendiren 32. maddesi
ise aynen şöyledir: “İşbu antlaşma gereğince Türkiye’den
ayrılan topraklarda yerleşmiş ve bu topraklardaki halkın
çoğunluğundan soy bakımından ayrı olan 18 yaşını geçmiş
kişiler, bu antlaşmanın yürürlüğe konulması gününden
başlayarak iki yıllık süre içinde, halkın çoğunluğu
kendi soyundan olan devletlerden birinin uyrukluğunu,
o devletin izni koşuluyla seçebileceklerdir” (Soysal
1983: 94).
Antlaşmada
azınlıklarla ilgili hükümler de Türkiye’deki Ermenileri
ilgilendirmektedir. Bunlardan biri 39. Maddedir. Buna
göre Müslüman olmayanlar Müslüman olanlarla özdeş, medenî
ve siyasal haklardan yararlanabileceklerdi. Yine Türkiye’nin
tüm halkı, din ayırt edilmeksizin, yasa önünde eşit
olacaktı (Soysal 1983: 95).
Lozan
Konferansı sırasındaki görüşmelerden ve daha sonra imzalanan
antlaşmada yer alan hükümlerden de anlaşıldığı gibi,
Türkiye açısından Ermeni Sorunu gerek ulusal plânda,
gerekse uluslar arası alanda kapanmıştır.
Sonuç
20
Kasım 1922 - 24 Temmuz 1923 tarihleri arasında iki dönemde
cereyan eden Lozan Konferansı, yüzyıllardır devam eden
bazı sorunları çözüme kavuştururken, günümüze değin
devam eden bazı sorunlara da kaynaklık teşkil etmiştir.
Bazı sorunlar ise çözümlenmiş olmakla ya da çözümlendiği
sanılmakla birlikte, sonraki dönemlerde yeniden güncelleşmiş
ve nitelik değiştirerek uluslar arası diplomaside yerini
almıştır. Ermeni sorunu da Lozan’da çözümlenen ya da
çözümlendiği varsayılan sorunlardan biridir.
Ermeni
sorunu ağırlıklı olarak Lozan Konferansının birinci
döneminde gündeme gelmiş ve sert tartışmalara neden
olmuştur. Sorun konferans boyunca üç farklı boyutta
ele alınmıştır. Öncelikle Türkiye’deki Ermenilerle Ermenistan’daki
Türklerin mübadelesi ele alınmıştır. Anadolu’daki Rumlar
gibi Ermenilerin de mübadele kapsamına alınması durumunda
yeniden göçmen sorunu yaşanabileceğini düşünen İsmet
Paşa, bu konuda TBMM Hükûmetini razı etmiş ve mübadele
fazla tartışmaya yol açmadan gündemden kalkmıştır. Ermenilerle
gündeme getirilen iki konu soykırım iddialarıdır. Batılı
devletlerin temsilcileri bu konuda Türk tarafını köşeye
sıkıştırarak, diğer konularda taviz koparmak istemişlerse
de, Türk Heyeti belgelere dayanarak iddiaları reddetmiş
ve Batılıların elindeki rakamların gerçek dışı olduğunu
ileri sürmüştür. Üçüncü ve belki de en ağırlık olarak
gündeme getirilen konu ise, Anadolu’da Ermenilere bir
yurt verilmesidir. Misak-ı Millî konusunda kararlılık,
bu isteğin de gerçekleşme imkânını ortadan kaldırmıştır.
Tüm
bu konular, konferans boyunca farklı mekânlarda ve değişik
taraflarca gündeme getirilmiştir. Türk Heyeti, Ermeni
sorunuyla ilgili olarak bir yandan İtilâf Devletlerinin
temsilcileriyle resmî oturumlarda mücadele ederken,
resmî oturumlar dışında da Ermeniler, Amerikalılar ve
hatta İsviçrelilerle karşı karşıya kalmıştır.
Görüşmeler
esnasında, mübadele konusunda yukarıda da bahsedildiği
gibi hemen ilk günlerde bir uzlaşma sağlanırken, soykırım
iddiaları ve Ermeni yurdu konularında ciddî gerginlikler
ortaya çıkmıştır. İtilâf Devletlerinin temsilcileri
resmî ve gayriresmî yollardan soykırım ve yurt konularındaki
ısrarlarını sürdürmüşlerdir.
