| Kampanyalar | Ropörtajlar | Makaleler | Anketler |
 
  GENEL BAKIŞ
  TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ
  SORUNUN ORTAYA ÇIKIŞI
  ERMENİ KATLİAMLARI
  24 NİSAN 1915
  YER DEĞİŞTİRME (TEHCİR)
  ERMENİ TERÖRÜ
  ŞEHİT DİPLOMATLAR
  ÖNEMLİ SORULAR VE YANITLARI
  KRONOLOJİ
  FOTOĞRAF ALBÜMÜ
  ARŞİV BELGELERİ
  BİBLİYOGRAFYA
  LİNK VERENLER
  ATATÜRK'TEN ERMENİ SORUNU




 
    MAKALELER

DEVLETLER HUKUKUNA GÖRE ERMENİ MESELESİ

B.M. Genel Kurulu 96 (1) sayılı Kararı

Soykırımın yer aldığı ilk hukuki nitelik taşıyan belge, BM Genel Kurulu'nun 1946 Aralık ayında, Nuremberg Mahkemesi sonuçlandıktan kısa bir süre sonra, yaptığı ilk toplantısında aldığı 96 sayılı karardı.

Bu kararın amacı, sonuncu işlem paragrafında belirtildiği gibi, soykırım konusunda ECOSOC'un bir yıl içinde bir sözleşme taslağı hazırlamasının istenmesiydi. Ancak bu arada, Genel Kurul soykırımdan ne anladığını da açıkladı.

Soykırım, insan gruplarının, grup olarak tümüne yaşama hakkı tanımamaktı. Bu, kişiye yaşama hakkı tanımamaya benzetildi. Yaşama hakkına yapılan bu atıf, bilahare insan haklarıyla soykırım arasında bir bağ oluşturdu. Zira soykırımda esas olan kişilerin katledilmesiydi.

Soykırımın, bu insan gruplarının insanlığa yaptığı kültürel ve diğer katkılarının kaybına yol açtığı belirtildi. Böylece Lemkin'in önem verdiği kültürel soykırım kavramı kısmen metne girmiş oldu.

Soykırıma tabi tutulan gruplar, ırki, dini, siyasi ve diğer gruplar olarak sayıldı. Böylece tüm insan gruplarının soykırıma uğrayabilecekleri kabul edilmiş oldu. Soykırım, bir grubun tümünün olduğu gibi, bir kısmının yok edilmesini de kapsadı.

Kararın belki de en önemli yanı, soykırımın devletler hukukuna göre bir suç sayılmasıydı. Bu, bir ülke içinde işlenmiş olmasının, devlet egemenliği ilkesi çerçevesinde iç işleri olarak sayılmasına, ve uluslararası kovuşturmadan kurtulmasına imkan vermemeyi amaçlıyordu. Soykırım suçunu işleyenlerin, özel veya kamu memuru ya da devlet adamı olmasına bakılmadan cezalandırılması kabul edildi.

Soykırım hukuku henüz gelişmemiş olduğundan, kaynak olarak `ahlaki hukuka' (moral laws) aykırılığı vurgulandı ve uygar devletlerin soykırımı kınadığı bildirildi.

Soykırımın gerekçesi ya da soykırım yapanın amacı olarak, soykırıma maruz gruplarla örtüşmek üzere, "dini, ırki, siyasi ve diğer nedenler" sayıldı. Bu açıdan Nuremberg ilkeleri arasındaki insanlığa karşı suç çerçevesinde yer alan 6(c)'deki tanım "diğer nedenler"in ilavesiyle daha da genişletilmiş oldu.

