Doğu
Anadolu'da Türk Soykırımı ve Ermeniler
Yrd. Doç. Dr. Erol KÜRKÇÜOĞLU(*)
"Ermeni
meselesi", sadece Türk Dünyasının bir sorunu değil,
Ortadoğu'da, Kafkasya'da çıkar ve emelleri olan emperyalist
devletlerin hepsini birden ilgilendiren milletlerarası
bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarihi bir
gerçektir ki, Ermeni meselesi hiçbir zaman sadece, Ermeniler'in
hareketi olarak gündeme gelmemiştir. Bugüne kadar Rusya'nın,
İngiltere'nin, Fransa'nın, Almanya'nın, Yunanistan'ın
desteklemediği hiçbir Ermeni hareketi olmamıştır. Boğazın
Hasta Adamı'nı ortadan kaldırmanın ve topraklarını parsellemenin
adını "Şark Meselesi" olarak koyan batılı
emperyalist devletler, farklı bir kisveye bürünüp, Ermenilerle
izdivaç yaparak, onları Kafkasya'da kendi siyasi ve
iktisadi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Sözde
Ermeni Soykırım yasasını kabul eden ülkelerin, 21. yüzyılda
da taşeron güç olan Ermenileri kullanmaya devam edecekleri
görülmektedir. Türkiye iki asırdan beri "Şark Meselesi"nin
kıskıcında bulunmaktadır. Ama maalesef bela kapımızı
çalınca bu tarihi meseleyi hatırlıyoruz. Ermeni meselesi
günlük politikalarla geçiştirilemez. Uzun vadeli, milli
hedefleri belirlenen ve Türkiye'nin milli çıkarları
noktasında bir siyaset takip etmek gerekmektedir.
Ruslar'ın
ünlü tarihçilerinden Kavkaz adlı eserin yazarı V.L.Veliçko,
tarihi Ermeni siyasetini, "Ermeniler tarih boyunca
devamlı surette efendilerini değiştirmişlerdir. Roma,
Bizans, İran, Rus, İngiliz, Fransız, Alman, Türk...
Tarih sahnesinde yeni yeni efendi çıktığında, Ermeniler
eski efendilerini sistemli olarak satmışlardır"
diyerek Ermenilerin tarihi, siyasi ve milli bir şahsiyetten
mahrum bir millet oldukları ifade etmektedir.
Ermeni
Taşnak, Hınçak, Ramgavar Terör Örgütleri için Fransız
tarihçisi Jean Laurent'in daha 19120 yılında söylediği
şu cümleler gerçekten çok anlamlıdır: "Ermeni çeteleri,
kendilerine bol para veren ve servet sağlayan devletin
hizmetine girerlerdi. Bu devlet, onların i stedikleri
gibi soygun yapmaları ve katliam girişimlerine izin
verdiği sürece sadakatlerine güvenebilirdi."
1878
Berlin Antlaşmasından sonra Anadolu'da "Ermeni
toprakları"ndan bahsedilmeye başlandı. Ermeni komiteleri
de bu sözde "Ermeni topraklarını kurtarmak"
emeliyle ortaya atıldılar. Temel yanılgı işte buydu.
Çünkü Selçuklu Türkleri Anadolu'yu Ermenilerden değil,
Bazans'tan alarak Türk Yurdu haline getirmişlerdi. Çağdaş
Ermeni kaynakları; Urfalı Matheos, Aristakes, Sebeos
ve Süryani Mihael, Türkler'in Bizans'a karşı zafer elde
etmeleri ve Anadolu'yu Türk Vatanı haline getirmelerini
ibüyük bir sevinçle karşılamışlardı. Çünkü tarihte Ermeni
ve Süryanilere karşı en büyük zulmü, katliamı yapan
tehcire tabi tutan, mezheplerini ve kiliselerini yasaklayan
Bizanslılar ve İranlılar olmuşlardır. Ermeni Matheos'un
"İnsanların en adili, en akıllı ve kudretlisi olan
Melikşah, bütün insanlara karşı baba gibi idi. Bütün
Rum ve Ermeniler kendi istekleri ile onun yönetimine
girdiler" şeklindeki ifadesi Ermeni yazarın tarihi
itirafıdır. Çağdaş kaynaklardan Süryani Mihael i se
şöyle yazmaktadır: "Türkler, şirretli ve Rafizi
Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor,
hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardır."
Osmanlı
toprakları üzerinde bir "Ermeni Eyaleti" veya
bir "Ermeni Vilayeti" yoktu, hiç olmamıştı.
Osmanlı ülkesinde Ermeniler yok muydu? Elbette vardı.
