|
DEVLETLER
HUKUKUNA GÖRE ERMENİ MESELESİ
B.M. Genel
Kurulu 96 (1) sayılı Kararı
Soykırımın
yer aldığı ilk hukuki nitelik taşıyan belge, BM Genel
Kurulu'nun 1946 Aralık ayında, Nuremberg Mahkemesi sonuçlandıktan
kısa bir süre sonra, yaptığı ilk toplantısında aldığı
96 sayılı karardı.
Bu
kararın amacı, sonuncu işlem paragrafında belirtildiği
gibi, soykırım konusunda ECOSOC'un bir yıl içinde bir
sözleşme taslağı hazırlamasının istenmesiydi. Ancak
bu arada, Genel Kurul soykırımdan ne anladığını da açıkladı.
Soykırım,
insan gruplarının, grup olarak tümüne yaşama hakkı tanımamaktı.
Bu, kişiye yaşama hakkı tanımamaya benzetildi. Yaşama
hakkına yapılan bu atıf, bilahare insan haklarıyla soykırım
arasında bir bağ oluşturdu. Zira soykırımda esas olan
kişilerin katledilmesiydi.
Soykırımın,
bu insan gruplarının insanlığa yaptığı kültürel ve diğer
katkılarının kaybına yol açtığı belirtildi. Böylece
Lemkin'in önem verdiği kültürel soykırım kavramı kısmen
metne girmiş oldu.
Soykırıma
tabi tutulan gruplar, ırki, dini, siyasi ve diğer gruplar
olarak sayıldı. Böylece tüm insan gruplarının soykırıma
uğrayabilecekleri kabul edilmiş oldu. Soykırım, bir
grubun tümünün olduğu gibi, bir kısmının yok edilmesini
de kapsadı.
Kararın
belki de en önemli yanı, soykırımın devletler hukukuna
göre bir suç sayılmasıydı. Bu, bir ülke içinde işlenmiş
olmasının, devlet egemenliği ilkesi çerçevesinde iç
işleri olarak sayılmasına, ve uluslararası kovuşturmadan
kurtulmasına imkan vermemeyi amaçlıyordu. Soykırım suçunu
işleyenlerin, özel veya kamu memuru ya da devlet adamı
olmasına bakılmadan cezalandırılması kabul edildi.
Soykırım
hukuku henüz gelişmemiş olduğundan, kaynak olarak `ahlaki
hukuka' (moral laws) aykırılığı vurgulandı ve uygar
devletlerin soykırımı kınadığı bildirildi.
Soykırımın
gerekçesi ya da soykırım yapanın amacı olarak, soykırıma
maruz gruplarla örtüşmek üzere, "dini, ırki, siyasi
ve diğer nedenler" sayıldı. Bu açıdan Nuremberg
ilkeleri arasındaki insanlığa karşı suç çerçevesinde
yer alan 6(c)'deki tanım "diğer nedenler"in
ilavesiyle daha da genişletilmiş oldu.
Bu
kararda, siyasi gruplarının soykırıma uğrayabileceği
hükmü, siyasi mücadele yapan, örneğin sol ideolojik
amaçla silaha başvuran veya bağımsızlık için mücadele
eden gruplarının içindeki sivillerin, kısmen dahi olsa,
önemli sayıda katledilmesi halinde soykırım işlenmiş
olacağını gösteriyordu. Bu haliyle Nuremberg ilkeleri
içindeki insanlığa karşı suç kavramı hemen tümüyle soykırım
sayılırmış olmaktaydı: Ancak, insanlığa karşı suçların
aksine, bu karar soykırımla savaş arasındaki bağı ortadan
kaldırıyordu. Yani soykırımın savaş sırasında olduğu
gibi barış döneminde de işlenebileceği kabul ediliyordu.
Öte yandan, soykırım, savaşan ülkenin işgal ettiği yerlerde
işlenebileceği gibi, o ülkenin kendi sınırlan içinde
de işlenebiliyordu.