Bu kararda, siyasi gruplarının soykırıma uğrayabileceği hükmü, siyasi mücadele yapan, örneğin sol ideolojik amaçla silaha başvuran veya bağımsızlık için mücadele eden gruplarının içindeki sivillerin, kısmen dahi olsa, önemli sayıda katledilmesi halinde soykırım işlenmiş olacağını gösteriyordu. Bu haliyle Nuremberg ilkeleri içindeki insanlığa karşı suç kavramı hemen tümüyle soykırım sayılırmış olmaktaydı: Ancak, insanlığa karşı suçların aksine, bu karar soykırımla savaş arasındaki bağı ortadan kaldırıyordu. Yani soykırımın savaş sırasında olduğu gibi barış döneminde de işlenebileceği kabul ediliyordu. Öte yandan, soykırım, savaşan ülkenin işgal ettiği yerlerde işlenebileceği gibi, o ülkenin kendi sınırlan içinde de işlenebiliyordu.

Böylece hangi nedenle, zamanda ve yerde olursa olsun, ciddi sayıda insan ölümü soykırım suçu sayıldı.

Sözleşme

Soykırım Sözleşmesi 9 Aralık 1948'de kabul edildi; 12 Ocak 1951'de de yürürlüğe girdi. Soykırım suçu Sözleşme'nin 2. maddesinde tanımlanıyor (3). Maddenin uzman olmayan bir çevirisini aşağıya kaydediyorum:

"Madde 2. Bu Sözleşmeye göre, soykırım, bir milli, etnik, ırki veya dini grubu, grup niteliğiyle, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla, aşağıdaki fiillerin işlenmesidir:

(a) Grubun mensuplarını katletmek;

(b) Grubun mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik zarar vermek;

(c) Grubun bedeni varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak;

(d) Grup içinde doğumlar önlemek amacıyla önlemler dayatmak;

(e) Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek."

Sözleşmeyi B.M. Sekretaryası'nın sunduğu taslak metin üzerinden Ad hoc komite ile BM Genel Kurulu'nun hukuk işlerinden sorumlu VI. Komitesi müzakere etti. İlerde bu Sözleşme'nin hükümlerini Ermeni olaylarını uygulayıp yorumlarken, müzakerelere atıflar yapılacağından, bu aşamada genelde Sözleşme metninin, özelde 2.maddenin kısa bir değerlendirmesiyle yetineceğim.

Korunan Gruplar

2.maddede zikredilen, Sözleşme ile korunacak grupların dörtle, yani milli, etnik, ırki ve dini gruplarla sınırlı olduğu görülüyor. Soykırım sözcüğünün mucidi Lemkin'in kendisi `siyasi grupların Sözleşme kapsamı dışında tutulmasını önerdi. 96(1) sayılı karardan farklı olarak hem siyasi gruplar hem de"diğer gruplar" Sözleşme dışı tutuldu. Bu, çok önemli bir fark oluşturuyor. Zira tarihte en sık görülen ve en çok sivil ölümüne neden olan mücadeleler siyasi amaçlar güden gruplar arasında cereyan ediyor. Örneğin, Kamboçya'da Pol Pot rejiminin yaptığı ve 2 milyona yakın sivilin hayatına mal olan katliamlar Sözleşme'deki soykırım tanımının dışında kalıyor. Aynı şekilde Sovyetler Birliği'nde Ekim Devrimi çerçevesindeki ölümler de soykırım sayılmıyor. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin birçok kararına göre, bazı istisnai fiiller hariç, Bosna-Hersek'te Sırplann etnik temizliği bile soykırım suçu dışına çıkıyor.

Siyasi grup tanımı içine, o grubun siyasetle uğraşan ya da silahlı mücadele veren unsurlarının yanında siviller de giriyor. Bu ilk bakışta karışıklığa yol açıyor. Grubun siyasi grup olarak nitelenip sivillerin yok edilmesinin neden soykırım olmayacağı sorgulanıyor. Oysa bir gruba, siyasi amaçlarla yok edilmeye kalkışılması halinde, siyasi grup deniyor. Yani iki grup arasında siyasi bir mücadele varsa, bu mücadelede bir grup diğeri aleyhine öldürme, yaralama, katliam, tehcir gibi fiiller işliyorsa, zarar gören gruba siyasi grup deniyor. Sorun bir tanımlama sorunu. Yoksa siyasi mücadelede sivil öldürme yine suç. Ancak bu suç soykırım değil.