Taraflar
arasındaki değişik yaklaşımlar doğal olarak farklı rakamların,
değişik tarihsel yaklaşımlar da farklı beklentilerin
doğmasına yol açmıştır. Batılı devletlerin temsilcilerine
göre soykırım (!) esnasında 1.500.000 civarında Ermeni
öldürülmüştü ve bu ancak oldukça geniş olan Anadolu’da
Ermenilere bir yurt verilmesiyle telâfi edilebilirdi.
Türk tarafı ise sevk ve iskân kanununun uygulanması
sırasında ve daha önceki yıllarda 300.000 civarında
Ermeninin öldüğünü, herhangi bir sistemli soykırım uygulanmadığını
ve doğal olarak da Anadolu’nun hiçbir yerinde çoğunluğu
oluşturmamış olan Ermenilere yurt verilemeyeceğini dile
getirmiştir.
Ermeni
konusundaki farklı bakış açısı, aslında konferansın
tümüne de yansıyan bir durumdur. Batılı devletlerin
kendilerini galip kabul ederek Mondros ve Sevr’e göre
düzenleme yapmak istemelerine karşın, Türk tarafı tam
zıddı bir anlayışla Misak-ı Millî ve Mudanya’ya göre
bir barışın imzalanması için çaba sarf etmekteydi. Lozan’dan
günümüze yansıyan belki de en ilginç nokta, 1923’ler
ile 2000’ler arasında tarafların yaklaşımları, tezleri
ve iddialarında ciddî benzerliklerin bulunmasıdır. Batılı
devletler 1923 yılında, Lozan’da Ermenilerle ilgili
olarak Türkleri sıkıştırmak için ne yapmışlar ve söylemişlerse,
bugün de aynı iddialarda bulunmaktadırlar. Buna karşılık
Batılıların iddialarına Türklerin verdikleri cevaplarda
da dün ile bugün arasında ciddî benzerlikler vardır.
İsmet Paşa ve Dr. Rıza Nur’un Lozan’da öne sürdükleri
görüşlerle günümüzde zaman zaman gündeme gelen Ermeni
soykırımı iddialarına verilen cevaplar hemen hemen aynıdır.
Bu bir anlamda Batılıların hâlâ Sevr’e, Türklerin ise
Misak-ı Millî’ye dayandıklarını kanıtlamaktadır. Bütün
bunlardan hareketle, Ermeni sorununun tarihsel ve akademik
bir sorun olmaktan çok, siyasal ve ekonomik çıkarlar
açıdan ele alınana bir sorun olduğu söylenebilir.
Aslında
Lozan Konferansı görüşülen tüm konular ve gündeme gelen
sorunlar açısından bir bütündür. Batılı devletler bu
bütün içinde yer alan kendileri için hayatî önem taşıyan
konularda başarı sağlayabilmek ve Türk tarafını tavize
zorlamak için Ermeni sorunu gibi kendileri için tali
önem taşıyan bir konuyu zaman zaman gündeme getirmişlerdir.
Ermeni sorununda yumuşamaları da bu çerçevede ele alınabilir.
Bu yumuşamaya, Türklerden karşı bir iyi tavır beklentisi
içine girdikleri bir gerçektir. Böylesi bir politikada
İngiltere’nin başarılı olduğunu söylemek mümkündür.
Çünkü Ermeni yurdu konusu konferansın gündeminden kalkmış,
ancak Boğazlar ve Musul konuları İngiltere’nin istediği
biçimde sonuçlanmıştır. Bu bir tesadüf olmasa gerek.
Lozan’daki
Ermeni sorunu, Batılı devletlerin yeni Türk devleti
üzerinde uluslar arası bir baskı oluşturmaları yolunda
bir başlangıç teşkil ederken, Türk devleti için de Misak-ı
Millî konusunda tavizsizlik ve kararlılık geleneğinin
doğmasına yol açmıştır. Ermeni yurdu isteklerine karşı
Türk tarafının geliştirdiği tutum, Misak-ı Millî’nin
uluslar arası bir konferansta sınanmasına ve uygulanabilirliğinin
ölçülmesine olanak sağlamıştır.
Savaştan
yeni çıkmış ve yorgun bir ulusun temsilcilerinin toprak
bütünlüğü konusunda Lozan’da göstermiş olduğu direniş,
antlaşma metnine de yansımış ve Ermenilerle ilgili hiçbir
hükme yer verilmemiştir. Böylece Ermeni sorununun sona
ermiş olduğu Batılı devletlere de teyit ettirilmiştir.