Tıpkı bugün Fransa'da , ya da Amerika'da Ermeni nüfus
bulunduğu gibi Osmanlı ülkesinde de Ermeniler yaşıyordu.
Kimi bölgelerde daha az, kimi bölgelerde daha çok Ermeni
vardı. 19. yüzyılda Anadolu'nun her köşesinde ezici
bir Türk-Müslüman nüfus çoğunluğu vardı. Hiçbir vilayette,
hiçbir sancakta ve hatta hiçbir kazada bir Ermeni çoğunluğu
yoktu. Hatta Ermenistan'ın başkenti Erivan da dahi XIX.
Yüzyılın sonunda, Türk nüfusu %83 iken, bu oran I. Dünya
Savaşı sonrasında %4.3'e kadar düşmüştür.
Bin
yıldan beri tarihi, kültürü, medeniyeti, insanıyla Kars'ı,
Ardahan'ı Ağrısı, Iğdır'ı, Van'ı, Erzurum'u ile Türk
Yurdu olan Doğu Anadolu'da Ermeni Devleti kurmaya kalkışmak
da baştan beri yanlış idi. Osmanlı ülkesinde Ermeniler
yaşıyor diye, Doğu Anadolu'da bir "Ermeni Yurdu"
veya bir "Ermeni Devleti yaratmaya kalkışmak, bugün
Ermenilerin yaşadığı Fransa'da Marsilya Bölgesinde bir
"Ermeni Yurdu" bir "Ermeni Devleti istemek
gibi imkansız bir şeydi. Ermenilerin yaşadığı ABD'nin
Kaliforniya bölgesinde bir Ermeni Devleti kurulmayacağı
gibi, Ermeniler'in o tarihlerde küçük bir azınlık olarak
yaşadığı Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurulamaz.
Ama
hayal gücü pek engin olan Ermeni Komitacılar, bu imkansızı
düşündüler. Paris'te Cenevre'de veya Tiflis'te oturup,
hiç tanımadıkları Anadolu'da Ermeni Devleti kurmaya
kafalarına koydular. Bunu gerçekleştirmek için silaha
sarıldılar, terörü bir metat olarak benimsediler ve
kan dökmeye ve döktürmeye başladılar. Büyük emellerinin
imkansız olduğunu ve bir çıkmaza saplanmış bulunduklarını
fark edince, büsbütün hırçınlaştılar. Taşnak, Hınçak,
Ramgavar adlı Ermeni çeteleri pek çok masum Tük kanı
döktüler.
1893-1896
yıllarında Doğu Anadolu'da cereyan eden Ermeni terörü
günlerinde, Van ve Bitlis'te Rus Konsolosluğu yapan
General Mayevski hazırladığı raporunda Ermenileri yoldan
çıkaranları ve kullananları şöyle ele vermiştir: "Türkiye
Ermenilerin, Türlerin zulüm ve katliamına maruz bulunduklarını
Avrupa'ya göstermek icap ediyordu. Program şu şekildeydi:
ancak kan dökmek lazımdır ki, Ermeniler serbestisi kazansın.
Kan dökünüz! Avrupa sizi himaye eder."
Yine
Rus Konsolosu Mayevski "Bitlis ve Van Vilayetleri
İstatistiği" adını taşıyan mahrem raporda, Ermeni
Taşnak ve Hınçak Çetelerinin bölgede Müslüman Türklere
yaptıkları katliamları şöyle ifade etmektedir: "Ermeniler
tarafından Türkiya'de yapılan katliamların sorumlusu,
önce ithal komiteleri ile birlikte hareket eden Ermeni
İhtilalcileri, sonra bunları koruyan ve teşvik eden
bazı yabancı hükümetlerdir. Türkiye'de komitecilerin
girmediği yerlerde yaşayan Ermezilerin, Türklerle bir
sorunu yoktu. Türk zulmü bir gerçek olmayıp, isteyerek
uydurulmuş siyasi bir hikayedir. Gerçeği olduğu gibi
söylemek icap ediyorsa, doğuda katliam yapanlar Müslümanlar
değil Ermenilerdir. Sonra yaptıkları bu zulmü, himayesiz
Müslümanlara yüklemişlerdir."
Ermeni
şiddet olaylarının en hararetlisi zamanında (1898) Doğu
Anadolu'yu gezen Amerikalı Gazeteci George H. Hepwort,
Ermenilerden şu serzeniş ve dert yanmalara şahit olmuştu:
"Ah!... Biz önceleri çok mutlu bir halktık. Vergilerimizi
öder, işimizle, gücümüzle ilgilenir, huzur ve refah
içerisinde yaşardık... Fakat Berlin Anlaşması, İngiltere'nin
işi karıştırması yok mu; eğer Avrupa'da bizi kendi halimize
bırakmayı isterse, iyi bir geleceğe sahip olabiliriz.
