|
Ermeni
azınlığa Türklerin katliam uyguladıkları yalanı.
Doç. Dr. Huda DERVİŞ
Ermeni
azınlığa Türklerin katliam uyguladıkları yalanı. ABD’li
bilim adamı, Ermeni iddialarının iftira olduğunu belgelerle
ispatladı.
Osmanlı’nın
yabancı tebaasına ve etnik azınlıklara vermiş olduğu
imtiyazlar doğrultusunda Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği
altında kalan topraklarda uzun süre yaşamış olan Ermeni
azınlık; yerleşim, dolaşım ve ticaret haklarından serbestçe
yararlandı.
Bu
sistem altında Türkiye’deki Ermeniler, bizzat Osmanlılardan
daha fazla haklardan istifade ettiler. Bu azınlıklara,
dini vecibelerini kutsal mekanlarında serbest bir şekilde
yerine getirme hakkı tanındı. Ermeni cemaatlerinin büyük
bir bölümü Bitlis, Erzurum, Van, Sivas ve Diyarbakır
ilinin bir bölümünü içine alan, Osmanlı Devleti’nin
doğu bölgelerinde yaşıyorlardı.
Osmanlı
sınırları dahilinde ikamet eden ehl-i zimmet/gayri müslimlere
uygulanan sistem uyarınca Ermeniler, dokunulmazlık haklarından
tam olarak yararlanarak; Osmanlı Devleti’nin üst kademelerinde
görev aldılar. Bu bağlamda Ermeniler, Başbakanlık ve
Bakanlık görevlerine yükseldiler ve bazıları da Büyükelçilik
ve Başkonsolosluk yaptılar. Bazıları ise Milletvekili
olarak Parlamentoya girdi.
Osmanlı,
devlet ve hükümet olarak Ermenileri gözetmiş ve haklarını
korumuştur. Katolik Ermeniler devlet görevlerini seçerek
almaya başlamışlardır. Bunlardan bir tanesi, Lübnan’a
mülki amir olarak atanan ve en yüksek askeri rütbe olan
Mareşal unvanıyla taltif edilen Artin Davut Paşa’dır.
Osmanlı Devleti 1915 yılına kadar bu unvanı birçok Hıristiyan
Ermeni’ye vermiştir.
Ermeniler
ticareti ve ekonomik alanlardaki faaliyetlere etkin
bir şekilde katılmışlardır. Özellikle İstanbul’da yaşayan
Ermeni kolonisi bu alanda, dünya çapında aktif olan
cemaatlerin en meşhurlarındandır. Osmanlı Devleti bünyesinde
yaşayan Ermeni cemaatleri 3 kısma ayrılır: 1 ncisi Katolik
Ermeniler, 2 ncisi Ortodoks Ermeniler, 3 ncüsü Protestan
Ermeniler.
Fatih
Sultan Mehmet döneminde Bursa Ermeni Piskoposu İstanbul’a
çağrılarak Ermeni Patriği sıfatıyla İstanbul’da ikamet
etmesi istenmiş ve kendisine Ortodoks Kilisesi Patriğine
verilen haklar verilmiştir.
Katolikler,
Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Ermenilere
karşı aktif bir kampanya yürütmüş ve bu bağlamda bir
yandan Fransa öte yandan Papalık, Katolik mezhebinin
yaygınlaşması ve Katolik mezhebine dönmeleri için Ermenilere
Hıristiyan din adamları göndermiştir. Bunların Ermeni
zenginleri ve aydınları arasında faaliyette bulunmaları
sonucunda da çok sayıda Ermeni, Katolik mezhebine girmeye
başlamıştır. Ancak, bu heyetlerin hedefleri Osmanlı
Hükümetini şüphelendirmiştir. Zira Hükümet, Ortodoks
Ermenileri desteklemekle birlikte bu heyetlerin faaliyetlerini
“Frenk (Avrupa) Entrikaları” tanımlamıştır.
Hükümetin,
bu heyetlerin faaliyetlerine karşı tutumu ilgili olarak
Ermeniler, Fransa’dan yardımcı olması istenmiştir. Zira
Fransa, kendini Doğu ve Asya Arap bölgesinde Katolik
Ermenilerin hamisi olarak görmekteydi. Bu doğrultuda
çalışmalar sonucunda, Sultan Abdülaziz’in çıkardığı
bir fermanla Fransız Konsolosluğu himayesi altında bir
“Ermeni Katolik Cemaati” oluşturulmasıyla birlikte Ermeniler,Fransız
himayesini elde ettiler.