Notlar
(1)
Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları sonunda Osmanlı toprakları
üzerinde Romanya, Sırbistan ve Karadağ gibi devletler
oluşturulmuştur. Ayrıca Ayastefanos Antlaşmasında büyük
bir Bulgaristan devletinin kurulması öngörülürken, Berlin
Antlaşmasında bundan vazgeçilmiş, yerine Osmanlı’ya
bağlı özerk küçük bir Bulgar prensliği kurulmuştur.
Bunların yanı sıra Bosna-Hersek’in de Osmanlı toprağı
olduğu kabul edilmekle birlikte, yönetimi Avusturya-Macaristan
İmparatorluğuna bırakılmıştır. Teselya ise Yunanistan’a
verilmiştir (Karal 1983: 64-66, 76-77).
(2)
Osmanlı
sınırları içindeki Ermeni cemiyetlerinin ilki 1860’da
İstanbul’da kurulan “Hayırsever Cemiyeti”dir. 1860-1878
yılları arasında kurulan Ermeni Cemiyetleri genelde
toplumsal nitelik taşımaktadırlar. İhtilâlci nitelik
taşıyan ilk cemiyet 1878’de Van’da kurulan “Kara Haç”
cemiyeti olduğu söylenebilir (Gürün 1983: 128-129).
(3)
Örneğin
1892 yılında toplanan Taşnak kongresinden sonra belirlenen
metotlar özetle şunlardır: Çeteler teşkil etmek ve onları
faaliyete hazırlamak, her yola başvurarak halkın maneviyatını
ve ihtilâlci faaliyetlerini artırmak, halkı silâhlandırmak
için her yola başvurmak, ihtilâl komiteleri teşkil ederek
aralarında irtibat sağlamak, kavgayı teşvik etmek ve
hükûmet yetkililerini, muhbirleri, hainleri ve soyguncuları
yıldırmak, insan ve insan nakliyatı için ulaştırmayı
sağlamak, hükûmet müesseselerini yağmalamak ve harap
etmek (Gürün 1983: 133-134).
(4) Agop
Kazazyan (Maliye), Garabet Artin Davut (PTT ve Bayındırlık),
Andon Tıngır (PTT), Oskan Mardikyan (PTT), Berdos Hallacyan
(Bayındırlık), Krikor Sinapyan (Bayındırlık), Krikor
Agaton (Bayındırlık), Gabril Noradunkyan (Bayındırlık
ve Dış işleri) gibi şahıslar bakanlık yapmışlardır.
Yine Ohannes Kuyumcuyan, Abraham Eramyan, Manuk Azaryan,
Gabriel Noradunkyan ise Ayan Meclisi üyeliği yapmışlardır
(Koçaş 1967: 94-95).
(5) Ermeniler
Paris Barış Konferansına iki delegasyonla katılmışlardır.
Burada verdikleri muhtırada Kafkas Ermeni Cumhuriyeti
arazisi ile beraber Kilikya ve yedi ilden oluşan bir
bağımsız Ermenistan kurulmasını, bunun devletlerden
birinin manda yönetimine verilmesini, ayrıca katliama(!)
katılmış olanların cezalandırılmalarını istemişlerdir
(Gürün 1983: 249).
(6) İttihatçıların
yargılanmalarıyla ilgili olarak geniş bilgi için bkz.
Akşin (1976: 197-205).
(7)
Sevr
Antlaşmasının 88. Maddesi: “Türkiye öteki müttefik devletlerin
yapmış oldukları gibi Ermenistan’ı özgür ve bağımsız
bir devlet olarak tanındığının bildirir”; 89. Maddesi:”Öteki
bağıtlı yüksek taraflar gibi, Türkiye ile Ermenistan
da, Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis vilayetlerinde,
Türkiye ile Ermenistan arasında sınırın saptanması işini
ABD Başkanının hakemliğine sunmayı ve bu konudaki kararını
olduğu kadar, Ermenistan’ın denize çıkışı ile sözü geçen
sınıra bitişik bütün Osmanlı topraklarının askersizleştirilmesine
ilişkin ileri sürülebileceği bütün hükümleri kabul etmeyi
kararlaştırılmışlardır”. 230. madde ise “Osmanlı Hükûmeti
1 Ağustos 1914 tarihinde Osmanlı İmparatorluğunun parçası
bulunan herhangi bir toprak üzerinde, savaş durumu sırasında
işlenen topluca öldürmelerden sorumlu olan ve müttefik
devletlerce istenen kişileri kendilerine teslim etmeyi
yükümlenir” şeklindedir (Meray-Olcay 1977: 784
vd.)