Fakat halk olarak bizim kötü duruma düştüğümüz görülüyor,
zavallı Ermeniler... Avrupalılar bizi Türklere karşı
kötü bir hırsla tahrik ettiler!... Yazık! Memleketimiz
harab oldu."
Rusya'nın
Ermeniler üzerindeki emellerini "Çarlık Rusyası'nın
Türkiye'deki Oyunları" adlı eserin yazarı Edgar
Granville şöyle ifade etmektedir. "Türkiye'deki
Ermeni Meselesi, Ermenilerden doğmamıştır. Zira Ruslar
Ermenilere el atıncaya kadar, Türkiye'de hiçbir Ermeni
hareketi olmamıştır. Rusların eseri olan Balkan hareketine
kadar Ermeniler kendi aralarında mezhep mücadelesi yapıyorlardı.
Hatta kendi aralarındaki anlaşmazlıklarıng iderilmesi
için Türklerden yardım dahi görüyorlardı. Rus mezalimine
karşı Ermenilerin tek sığınağıdır.
XIX.
ve XX. Yüzyıllarda Ermeni Terör Örgütleri olan Taşnak,
Hınçak ve Ramgavar Bitlis, Diyarbakır, Malatya, Zeytun,
Urfa, Harput, Sivas, Antep, Maraş, Muş vilayetlerinde
isyanlar tertip edilmiştir. 21 Temmuz 1905'de Osmanlı
Padişahı II. Abdülhamid'e Yıldız Camii önünde, Ermeni
teröristler tarafından bir suikast düzenlendi. Bu suikastte
II. Abdulhamid'in kurtulmasına rağmen 20 askerimiz şehit
oldu.
1915-1919
yılları arasında I. Dünya savaşı içinde Rus Ordusu ile
ittifak yapan Taşnak, Hınçak ve Ramgavar Ermeni Çeteleri
Doğıu Anadolu Bölgesinde; Alaca'Da, Cinis'de, Ilıca'da,
Erzurum Merkezde; Yanıkdere'de, Karskapı'da, Ezirmikli
Osman Ağa ve Mürsel Paşa Konaklarında, Erzurum; Yeşilyayla'da
Hasankale'de, Tımar'da, Horasan'da, Kars-Subatan'da,
Van-Zeve'de, Ağrı'da, Bitlis'de, Iğdır-Oba ve Hakmehmet'te,
Nahcivan'da, Zengezur'da ve Azerbaycan'da tam bir Türk
Soykırımı gerçekleştirmişler ve bir milyon Türk'ü katletmişlerdir.
Savaşla hiç ilgileri olmayan, masum bir milyon Türk,
Ermeni Çeteleri tarafından sadece Türk ve Müslüman oldukları
için, Hz. İsa'nın tavsiyelerine bile sırt çevrilerek
katledilmiştir. Doğu Anadolu Bölgesi'nde Taşnak ve Hınçak
Çetelerinin katlettiği bir Müslüman-Türk'e ait 185 toplu
mezar ve Türk katliamı ile ilgili Osmanlı, Başbakanlık
ve Askeri Tarih Arşiölerinde binlerce belge mevcuttur.
Arşivlerimiz açık olup, yerli ve yabancı ilim adamlarının
bilgisine ve istifadesine sunulmuştur. Hayatlarında
bir kere dahi arşiv görmemiş, belge tanımamış, tarih
ve kültürümüzle yakın-uzak ilişkisi olmamış, Batılı
ülke parlamenterlerini, tarihimiz hakkında hüküm yürütmesi
yorum yapması, yasa kabul etmesi ileme ve akla sığacak
bir davranış değildir. Doğu Anadolu Bölgesi'ndie katliamlara
"Türk Soykırımı"nın yaşandığı gerçeğini anlatamadığımız
için, hayali Ermeni senaryoları dünya kamuoyunda gerçekmiş
gibi kabul edilmeye başlandı ve Türk Milleti olarak
haketmediğimiz tarihimize tarihimize yönelik saldırılarla
muhatap olmak zorunda kaldık.