Böylece
hangi nedenle, zamanda ve yerde olursa olsun, ciddi
sayıda insan ölümü soykırım suçu sayıldı.
Sözleşme
Soykırım
Sözleşmesi 9 Aralık 1948'de kabul edildi; 12 Ocak 1951'de
de yürürlüğe girdi. Soykırım suçu Sözleşme'nin 2. maddesinde
tanımlanıyor (3). Maddenin uzman olmayan
bir çevirisini aşağıya kaydediyorum:
"Madde
2. Bu Sözleşmeye göre, soykırım, bir milli, etnik, ırki
veya dini grubu, grup niteliğiyle, kısmen veya tümüyle,
yok etmek kastıyla, aşağıdaki fiillerin işlenmesidir:
(a) Grubun
mensuplarını katletmek;
(b) Grubun
mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik zarar
vermek;
(c) Grubun
bedeni varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına
yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak;
(d)
Grup içinde doğumlar önlemek amacıyla önlemler dayatmak;
(e)
Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek."
Sözleşmeyi
B.M. Sekretaryası'nın sunduğu taslak metin üzerinden
Ad hoc komite ile BM Genel Kurulu'nun hukuk işlerinden
sorumlu VI. Komitesi müzakere etti. İlerde bu Sözleşme'nin
hükümlerini Ermeni olaylarını uygulayıp yorumlarken,
müzakerelere atıflar yapılacağından, bu aşamada genelde
Sözleşme metninin, özelde 2.maddenin kısa bir değerlendirmesiyle
yetineceğim.
Korunan Gruplar
2.maddede
zikredilen, Sözleşme ile korunacak grupların dörtle,
yani milli, etnik, ırki ve dini gruplarla sınırlı olduğu
görülüyor. Soykırım sözcüğünün mucidi Lemkin'in kendisi
`siyasi grupların Sözleşme kapsamı dışında tutulmasını
önerdi. 96(1) sayılı karardan farklı olarak hem siyasi
gruplar hem de"diğer gruplar" Sözleşme dışı
tutuldu. Bu, çok önemli bir fark oluşturuyor. Zira tarihte
en sık görülen ve en çok sivil ölümüne neden olan mücadeleler
siyasi amaçlar güden gruplar arasında cereyan ediyor.
Örneğin, Kamboçya'da Pol Pot rejiminin yaptığı ve 2
milyona yakın sivilin hayatına mal olan katliamlar Sözleşme'deki
soykırım tanımının dışında kalıyor. Aynı şekilde Sovyetler
Birliği'nde Ekim Devrimi çerçevesindeki ölümler de soykırım
sayılmıyor. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin
birçok kararına göre, bazı istisnai fiiller hariç, Bosna-Hersek'te
Sırplann etnik temizliği bile soykırım suçu dışına çıkıyor.
Siyasi
grup tanımı içine, o grubun siyasetle uğraşan ya da
silahlı mücadele veren unsurlarının yanında siviller
de giriyor. Bu ilk bakışta karışıklığa yol açıyor. Grubun
siyasi grup olarak nitelenip sivillerin yok edilmesinin
neden soykırım olmayacağı sorgulanıyor. Oysa bir gruba,
siyasi amaçlarla yok edilmeye kalkışılması halinde,
siyasi grup deniyor. Yani iki grup arasında siyasi bir
mücadele varsa, bu mücadelede bir grup diğeri aleyhine
öldürme, yaralama, katliam, tehcir gibi fiiller işliyorsa,
zarar gören gruba siyasi grup deniyor. Sorun bir tanımlama
sorunu. Yoksa siyasi mücadelede sivil öldürme yine suç.
Ancak bu suç soykırım değil.
96 (1) kararında
gruplarının sanlığa yaptığı kültürel katkılara. Sözleşme'de
değinilmemesi kültürel soykırım kavramının da Sözleşme
dışında kaldığım gösteriyor.