19
ncu yüzyılın başlarında İngiltere ve ABD tarafından
Osmanlı Devleti topraklarına yoğun bir şekilde Protestan
misyoner grupları gönderilmeye başlandı. Bu misyoner
heyetleri, Ermenilerin gruplar halinde Hıristiyanlığın
Protestan mezhebini kabul etmelerinde somut başarılar
sağladılar. Hatta 1850 yılında İngiltere tarafından,
Osmanlı Devleti bünyesinde bir Ermeni devletinin kurulmasına
zemin hazırlayacak ulusal dini bir varlık oluşturulması
kararlaştırıldı. Bu gruplar, İngiltere Konsolosluklarının
himayesine verildi. Bu gelişmelerde dini yönden çok
siyasi yön ön plana çıkarıldı.
Ancak,
Ortodoks Ermeni Patriği, Protestan bir cemaatin oluşturulmasına
itiraz etti. Nitekim Ortodoks Patriği daha öncede Katolik
bir Ermeni toplumu oluşturulmasına karşı çıkmıştı. Çünkü
Ortodoks Ermeni Patriği, binlerce Ermeni’nin dini ve
maddi yönden kontrolünden çıkmasını istemiyordu. Ancak,
Ortodoks ve Protestan Ermeni varlığının bireyleri, Ermeni
ulusal duygularının gelişmesi ve Osmanlı Devletinden
bağımsızlık talep etme bilincinin oluşması için geniş
çapta bir çalışma yaptı.
Ermenilerin
kontrolden çıkmasını önleme konusunda Ermeni cemaatler
ve mezhepler arasında anlaşmazlıkların çıkması, Ermenilerin
3 büyük ülkeye; İran, Rusya ve Osmanlı Devleti’ne dağılmalarına
sebep oldu.
Ermeniler,
Rusların propagandalarının etkisiyle Osmanlı Devleti’nden
bağımsızlıklarını elde etmeyi beklemeye başladılar.
Zira Rusya, Ermenileri, Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını
almaya ve Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet oluşturmaya
teşvik etmekteydi.
Anadolu’nun
doğu bölgesinde yaşayan Ermeniler, Anadolu içinde bir
Ermeni devleti kurma talebinde bulunuyorlardı. Ancak
bu talep, Türkler için büyük bir tehlike arz etmekteydi.
Zira Ermeniler, Anadolu’da Kafkasya sınırından başlayan
ve Karadeniz’e kadar uzanan 6 vilayette yaşıyordu. Osmanlıların
bu bölgeden çekilmesi, Osmanlı Devleti’ni yok olmakla
tehdit eden öldürücü bir darbe özelliği taşımaktaydı.
Ermeniler,
Osmanlı Devleti’nde varlık aşamasına geldikten, devletin
sona ermesi ve çağdaş Türkiye Devleti’nin kurulmasına
kadar geçen sürede bağımsızlıklarını elde temek uğruna
Müslüman Türklere karşı çok korkunç bir terör uyguladılar.
Doğu Anadolu bölgesinde bağımsız bir devlet olma yolundaki
arzularını gerçekleştirmek için çok değişik yöntemlere
başvurdular. Bu doğrultuda bir yandan dünya kamuoyunu
harekete geçirme yolunu denerken, diğer yandan da uğradıkları
zararları çok abartılı bir şekilde dile getiriyorlardı.
Hatta Müslüman vatandaşlara yönelik şiddet ve terör
uygulamaları, ülkede karışıklık çıkarmaları, köy ve
kentleri yıkma girişimlerine rağmen davalarına destek
olmak için Avrupa ülkelerini kazanma yollarını denemişlerdir.
Rusya
ile Osmanlı Devleti arasında 1877-1879 yıllarında yaşanan
savaş sırasında Ermeniler,Osmanlı Devleti’ne karşı Rus
kuvvetlerinin yanında yer alarak, Rus kuvvetleri bünyesinde
savaş birlikleri oluşturdular. Subay, asker ve idareci
olarak istihdam edildiler. Savaş, Osmanlı Devleti’nin
korkunç yenilgisiyle son erdi.