(8)
Hadisyan’dan alınan bu muhtıranın tam metni için
bkz. Uras (1950: 723 vd.)
(9) Bu
bildirinin tam metni 19. 12. 1922 tarihli Journal de
Geneve’de yayınlanmıştır (Şimşir 1990:
229-230)
(10)
Lozan
Antlaşmasının 30. Maddesine göre Türkiye’den ayrılan
topraklara yerleşmiş Türk uyruklular kendiliğinden ve
yerel yasaların koşulları içinde bu toprakların geçtiği
devletin uyruğu olacaklardı. (Soysal 1983: 93).
Kaynaklar
AKŞİN,
Sina, (1976), İstanbul Hükûmetleri ve Millî Mücadele,
I. Cilt, İstanbul, Cem Yayınevi.
ARMAOĞU,
Fahir,(2000) "Atatürk Döneminde Türk-Amerikan İlişkileri",Atatürk
Dönemi Türk Dış Politikası-Makaleler-, Ankara: Atatürk
Araştırma Merkezi Yayınları, 281-297.
ATATÜRK,
Mustafa Kemal. (1960), Nutuk, II. Cilt, İstanbul:
Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları.
BİLSEL,
Cemil, (1933), Lozan, II. Cilt, İstanbul: Ahmet
İhsan Matbaası.
GÜRÜN,
Kamuran, (1983), Ermeni Dosyası, Ankara: Türk
Tarih Kurumu Yayınları
İNÖNÜ,
İsmet, (1987), Hatıralar, 2. Kitap, Ankara: Bilgi
Yayınevi.
KARACAN,
Ali Naci, (1943), Lozan Konferansı ve İsmet Paşa,
İstanbul: Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları.
KARAL,
Enver Ziya, (1983), Osmanlı Tarihi, VIII. Cilt,
Ankara,Türk Tarih Kurumu Yayınları
KOÇAŞ,
Sadi, (1967), Tarih Boyunca Ermeniler ve Türk-Ermeni
İlişkileri, Ankara: Altınok Matbaası.
KUTAY,
Cemal, (1956), Lozan’da İsmet Paşa’yı Kim Öldürecekti?,
Tarih Konuşuyor: 7, İstanbul: Ercan Matbaası.
MERAY,
Seha,(1969), Lozan Barış Konferansı. Tutanaklar.
Belgeler, I. Cilt, 2. Kitap, Ankara: A.Ü. Siyasal
Bilgiler Fakültesi Yayınları.
MERAY,
Seha- OKYAR, Osman (1977), Osmanlı İmparatorluğunun
Çöküş Belgeleri, Ankara: A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi
Yayınları.
NUR,
Rıza, (1968), Hayat ve Hatıratım, 3. Cilt, İstanbul:
Altıdağ Yayınevi.
SONYEL,
Salahi R., (1986), Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika,
II. Cilt, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları.
SOYSAL,
İsmail, (1983), Tarihçeleri ve Açıklamaları ile Birlikte
Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, I. Cilt, Ankara:
Türk Tarih Kurumu Yayınları.
SÜSLÜ,
Azmi, (1995), Türk Tarihinde Ermeniler, Ankara:
Kars Kafkas Üniversitesi Yayınları.
ŞİMŞİR,
Bilal, (1990), Lozan Telgrafları, I. Cilt, Ankara:
Türk Tarih Kurumu Yayınları.
ŞİMŞİR,
Bilal, (1994), Lozan Telgrafları, II.Cilt, Ankara:
Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Talat
Paşa’nın Anıları, (1986),
Haz. Mehmet Kasım, İstanbul: Say Yayınları.
The
Times, “Turkey in Europe”,
13 December 1922.
---,
“Clouds at Lausanne”, 28 December 1922.
---,
“Turkish Display of Temper an Incident at Lausanne,
8 January 1923.a.
---,
“Angora and Lausanne”, 8 January 1923.b.
Türk
İstiklal Harbi, (1995),
II. Cilt, 6. Kısım, 4. Kitap, Ankara: Genelkurmay Başkanlığı
Yayınları.
URAS,
Esat, (1950), Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi,
Ankara: Yeni Matbaası.
Kaynak:
KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar
Dergisi, Cilt II, Sayı 2, (Güz 2000), ss. 209-225
|