Sözleşme'de siyasi
gruplarakarşı yapılan eylemlerin ve azınlıkların kültürünün
zorla yapılan asimilasyon sonucu yok edilmesinin soykırım
suçu sayılmaması, Sözleşme'nin uygulama alanım iyice
daralttı. Bu nedenle Sözleşme'nin kabul edildiği 1951'den
1992'ye kadar geçen süre içinde, birkaç fazla önemli
olmayan istisna dışında uygulanamaması sert tepkilere
yol açtı. Sözleşme'nin hiçbir işe yaramadığı söylendi.
Buna karşılık, çoğunluğu tarihçi, sosyolog veya düşünürler,
Sözleşme metnindeki soykırım tanımını geniş yorumlama
yoluna gittiler. Araştırdıkları olaylarda önemli sayıda
sivil nüfusun ölmüş olması halinde soykırım işlendiğini
iddia ettiler. İkinci bir grup bilim adamıysa, Sözleşme'nin
2.maddesini genişletmek için yeni tanımlar önerdi. Her
iki taraf da Sözleşme ile soykırıma karşı korunan dört
grubun dışında kalan gruplara dönük katliamlann zaten
insanlığa karşı suç kavramı çerçevesinde konınmakta
olduğunu görmezden geldiler. Zira uluslararası toplum,
soykırımdan farklı olarak insanlığa karşı işlenen suçlara
karşı aym duyarlılığı gösternıiyordu. Onların korunması
için Nuremberg türü uluslararası mahkemeler kurmay hazır
değildi. Özetle, bu gruplarının barışta insan hakları
hukuku, savaşta da insani hukuk ya da savaş hukuku çerçevesinde
etkin koruması sağlanamıyordu.
Bu
durum Bosna-Hersek ve Rwanda'da cereyan eden olaylardan
sonra kurulan iki uluslararası ceza mahkemesinin çalışmalarıyla
büyük ölçüde değişti. İnsanlığa karşı suçlarla savaş
suçlan işleyenler cezalandırılmaya başladı. Uluslararası
Ceza Mahkemesi'ne ilişkin Roma Statüsü ise hukuktaki
tüm boşlukları kapattı. İnsanlığa karşı suçların ve
savaş suçlarının sadece devletlerarası savaşlarda değil,
iç çatışmalarda da işlenebileceği kabul edildi. Roma
Statüsü soykırıma ilişkin Sözleşme'nin 2.maddesini aynen
alıp kendisinin 6.maddesi yaptı. Buna karşılık yeniden
yazımdan geçen insanlığa karşı suçlara ilişkin Roma
Statüsü'nün 7.maddesiyle, eski Yugoslavya ve Rwanda
için kurulan uluslararası mahkemelerin statülerindeki
ilgili maddeler, Sözleşme'nin kapsamadığı diğer gruplara
karşı işlenen katliam, mezalim ve tehcir vb suçlarını
da içerdi.
Kasıt
Suç
oluşturan her fiil iki kısımdan oluşuyor. Birincisi
zihni veya sübjektif unsur ya da mens rea. Bu, suç
fiilini işlemek niyeti, amacı ve iradesi anlamına geliyor.
Diğeri suç fiilinin bizzat kendisi, maddi veya objektif
unsur ya da actus reus: Sözleşme'nin 2.maddesinde
zihni unsuru "yok etmek amacıyla" ibaresi
temsil ediyor. Bu iradeyle işlenen fiiller ise (a)'dan
(e)'ye kadar sayılıyor.
Sözleşme'nin
en önemli özelliklerinden biri, soykırım suçunun oluşması
için soykırım fiillerinin ancak dört gruptan birini
yok etme iradesiyle işlenmesi gereği. Yok etme iradesi
`özel kasıt' şeklinde olmak zorunda. Yani kuşkuya meydan
bırakmayacak, son derece belirgin biçimde ortaya çıkmalı.