Ermeniler
1881 yılında Erzurum’da “Baba Topraklarını Koruma Cemiyeti”
ismi altında bir Ermeni cemiyeti kurdular. Ermeniler
faaliyetlerini sürdürerek 1882 yılında Cenevre’de devrimci
bir cemiyet kurarak “Hınçak” ismini verdiler. Hınçak’ın
kelime anlamı Haç olup, bu cemiyetin hedefi sosyalist
bir Ermeni toplumu kurmaya yönelikti.
Ermeniler
1885 yılında “Ya özgürlük, ya ölüm” sloganı altında
Osmanlı Devleti sınırları dışında çalışmak amacıyla
“Almanakan” isimli bir cemiyet daha kurdular. Bütün
bunların yanında Ermeni devrimciler, Osmanlı toprakları
dışında da çalışmalarını sürdürdüler. Çan ve Zil olmak
üzere iki direniş hareketinden oluşan gruplar, İsviçre’de
eğitim gören Ermeni öğrencilerden oluşmaktaydı. Bu hareketler,
gazete çıkararak Osmanlı Devleti aleyhinde yazılar yayımladılar.
Londra’da 1889 yılında yayımlanan gazetede yer alan
bir yazıda “Bizim anarşist olduğumuz açıktır. Biz Anadolu’da
anarşi yaratmak ve şiddet estirmek istiyoruz. Bizim
temel hedefimiz bu ülkede bağımsız ulusal bir hükümet
kurmak ve geniş kapsamlı siyasi özgürlük elde etmektir”
denilmekteydi.
Bu
hareketin tüzüğünün 8 nci maddesinde ise, Müslümanları
yoketme araçlarının hançer, tabanca, boğma aletleri,
zehir olduğu belirtilerek; evlerin ve tesislerin toz
dinamit veya barutlu yangın bombalarıyla havaya uçurulması
gerektiğine işaret edilmekteydi. Halka açık yerlerde
atılan bombalar sebebiyle çok sayıda Osmanlı memuru
hayatını kaybetmiştir.
Daha
sonra 1890 yılında Ermeni Devrimci Birliği, “Taşnak”
ismi altında Rusya’daki Ermenilerden oluşan bir cemiyet
kuruldu. Bu cemiyetin amacı, Osmanlı Devleti topraklarına
sızarak Müslüman Osmanlı memurlarını sindirmek ve Müslümanlara
yönelik toplu katliamlar uygulamak amacıyla intihar
timleri oluşturmaktı. Bu tür çalışmalar sonunda durumun
gerginleştirilmesi ve daha sonra Avrupa ülkelerinin
Ermeni davası lehinde müdahalede bulunması ve sonunda
da Müslüman Anadolu halkının yurtlarından kovulmasını
ya da katledilmesini takiben bu bölgede sosyalist bir
Ermeni Cumhuriyeti kurulması hedefleniyordu. Taşnak
Cemiyeti, bu program doğrultusunda İstanbul, Trabzon
ve Van’da çok sayıda gizli hücre oluşturdu.
Ermeniler,
amaçlarını gerçekleştirme girişimleri doğrultusunda
teröre başvurarak Ağustos 1896’da İstanbul’daki Osmanlı
Banması’nın Genel Merkezine eylem düzenleyerek bankayı
kuşattılar. Kuşatma eylemi yabancı ülke Büyükelçilerinin
müdahalede bulunması ve Elçilerin garantisiyle Bab-ı
Ali güvence alıncaya kadar sürdü. Bu eylemciler, Büyükelçiler
himayesi altında Fransız vapuruyla ülke dışına çıktılar.
Daha sonra bazı Ermeniler Bab-ı Ali binasına saldırarak
Sadrazam ofisine girip Başbakanı ölümle tehdit ettiler.
Bu durum kamuoyunda korkuya neden odu.
Eylemler
devam etti ve Ermeniler halka açık yerlere bomba attılar.
Sultan Abdülhamit’in Cuma namazına gitmesini fırsat
bilen Ermeniler, padişaha suikast düzenlediler. Sultan
Abdülhamit’e, Yıldırım Beyazıt Camii’nde atılan bombayla
onlarca muhafız ve polis ölmesine rağmen Padişah ilginç
bir şekilde kurtuldu. Bu olayda 26 kişi öldü, 58 kişi
yaralandı.