96 (1) kararında gruplarının sanlığa yaptığı kültürel katkılara. Sözleşme'de değinilmemesi kültürel soykırım kavramının da Sözleşme dışında kaldığım gösteriyor.

Sözleşme'de siyasi gruplarakarşı yapılan eylemlerin ve azınlıkların kültürünün zorla yapılan asimilasyon sonucu yok edilmesinin soykırım suçu sayılmaması, Sözleşme'nin uygulama alanım iyice daralttı. Bu nedenle Sözleşme'nin kabul edildiği 1951'den 1992'ye kadar geçen süre içinde, birkaç fazla önemli olmayan istisna dışında uygulanamaması sert tepkilere yol açtı. Sözleşme'nin hiçbir işe yaramadığı söylendi. Buna karşılık, çoğunluğu tarihçi, sosyolog veya düşünürler, Sözleşme metnindeki soykırım tanımını geniş yorumlama yoluna gittiler. Araştırdıkları olaylarda önemli sayıda sivil nüfusun ölmüş olması halinde soykırım işlendiğini iddia ettiler. İkinci bir grup bilim adamıysa, Sözleşme'nin 2.maddesini genişletmek için yeni tanımlar önerdi. Her iki taraf da Sözleşme ile soykırıma karşı korunan dört grubun dışında kalan gruplara dönük katliamlann zaten insanlığa karşı suç kavramı çerçevesinde konınmakta olduğunu görmezden geldiler. Zira uluslararası toplum, soykırımdan farklı olarak insanlığa karşı işlenen suçlara karşı aym duyarlılığı gösternıiyordu. Onların korunması için Nuremberg türü uluslararası mahkemeler kurmay hazır değildi. Özetle, bu gruplarının barışta insan hakları hukuku, savaşta da insani hukuk ya da savaş hukuku çerçevesinde etkin koruması sağlanamıyordu.

Bu durum Bosna-Hersek ve Rwanda'da cereyan eden olaylardan sonra kurulan iki uluslararası ceza mahkemesinin çalışmalarıyla büyük ölçüde değişti. İnsanlığa karşı suçlarla savaş suçlan işleyenler cezalandırılmaya başladı. Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne ilişkin Roma Statüsü ise hukuktaki tüm boşlukları kapattı. İnsanlığa karşı suçların ve savaş suçlarının sadece devletlerarası savaşlarda değil, iç çatışmalarda da işlenebileceği kabul edildi. Roma Statüsü soykırıma ilişkin Sözleşme'nin 2.maddesini aynen alıp kendisinin 6.maddesi yaptı. Buna karşılık yeniden yazımdan geçen insanlığa karşı suçlara ilişkin Roma Statüsü'nün 7.maddesiyle, eski Yugoslavya ve Rwanda için kurulan uluslararası mahkemelerin statülerindeki ilgili maddeler, Sözleşme'nin kapsamadığı diğer gruplara karşı işlenen katliam, mezalim ve tehcir vb suçlarını da içerdi.

Kasıt

Suç oluşturan her fiil iki kısımdan oluşuyor. Birincisi zihni veya sübjektif unsur ya da mens rea. Bu, suç fiilini işlemek niyeti, amacı ve iradesi anlamına geliyor. Diğeri suç fiilinin bizzat kendisi, maddi veya objektif unsur ya da actus reus: Sözleşme'nin 2.maddesinde zihni unsuru "yok etmek amacıyla" ibaresi temsil ediyor. Bu iradeyle işlenen fiiller ise (a)'dan (e)'ye kadar sayılıyor.