Yok etme niyeti soykırım fiillerini işleyen veya işlenmesini
sağlayanlarca açıkça beyan edilirse mesele kalmıyor.
Şayet böyle açık bir sözlü ve yazılı beyan yoksa, soykırımın
varlığı tartışmalı hale geliyor. Bazı hukukçular bu
noktada fiillerin sonucuna bakmak gerektiğini vurgularken,
bu fiiller sonucunda söz konusu gruba ilişkin ciddi
sayıda ölümün vuku bulmuş olmasını yeterli sayıyorlar.
Ancak,
adi suçlar için geçerli olan `genel kasıt' yani fiilin
sonucunu görüp, bu fiilin işlenmesinde fiilin sonucuna
uygun bir kasıt güdüldüğü yolundaki basit yorum, soykırım
fiilinin tanımlanması için yetersiz kalıyor. Öte yandan,
soykırım yapanlar yok etme iradesini genellikle açıklamıyorlar.
Soykırımı kanıtlamak için yok etme iradesine ilişkin
yazılı ve sözlü açık kanıtlar bulunması halinde, ciddi
sayıdaki ölümün dışındaki bazı unsurları da göze almak
gerekiyor. Soykırım suçu çoğunlukla devletlerin ya da
devlet gibi yaygın örgütlerin iradesiyle işlendiğinden,
`özel kasıt' şartının yerine gelmesi için suçun örgütlü
bir güç tarafından işlenmiş olup olmadığına bakılıyor.
Soykırım bir grup gibi çok sayıda kişinin yok edilmesi
olduğundan bu örgütlü gücün çok önceden bir plan hazırlayıp
hazırlamadığı önemli. Ayrıca bu örgütlü gücün planını
örgütleyerek, eşgüdüm içinde, sistematik ve kitlesel
biçimde uygulaması lazım.
Örgütlenmesi,
uygulanması ve sonuçlan açısından Yahudi soykırımı belki
istisnai bir örnek olarak diğer durumlara uygulanamayabilir.
Yahudi soykırımı için "nihai çözüm" karan,
1941 Wansee toplantısında alındı ve suç Nuremberg mahkemesinde
ikrar edildi. Ancak yok etme iradesi böyle açıkça ortaya
çıkmasaydı bile, Yahudilere karşı çıkanlar ayırımcı
yasalar, 1938'deki `Kristal Gecesi' dahil düzenlenen
`pogrom' türü saldırılar, Yahudileri toplum dışına çıkarıp
normal insan ihtiyaçlarının karşılanamadığı gettolarda
yaşamaya zorlamalar, soykırımın öncüleri olarak görülebilirdi.
Kaldı ki soykırımdan en az on beş yıl önce başlamış
olan militan anti-semitizm akımı çerçevesinde Hitler'in
ve Nazi ideologların söz ve yazılarında Yahudileri yok
etme niyeti açıklıkla ortaya konuluyordu. Sırplarda
ise, 1981 yılından itibaren etnik bakımdan homojen bir
vatan toprağına sahip olma söylemi yaygındı. Nitekim
etnik temizlik kavramı Sırp paramiliter liderlerden
biri olan Seselj tarafından icat edilmişti.
Soykırım
için gerekli yok etme iradesinin varlığını ispat için,
soykırım fiillerinin uygulanmasından önceki döneme bakıp,
bu iradenin oluşmaya başlayıp başlamadığını araştırmak
gerekiyor.Örgüt, plan ve örgütlü uygulamanın mevcudiyeti,
yok etme kastının mevcudiyetine karine sayılıyor.
Saik (motif)
Suçun
amacı yanında bu amacın nedeni de hayati önemi haiz.