Osmanlı
Devleti’nde 1890-1904 yılları arasında katliamlar ve
şiddet olayları yaşandı. Bu olayların yaşandığı yerler
Samsun, Trabzon, Birecik, Harput, Van, Bitlis ve Sason
(Muş) illeridir. Bu katliamların en korkuncu 1894 yılında
Samsun ilinde gerçekleştirilmiştir. Ermeni devrimciler,
vergi toplayan memurlara kılıç ve silahlarla saldırmış,
köylere doğru ilerleyerek Müslüman halkı katletmişler,
mallarını yağmalamışlardır. Devrimciler bu eylemleri
gerçekleştirmekle iki amaca hizmet etmek istiyorlardı.
Birincisi, Müslümanları katletmek; ikincisi de Osmanlı
Devleti’ne düşman medya organlarına fırsat vermek, Osmanlının
imajını Avrupa kamuoyunda karalamak ve Avrupa ülkelerinin
müdahalelerini sağlamak için Ermenilerin öldürülmesini
sağlamaktı.
Osmanlı
makamları bu fitneye, Ermeni köylerini yerle bir ederek
son verdi. Bunun üzerine Ermeni yayın organları, katliam
haberlerini yaymaya ve Avrupa’nın desteğini almak amacıyla
olayı abartmaya başladı.
Olayın
büyütülmesine ilk yanıt İngiltere’den geldi. Ermeni
davasının başarıya ulaşması için müdahalede bulunan
İngiltere, Samsun’da öldürülenler hakkında gerçeklerin
ortaya çıkarılması için bir soruşturma komisyonu oluşturulmasını
istedi. Bu doğrultuda uluslararası bir komisyon oluşturuldu.
Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa ve Rusya bu komisyona
katıldı. Bu komisyon hazırladığı raporda, Ermenilerin
ülke dışındaki terörist grupların üyeleri ve ajanların
tahrikleri neticesinde olay çıkarmaya teşebbüs ettikleri
ve bunlara defalarca silah yardımı yapıldığı belirtildi.
Raporda
ayrıca, Ermenilerin, Samsun Bölgesinde Müslüman halka
katliam uyguladıktan sonra Osmanlı ordusundan kaçmak
amacıyla sarp dağlara sığındıklarına ve Osmanlı Hükümetinin
olayları bastırmak amacıyla kuvvet gönderdiğine, topraklarını
korumak amacıyla Hükümetin girişimde bulunmasının yasal
bir hak olduğuna ve basında yer alan Ermeni ölüleriyle
ilgili verilen rakamların büyük ölçüde abartılı olduğuna
işaret edildi.
Bu
raporların etkisi Ermenilere kötü yansıdı. Ermeniler
1895 yılında bu raporu protesto etmek üzere İstanbul’da
yürüdüler ve bu raporu hazırlayan komisyon üyelerinin
büyük çoğunluğu Avrupa ülkelerinden yetkililer olmasına
rağmen yine de Osmanlı Devleti’ni suçladılar.
İstanbul’un
Ermeni terör eylemlerinin yapıldığı bir yer haline gelmesi
ve çok sayıda Müslüman Osmanlının öldürülmesinden sonra
buradaki Büyükelçiler, olayların kontrolünün hükümetin
inisiyatifinden çıktığını düşünerek Sultan Abdülhamit’e
sıkıyönetim ilan etmesini katliam ve olayların durdurulması
için İstanbul’a kuvvet yığmasını önerdiler. Talep doğrultusunda
sıkıyönetim ilan edilmesiyle birlikte Ermeni devrimciler
eylemlerini Anadolu’ya kaydırdılar. Bunların eylemleri
sonucunda Anadolu’da çok sayıda köy ve kent harap oldu.
Osmanlı Hükümeti bu olaylar karşısında durmak ve topraklarını
korumak amacıyla kararlı bir tutum izledi.
Bazıları
bu olaylar sırasında ölen Ermenilerin sayısı hususunda
aşırıya kaçarak 200 bin Ermeni öldürüldüğünü iddia ederler.