Sözleşme'nin en önemli özelliklerinden biri, soykırım suçunun oluşması için soykırım fiillerinin ancak dört gruptan birini yok etme iradesiyle işlenmesi gereği. Yok etme iradesi `özel kasıt' şeklinde olmak zorunda. Yani kuşkuya meydan bırakmayacak, son derece belirgin biçimde ortaya çıkmalı. Yok etme niyeti soykırım fiillerini işleyen veya işlenmesini sağlayanlarca açıkça beyan edilirse mesele kalmıyor. Şayet böyle açık bir sözlü ve yazılı beyan yoksa, soykırımın varlığı tartışmalı hale geliyor. Bazı hukukçular bu noktada fiillerin sonucuna bakmak gerektiğini vurgularken, bu fiiller sonucunda söz konusu gruba ilişkin ciddi sayıda ölümün vuku bulmuş olmasını yeterli sayıyorlar.

Ancak, adi suçlar için geçerli olan `genel kasıt' yani fiilin sonucunu görüp, bu fiilin işlenmesinde fiilin sonucuna uygun bir kasıt güdüldüğü yolundaki basit yorum, soykırım fiilinin tanımlanması için yetersiz kalıyor. Öte yandan, soykırım yapanlar yok etme iradesini genellikle açıklamıyorlar. Soykırımı kanıtlamak için yok etme iradesine ilişkin yazılı ve sözlü açık kanıtlar bulunması halinde, ciddi sayıdaki ölümün dışındaki bazı unsurları da göze almak gerekiyor. Soykırım suçu çoğunlukla devletlerin ya da devlet gibi yaygın örgütlerin iradesiyle işlendiğinden, `özel kasıt' şartının yerine gelmesi için suçun örgütlü bir güç tarafından işlenmiş olup olmadığına bakılıyor. Soykırım bir grup gibi çok sayıda kişinin yok edilmesi olduğundan bu örgütlü gücün çok önceden bir plan hazırlayıp hazırlamadığı önemli. Ayrıca bu örgütlü gücün planını örgütleyerek, eşgüdüm içinde, sistematik ve kitlesel biçimde uygulaması lazım.

Örgütlenmesi, uygulanması ve sonuçlan açısından Yahudi soykırımı belki istisnai bir örnek olarak diğer durumlara uygulanamayabilir. Yahudi soykırımı için "nihai çözüm" karan, 1941 Wansee toplantısında alındı ve suç Nuremberg mahkemesinde ikrar edildi. Ancak yok etme iradesi böyle açıkça ortaya çıkmasaydı bile, Yahudilere karşı çıkanlar ayırımcı yasalar, 1938'deki `Kristal Gecesi' dahil düzenlenen `pogrom' türü saldırılar, Yahudileri toplum dışına çıkarıp normal insan ihtiyaçlarının karşılanamadığı gettolarda yaşamaya zorlamalar, soykırımın öncüleri olarak görülebilirdi. Kaldı ki soykırımdan en az on beş yıl önce başlamış olan militan anti-semitizm akımı çerçevesinde Hitler'in ve Nazi ideologların söz ve yazılarında Yahudileri yok etme niyeti açıklıkla ortaya konuluyordu. Sırplarda ise, 1981 yılından itibaren etnik bakımdan homojen bir vatan toprağına sahip olma söylemi yaygındı. Nitekim etnik temizlik kavramı Sırp paramiliter liderlerden biri olan Seselj tarafından icat edilmişti.

Soykırım için gerekli yok etme iradesinin varlığını ispat için, soykırım fiillerinin uygulanmasından önceki döneme bakıp, bu iradenin oluşmaya başlayıp başlamadığını araştırmak gerekiyor.Örgüt, plan ve örgütlü uygulamanın mevcudiyeti, yok etme kastının mevcudiyetine karine sayılıyor.