Buna motif ya da saik deniyor. Nuremberg İlkeleri 6(c)'de
tanımlanan insanlığa karşı suçların "sivil halklara
karşı siyasi, ırki ve dini nedenlerle" işlenmesi
öngörülüyordu (4). 96(1) sayılı kararda
ise soykırımın "dini, ırki, siyasi ve diğer herhangi
bir nedenle" işlenebileceği kaydediliyordu (5).
Bu haliyle soykırımın saiki insanlığa karşı suçun saikinden
bile geniş tutulmuştu. Bir başka ifadeyle, bir grupla
mevcut dini veya siyasi ya da akla gelebilecek herhangi
bir ihtilaf nedeniyle (saik) çıkabilecek bir silahlı
mücadelede önemli sayıda sivilin öldürülmesi hem soykırım
hem insanlığa karşı suç olabiliyordu.
Sözleşmedeki
durum ise çok farklı. 2.madde, soykırımdaki yok etme
kastını, belirtilen dört gruba inhisar ettirmekle kalmıyor,
yok etmenin nedenini de yukarıda işaret edilen iki belgedeki
nedenlere oranla, son derece daraltıyor.
Sözleşme
müzakerelerinde yok etmenin nedeni konusu uzun tartışmalara
yol açtı. Bir çok ülke temsilcisi saikin kanıtlanmasının
çok zor olduğunu; böyle bir şart aranması halinde mahkemelerin
soykırım suçuna karar vermelerinin imkansızlaşacağını;
önemli olan yok etme iradesiyle fiillerin işletmesi
olduğunu ileri sürdüler. Ancak Ad hoc komitede Lübnan
temsilcisi saikin önemini vurguladı ve soykırımın `ırkçı
nefretle' bir grubu yok etme olduğunu söyledi. Ardından
VI. Komite'de yapılan müzakerelerde İngiliz ve Amerikan
delegelerinin itirazlarına karşılık, `anti-faşist cephe'nin
liderliğini yapan Sovyetler Birliği'nin ısrarı, çoğunluğun
desteği ve Venezuela'nın aracılığıyla, dört gruptan
birini, başkaca bir neden olmadan, sadece o grup olması
nedeniyle yok etme amacına dönük fiillerin soykırım
olması anlamına gelen "as such" ibaresi
Sözleşme'nin 2.maddesine eklendi (6).
İlk bakışta gözden kaçabilen ve Türkçe karşılığı olmadığından
açıklayıcı biçimde tercüme etme zorunluluğu yaratan
bir ibare bu. Belki de bu nedenle tarihçiler tarafından
hep ihmale uğruyor.
Soykırım
suçunu işlerken saikin kolektif veya bireysel olma niteliğini
göz önüne almak gerekiyor. Bir birey suç işlerken hedef
grubun bir mensubunu sadece o gruba ait olduğu için
öldürmeyebilir. Parasını ve malını almak, haset duymak,
siyasi ihtirası olmak gibi saiklerle de hareket edebilir.
Ancak soykırım kolektif bir suç. Soykırımın örgütleyicileri
ve plancılarının ırkçı motifle hareket etmeleri,
yani soykırım motifine sahip olmaları gerekli.
Eğer bunlar gruba karşı ırkçı nefretle değil de başka
saiklerle hareket ediyorlarsa, işledikleri suça soykırım
denemiyor. Sonuç olarak, soykırım suçunun başarıyla
kovuşturulabilmesi için sanıkların bir grubu grup
olarak yok etmek nedeniyle nefret duyduklarının
kanıtlanması gerekiyor. Soykırımın cezalandırılması
bu tür suçlan kapsıyor. Başka saiklerle işlenen kolektif
suçlar bunun dışında kalıyor. Bu bağlamda klasik soykırımlar
Nazilerin Yahudi soykırımı ile Rwanda soykırımı oluyor.
(7)
Sosyolojik ve
psikolojik olarak, bir grubu grup niteliği dolayısıyla
yok etme iradesi zaten sadece ırkçılıkta, daha doğrusu
ırkçılığın en yoğun en son aşamasında, ortaya çıkıyor.