Ancak, bu sırada uluslararası bir müdahale olmaması,
Ermenilerde büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu
sırada Mısır’daki Milliyetçi Parti lideri Mustafa Kamil,
Ermenilerin yaptıkları yıkıma karşı topraklarını savunan
Osmanlı Hükümetinin yaptıklarıyla ilgili olarak “Osmanlı
idarecileri, Ermenilerin Müslüman halka verdikleri zararlar
karşısında kusurludurlar. Ermeni devrimciler, olayları
adil bir şekilde değerlendirenlere göre hainden başka
bir şey değillerdir” demiştir.
Ermeni
sorunu, Türkiye’nin karşılaştığı sorunların en başında
yer aldı. Bu doğrultuda 1915 yılında Doğu Anadolu Ermenilerinin
Irak’taki Musul’a; Adana Ermenilerinin Şam bölgesine
zorunlu olarak uzaklaştırılmaları kararlaştırıldı. Osmanlı
Devletinin bu tutumu nedeniyle Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin
Müslüman tebaasına karşı terör eylemlerini yoğunlaştırdılar.
Ermeniler, devletin büyük kentlerinde Ermeni devrimci
cemiyetleri kurdular. Bu cemiyetler, yabancı ülke postalarıyla,
yayınladıkları dergi ve broşürleri, devlete karşı ayaklandırmak
ve postacılara saldırarak yayınları yırtan köylüleri
katlettirmek için Anadolu’daki Ermenilere gönderiyorlardı.
Terörist Ermeniler, çiftçi ve tüccar Ermenileri evlerinden
çıkmamak ve gizlenmek zorunda bırakıyorlar; aksi takdirde
öldüreceklerini söylüyorlardı. Ermenilerin Müslüman
Osmanlılara karşı uyguladığı şiddet eylemlerine, Müslümanlar
aynı şekilde karşılık vermemiştir.
Ermeni
Devrimci Taşnak Cemiyeti 1908 yılında Sultan Abdülhamik
yönetimine karşı safları birleştirme, aralarında uyum
içinde işbirliği yapma ve ulusal emellerini gerçekleştirme
amacıyla Genç Türkler (Jön Türkler) cemiyetine ümit
bağlama girişimlerinde bulundu. Bu doğrultuda, devrimci
ve şiddet yanlısı kararlar çıkartmayı başardı. Bu kararlar
şöyledir.
1.
Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesi.
2.
Monarşi sistemi yerine Anayasal bir hükümet kurulması.
3.
Bu iki hedefin gerçekleşmesi için gerektiğinde devrimci
şiddete başvurulması.
4.
Olaylar çıkarmak üzere direniş örgütü kurulması ve devlete
vergi ödemekten kaçınılması.
5.
Abdülhamit yönetimine karşı basında kampanya yürütülmesi.
Cemiyet,
bu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda
devletin bütün topraklarını kapsayan etkin bir devrim
hareketine başlanması gerektiğini de ilan etti.
Sultan
Abdülhamit’in 1908 yılında anayasal hayatta düzenlemeyi
öngören ferman yayınlaması, devletin yeni sistem içinde
Ermenilerin siyasal hayata katılmalarına zemin hazırlama
beklentilerini gerçekleştirmekte ısrarcı olduklarını
ilan ederek 14 Ermeni Milletvekili Meclise girdi. Bu
Milletvekilleri ulusal beklentilerini gerçekleştirmekte
yardımcı olacağı düşüncesiyle oturumlarda kargaşa çıkarıyorlardı.
Rus
kuvvetleri 1914 yılında Doğu Anadolu’daki Osmanlı sınırından
içeriye girmeye başlayınca, Ermeni gönüllülerden oluşan
bir kuvvet Rus güçlerine katılırken Ermeniler Anadolu’da
isyan çıkardılar. Bu olaylar üzerine Osmanlı Hükümeti,
Osmanlı kuvvetlerine herhangi bir şekilde zarar verecek
eylemlerden kaçınmak amacıyla Van, Bitlis ve Erzurum’daki
Ermenilerin bu illeri boşaltmasını öngören bir karar
aldı. Bu kararda, Ermenilerin Irak’taki Musul kentine
göç etmeleri isteniyordu. Devlet, Ermenilerin yolculuk
süresince kalmaları için yollarda kamplar kurdu. Savaşın
bütün şiddetiyle ağırlığını hissettirdiğini bu sırada
bütün bölgelerdeki Osmanlı kuvvetlerine, Kürtlerin,
köylülerin ve diğer Müslümanların saldırılarından Ermenilerin
korunması için emir verildi. Bu emrin amacı, Ermenilerin
göç sırasında güvenliklerini sağlamaya ve yeterli yiyecek
vermenin yanı sıra yoluculuk için gerekli ortamın temin
edilmesine yönelikti. Bu talimatlar kapsamında, Ermenilerin
boşalttığı eve ve işyerlerini kullanan Müslümanlardan
kira ödemeleri ve sahiplerinin geri dönmesiyle konut
ve dükkanları iade etmeleri hakkında maddeler bulunuyordu.