Saik (motif)

Suçun amacı yanında bu amacın nedeni de hayati önemi haiz. Buna motif ya da saik deniyor. Nuremberg İlkeleri 6(c)'de tanımlanan insanlığa karşı suçların "sivil halklara karşı siyasi, ırki ve dini nedenlerle" işlenmesi öngörülüyordu (4). 96(1) sayılı kararda ise soykırımın "dini, ırki, siyasi ve diğer herhangi bir nedenle" işlenebileceği kaydediliyordu (5). Bu haliyle soykırımın saiki insanlığa karşı suçun saikinden bile geniş tutulmuştu. Bir başka ifadeyle, bir grupla mevcut dini veya siyasi ya da akla gelebilecek herhangi bir ihtilaf nedeniyle (saik) çıkabilecek bir silahlı mücadelede önemli sayıda sivilin öldürülmesi hem soykırım hem insanlığa karşı suç olabiliyordu.

Sözleşmedeki durum ise çok farklı. 2.madde, soykırımdaki yok etme kastını, belirtilen dört gruba inhisar ettirmekle kalmıyor, yok etmenin nedenini de yukarıda işaret edilen iki belgedeki nedenlere oranla, son derece daraltıyor.

Sözleşme müzakerelerinde yok etmenin nedeni konusu uzun tartışmalara yol açtı. Bir çok ülke temsilcisi saikin kanıtlanmasının çok zor olduğunu; böyle bir şart aranması halinde mahkemelerin soykırım suçuna karar vermelerinin imkansızlaşacağını; önemli olan yok etme iradesiyle fiillerin işletmesi olduğunu ileri sürdüler. Ancak Ad hoc komitede Lübnan temsilcisi saikin önemini vurguladı ve soykırımın `ırkçı nefretle' bir grubu yok etme olduğunu söyledi. Ardından VI. Komite'de yapılan müzakerelerde İngiliz ve Amerikan delegelerinin itirazlarına karşılık, `anti-faşist cephe'nin liderliğini yapan Sovyetler Birliği'nin ısrarı, çoğunluğun desteği ve Venezuela'nın aracılığıyla, dört gruptan birini, başkaca bir neden olmadan, sadece o grup olması nedeniyle yok etme amacına dönük fiillerin soykırım olması anlamına gelen "as such" ibaresi Sözleşme'nin 2.maddesine eklendi (6). İlk bakışta gözden kaçabilen ve Türkçe karşılığı olmadığından açıklayıcı biçimde tercüme etme zorunluluğu yaratan bir ibare bu. Belki de bu nedenle tarihçiler tarafından hep ihmale uğruyor.

Soykırım suçunu işlerken saikin kolektif veya bireysel olma niteliğini göz önüne almak gerekiyor. Bir birey suç işlerken hedef grubun bir mensubunu sadece o gruba ait olduğu için öldürmeyebilir. Parasını ve malını almak, haset duymak, siyasi ihtirası olmak gibi saiklerle de hareket edebilir. Ancak soykırım kolektif bir suç. Soykırımın örgütleyicileri ve plancılarının ırkçı motifle hareket etmeleri, yani soykırım motifine sahip olmaları gerekli. Eğer bunlar gruba karşı ırkçı nefretle değil de başka saiklerle hareket ediyorlarsa, işledikleri suça soykırım denemiyor. Sonuç olarak, soykırım suçunun başarıyla kovuşturulabilmesi için sanıkların bir grubu grup olarak yok etmek nedeniyle nefret duyduklarının kanıtlanması gerekiyor. Soykırımın cezalandırılması bu tür suçlan kapsıyor. Başka saiklerle işlenen kolektif suçlar bunun dışında kalıyor. Bu bağlamda klasik soykırımlar Nazilerin Yahudi soykırımı ile Rwanda soykırımı oluyor. (7)