Irkçı nefret duygusu somut bir ihtilafta tarafların
birbirlerine karşı duydukları
kızgınlıkla
karışık doğal nefretten çok farklı. Bu, anti-semitizm
gibi Batı Avrupa'daki ırkçı akımların 2 bin yıldır,
ama aktif olarak da son bin yıldır Yahudilere duydukları,
nedenleri kolay açıklanamayan yoğun ve marazi bir duygu
kompleksi. Önyargıların hastalıklı biçimi. Naziler bu
kültürün ürünü. Bu duyguyu anlayabilmek için kütüphaneler
dolusu yayımlardan bir kaçını okumak yeterli.
(8) Öte yandan Rwanda Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin
Akayesu davasına ilişkin belgelerinde Bantu kabilesi
çiftçi Hutular ile kıtanın kuzeyinden gelen çoban Nilo-Hamitik
Tutsiler arasındaki ırkçı ilişkilerin tarihine dair
bilgiler de göz önüne alınabilir.
Dünyanın
her yerinde ırksal duygular var. Bunlar hedef grupları
derece derece rahatsız edebiliyor. Ancak grubun yok
edilmesine varan, yani ırkçılık düzeyine çıkan ırkçılığa
yalnızca Batı Avrupa ve onun kuzey Amerika, güney Afrika
ve Avustralya'daki beyaz sömürgelerinde rastlanıyor.(9)
Bu çerçevede 1206-48'lerde Katarlar'ın Fransa'da,
, 1492'de Yahudilerin İspanya'da, 16 ve 17. yüzyılda
İnka, Aztek ve Maya uygarlıklarının mirasçısı yerlilerin
İspanyollarca, 18 ve 19. yüzyılda Kızılderililer'in
Amerikalılarca, 19-20.yüzyılda Hollandalı Boerlerin
`apartheid' rejiminin güney Afrika'da, aynı dönemde
Avustralya yerlilerinin İngiliz kökenlilerce, soykırıma
tabi tutulması sayılabilir.
Diğer
uygarlıkları oluşturan toplumların da düşman saydıkları
sivil nüfuslara mezalim yaptıkları görülüyor. Ancak
bunlarda bir grubu grup olarak yok etme iradesine yol
açan ırkçı nefret bulunduğu saptanamıyor. Özellikle
İslam ve Türk uygarlıklarında soykırım uygulaması bulunmuyor.
Aksi halde bu uygarlıkların yüzyıllarca yaşayan imparatorluklar
kurmaları mümkün olamazdı. Unutulmaması gereken husus,
Batı uygarlığına ait güçlü ülkelerin büyük teknolojik
üstünlüğüne rağmen, kurduğu sömürge imparatorlukları
bir yüzyıldan biraz fazla yaşayabildi.
Sözleşme'de
soykırımın bir grubu grup olarak yok etmek amacıyla
sınırlandırılması, başka amaçlarla sivil toplumlara
dönük mezalimi dışarıda bırakıyor. Bu boşluk Nuremberg
İlkeleri 6c maddesinde yer alan insanlığa karşı suçların
tanımının bu tür suçları kapsamasıyla gideriliyor. Bir
yandan eski Yugoslavya Uluslararası Mahkemesi diğer
yandan Rwanda Uluslararası Mahkemesi statüleri, nihayet
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Roma Statüsü'nde bulunan
insanlığa karşı suçlar maddeleri bu işlevi görüyor.
(10) Böylece soykırım suçu, insanlığa
karşı suçların mezalim kategorisinin içinden çıkmakla
birlikte, onlardan ayrılıyor ve suçlar hiyerarşisi içinde
en yüksek veya en aşağı yeri alıyor... Makalenin
Devamını Okumak İçin Tıklayınız.
------------------------------------------------------
Makalenin
Önceki Bölümünü Okumak İçin Tıklayınız.
|