Osmanlı
Devletine karşı önyargılı olanlar, Ermenilerin uzaklaştırılması
(tehcir) hareketini Osmanlıların, Ermenileri toplu bir
biçimde katletmesi ve yok etmesi olarak nitelediler.
Önyargılı kişilerce hazırlanan raporlarda, uzaklaştırma
hareketi sırasında Ermenilerin üçte birinin öldüğü ve
zayiatın 1.5 milyon olduğu, geriye kalan üçte birlik
bölümün yaşamlarına devam ettiği ve diğer üçte birlik
bölümün de uzaklaştırma esnasında kaçtığı belirtilmektedir.
Bu sözler abartılı ve Osmanlı Devletine karşı önyargılıdır.
Bazı ölüm olaylarının olduğu gerçektir. Bu ölüm olayları,
Ermeniler Anadolu’dan geçerken vuku bulmamış; Musul
bölgesine gidişleri sırasında meydana gelmiştir. Önyargıyla
hareket eden bu kişiler, uzaklaştırma olayının Ruslarla
amansız bir savaşa giren Osmanlı kuvvetlerinin güvenliği
için gerekli olduğunu, savaşın Ermenilerin yoğun olarak
yaşadığı bölgeye yakın yerlerde gerçekleştiğini ve hükümetin,
göç ettirme sırasında Ermenilerin tama olarak korunması
hususunda emirler çıkarttığını görmezlikten gelmektedirler.
Osmanlı
Devletine önyargılı yaklaşanlar Osmanlı vahşetiyle suçlarken;
Ermeni teröristler kanlı eylemler düzenliyor, devlet
aleyhine siyasi faaliyetlerde bulunuyor ve devlet adamlarına
yönelik suikastlere girişiyorlardı.
Ermeniler,
gençlerin zihinlerine canlı kalması için her yıl sözde
soykırım gününü anmakta ve Osmanlının mirası Türkiye
Cumhuriyeti Türklerine karşı kin tohumları ekmektedirler.
ABD’li
bir tarihçi, bilimsel belgeleri inceledikten sonra,
Ermenilerin iddialarına karşı çıkmıştır. Ermenilerin,
1915 yılındaki göç ettirme sırasında 1 milyon Ermeni’nin
öldüğü yönündeki iddialarını yalanlayarak,bu sayının
200 bin civarında olduğunu ortaya koymuştur. Bu ölüm
olaylarına bulaşıcı hastalıklar, açlık ve Osmanlı kuvvetleri
ile Rus kuvvetleri arasında yaşanan savaşın sebep olduğunu,
aynı şartlardan ötürü yine aynı dönemde 2 milyon Müslüman’ın
öldürdüğünü belirtmiştir.
Bu
olaylar yaşanırken Ermeniler, Türk köylerine yönelik
çete savaşı yapacaklarını ilan edip köylüleri katlederek
mahsullerini yağmaladılar. Çete savaşı korkunç bir hal
aldı. Ermeniler 1920 yılında Anadolu’nun doğu cephesinde
saldırıya geçti. Ancak, Mustafa Kemal Hükümeti, Ermeni
kuvvetlerine karşı harekete geçmeyi erteleyerek, Erivan
hükümetini diplomatik yollarla protesto etmekle yetindi.
1965
yılında Ermeni teröristlerden bir grup, eylemlerini
Türkiye dışına taşıyarak Türk Diplomatlarına yönelik
suikastlar düzenlediler.