Sosyolojik ve psikolojik olarak, bir grubu grup niteliği dolayısıyla yok etme iradesi zaten sadece ırkçılıkta, daha doğrusu ırkçılığın en yoğun en son aşamasında, ortaya çıkıyor. Irkçı nefret duygusu somut bir ihtilafta tarafların birbirlerine karşı duydukları

kızgınlıkla karışık doğal nefretten çok farklı. Bu, anti-semitizm gibi Batı Avrupa'daki ırkçı akımların 2 bin yıldır, ama aktif olarak da son bin yıldır Yahudilere duydukları, nedenleri kolay açıklanamayan yoğun ve marazi bir duygu kompleksi. Önyargıların hastalıklı biçimi. Naziler bu kültürün ürünü. Bu duyguyu anlayabilmek için kütüphaneler dolusu yayımlardan bir kaçını okumak yeterli. (8) Öte yandan Rwanda Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Akayesu davasına ilişkin belgelerinde Bantu kabilesi çiftçi Hutular ile kıtanın kuzeyinden gelen çoban Nilo-Hamitik Tutsiler arasındaki ırkçı ilişkilerin tarihine dair bilgiler de göz önüne alınabilir.

Dünyanın her yerinde ırksal duygular var. Bunlar hedef grupları derece derece rahatsız edebiliyor. Ancak grubun yok edilmesine varan, yani ırkçılık düzeyine çıkan ırkçılığa yalnızca Batı Avrupa ve onun kuzey Amerika, güney Afrika ve Avustralya'daki beyaz sömürgelerinde rastlanıyor.(9)   Bu çerçevede 1206-48'lerde Katarlar'ın Fransa'da, , 1492'de Yahudilerin İspanya'da, 16 ve 17. yüzyılda İnka, Aztek ve Maya uygarlıklarının mirasçısı yerlilerin İspanyollarca, 18 ve 19. yüzyılda Kızılderililer'in Amerikalılarca, 19-20.yüzyılda Hollandalı Boerlerin `apartheid' rejiminin güney Afrika'da, aynı dönemde Avustralya yerlilerinin İngiliz kökenlilerce, soykırıma tabi tutulması sayılabilir.

Diğer uygarlıkları oluşturan toplumların da düşman saydıkları sivil nüfuslara mezalim yaptıkları görülüyor. Ancak bunlarda bir grubu grup olarak yok etme iradesine yol açan ırkçı nefret bulunduğu saptanamıyor. Özellikle İslam ve Türk uygarlıklarında soykırım uygulaması bulunmuyor. Aksi halde bu uygarlıkların yüzyıllarca yaşayan imparatorluklar kurmaları mümkün olamazdı. Unutulmaması gereken husus, Batı uygarlığına ait güçlü ülkelerin büyük teknolojik üstünlüğüne rağmen, kurduğu sömürge imparatorlukları bir yüzyıldan biraz fazla yaşayabildi.

Sözleşme'de soykırımın bir grubu grup olarak yok etmek amacıyla sınırlandırılması, başka amaçlarla sivil toplumlara dönük mezalimi dışarıda bırakıyor. Bu boşluk Nuremberg İlkeleri 6c maddesinde yer alan insanlığa karşı suçların tanımının bu tür suçları kapsamasıyla gideriliyor. Bir yandan eski Yugoslavya Uluslararası Mahkemesi diğer yandan Rwanda Uluslararası Mahkemesi statüleri, nihayet Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Roma Statüsü'nde bulunan insanlığa karşı suçlar maddeleri bu işlevi görüyor. (10) Böylece soykırım suçu, insanlığa karşı suçların mezalim kategorisinin içinden çıkmakla birlikte, onlardan ayrılıyor ve suçlar hiyerarşisi içinde en yüksek veya en aşağı yeri alıyor... Makalenin Devamını Okumak İçin Tıklayınız.

------------------------------------------------------
Makalenin Önceki Bölümünü Okumak İçin Tıklayınız.

« Geri

 

 
 
Bütün hakları saklıdır. © FORSNET