Lübnan’da,
24 Nisan 1965 tarihi, Ermeni katliamının ve Türk yönetiminin
Ermenileri Musul’a göç ettirmesinin 50 nci yılı münasebetiyle
“yas günü” ilan edildi. Lübnan’ın başkenti Beyrut sokaklarında
gösteriler yapıldı ve Ermeni şehitleri anıldı. Katliamı
anmalarındaki amaçları ise Ermeni gençlerin kalplerine
Türklere yönelik kin tohumları ekmekti. Daha sonra Türklere
yönelik şiddet eylemlerinin kapsamı genişledi. 1975
yılında Paris, Londra, Viyana, Madrid ve Vatikan’da
Türk Diplomatlara yönelik şiddet eylemleri gerçekleştirildi.
Saldırılarda çok sayıda Türk Diplomat hayatını kaybederken
birçoğu da ağır şekilde yaralandı.
8
Ağustos 1982 tarihinde ASALA olarak bilinen Ermeni terör
örgütü elemanları, Ankara Havaalanına baskın yaptılar.
Eylem sırasında bomba ve ağır silahlar kullandılar.
Bu baskın esnasında 9 kişi öldü, 82 kişi yaralandı.
Bu baskın, Türkiye’nin başkenti Ankara’da güpegündüz
yolcu terminalinin kente gelen ve kentten ayrılan yolculara
dolu olduğu bir sırada yaşandı. Bu olayda insanların
öldürülmesi ve yaralanması, yolcuların paniğe kapılmalarına
neden oldu. Bu terör eyleminin arkasında, Türklerin
1915 yılında işledikleri iddia edilen Ermeni katliamının
ve göç ettirme olayının intikamını almak amacı yatmaktaydı.
Ermeniler
tarafından gerçekleştirilen bu şiddet olaylarına tepki
olarak Türk makamları insan haklarına saygılı ülkeleri
uluslararası terörle mücadeleye ve toprakların egemenliği
haklarına dokunmaya çağırdı. Türkiye bu sırada, terörist
örgütü cesaretlendiren ve bu olaylarda kullanılan silahları
veren düşman yabancı ülkelerden birini suçladı. Türkiye
devamla, terör örgütlerine karşı çetin bir mücadele
vereceğini ve bu örgütlerin iç ve dış bağlantılarıyla
şebekelerini ortaya çıkarmak için konuna kadar çaba
sarf edeceğini açıkladı.
Gizli
Ermeni Bağımsızlık Ordusu, 22 Ocak 1983 tarihinde Paris’teki
THY Bürosuna saldırdı. Olayda çok sayıda sivil öldü
ve yaralandı.
Burada
Ermenistan Parlamentosunun 1989 yılında Azerbaycan’ın
kuzeyi ve Türkiye7nin doğusu arasında kalan yerleri
istediğini de hatırlatmakta yarar var.
Ermeni
Parlamentosunun 23 Ağustos 1991 tarihinde bağımsızlığını
ilan etmesi sırasında kabul edilen 11 nci maddede “Batı
Ermenistan” ifadesi kullanıldı ve “Ermenistan Cumhuriyeti,
Osmanlı Devleti tarafından Batı Ermenistan’da 1915 yılında
işlenen katliam suçunun uluslararası platformlarda tanınması
için sarf edilen çabaları destekleyecektir” denildi.
Ermenistan’ın
Londra Büyükelçiliği de 1992 yılında Türkiye’nin Trabzon,
Erzincan, Sason (Muş) ve Bitlis kentlerinin Ermenistan
toprakları içinde gösterildiği bir harita dağıttı.
Bütün
bunlara ek olarak, Ermenistan Cumhurbaşkanı Petrosyan’ın
başkanlık ettiği Parlamento Tarih Komisyonu’nun yayınladığı
raporda “Türkiye sınırı kabul edilemez” denildi.
Bu
olayların akışı içinde Türkiye topraklarında ve dışarıda
Türk kuruluşlarını yönelik Ermeni terör eylemlerinin
tırmandığını söyleyebiliriz .Ermeniler, Ermenilerin
Türk halkıyla olan dini, etnik ve coğrafi bağalarına
ilişkin geçmişin mirasını Osmanlı Devletinin mirasçısı
Türkiye’ye yüklemeye devam etmektedir.
(Bu makale Mısır’da
yayınlanan aylık Al-Tasavvuf Al-İslami dergisinde Mayıs
2001 tarihinde Doç. Dr. Huda DERVİŞ imzasıyla yayınlanmıştır.)
|