Erzurum
Rus İkinci Topçu Alayn Komutanı Yarbay Tverdo-Khlebov
hatıratında, "Ermeniler bana 27 Şubat gecesi 3000
Türk'ü öldürdüklerini iftiharla beyan ettikleri zaman,
savunmasız, masum, insanların öldürülmesinin bir vahşet
olduğunu söylediğim de, bize siz Rus'sunuz, Ermeni Milletinin
idealini anlayamazsınız" diye cevap verdiklerini
eserinde üzülerek ifade etmiştir. Yine Khlebov hatıratında:
"Erzurum'da kalan bütün Rus Subayları, kendi haysiyeti
ve formaları ile Ermenilerin Türklere yönelik katliamlarını
örtmek için kalmayıp ancak amirlerine itaatte, yalnız
Rusya'ya hizmet için kaldık. Erzurum'da bulunduğumuz
müddetçe Ermeni Çetelerinin vahşet ve rezaletine son
verilmesini istedik" demek suretiyle, Ermenilerin
Erzurum ve çevresindeki vahşetine dikkati çekmektedir.
Rus
yarbayı hatıratının bir başka yerinde de diyor ki; Büyük
rütbeli topçu subayları birleşerek Rus Başkomutanına
verdiğimiz raporda, "Erzurum'dan hepimizin ayrılmasına
müsaade edilmesini, çünkü burada hiç bir şey yapmayıp
ancak Ermeni Eşkiyası yüzünden adımızın lekelenmesini
hiçbir zaman istemediğimiz bildirdik" şeklindeki
sözleriyle de Ermenilerin gerçek kimliklerini ortaya
koymaktadır.
Tiflis'te
1919 yılında yayınlanan "Zakavkavzya ve Gürcistan"
adlı belgelerden oluşan Rusça eserde, Rusya'nın Doğu
Orduları Başkomutanı General Odişelidze'de 1918 yılı
başlarında, Erzincan ve Erzurum'da Ermenilerin yerli
Türk ahalisine yönelik katliamlarından bahsetmektedir.
25
Eylül 1919 tarihinde Erzurum'a Amerika Birleşik Devletleri'nden
General Harbord başkanlığında bir inceleme heyeti gelmiştir.
Bu ABD'li heyet, Yanıkdare'de Karskapısı'nda, Ezirmikli
Osman Ağa ve Mürsel Paşa Konaklarında, Türk insanına
yönelik katliama tanık olduklarında, "Hz. İsa'nın
kulları nasıl böyle bir katliam yapabildiler" hükmüne
varmışlardı. General Harbord, Erzurum ve çevresinde
gördüğü vahşet karşısında dehşete düşmüş ve o kadar
üzülmüştür ki, Erivan'da Taşnak katillerinin ellerini
sıkmama cesaretini gösterebilmiştir.
Amerikalı
General Harbord'un, Erzurum içindeki incelemeleri sırasında,
bizzat kendisi Türk tarafına şöyle bir soru yöneltmiştir:
"Daha önceden Erzurum'da Ermeni çoğunluğu var mı
idi?" Bu soru üzerinde Erzurum Belediye Başkanı
Zakir (Gürbüz) Bey, Amerikalı Generali pencere önüne
çağırarak Gez ve Kavak Mezarlıklarını gösterip, "Bunlar
hep Türk mezarlarıdır. Şehrin öteki yerlerinde de bunların
on katı Türk mezarlığı daha vardır. Şimdi iyii bakın,
çevresi duvarlarla çevrili küçük bir mezarlık var. O
da Ermenilerin mezarlığıdır. Şimdi Ermeniler mi? Türkler
mi çok anladınız mı? Ermeniler ölülerini yemediler ya!
Erzurum'un ölüsü de Türk, dirisi de Türk!" diyerek
tarihi cevap vermiştir. Gerçekten de Erzurum bin yıldan
beri, toprağının altı ile üstü ile Türk vatanıdır. İlelebed
de Türk Vatanı olarak kalacaktır.
İngiiltere
Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 11 Mart 1920'de Lordlar
Kamarasında yapılan bir görüşmede "Ermeniler bazı
kişi ve çevrelerin kabul ettikleri ve etmeye hazır oldukları
gibi masum birer kuzu değillerdir ve şu anda elimde
Ermenilerce Türklere karşı girişilen kanlı olayları
belgeleyen dökümanlar bulunmaktadır. Demek gereğini
duymuştur. (İngiltere Dışişleri Bakanlığı Arşivi. No..
05043 E 1714)
16
Mart 1920'de İtilaf Devletleri, Son Osmanlı Mebuslar
Meclisini basara 118 Mebus ve devlet adamını Malta'ya
sürgün etmişlerdi. İstanbul, İngiltere ve Fransa'nın
işgal altında olmasına rağmen, Osmanlı arşivleri de
tamamen İngiliz ve Fransız ilim adamlarının eline geçmesine
rağmen, Osmanlı Hükümetini soykırımla suçlayacak hukuki
değerde hiçbir belge bulamamışlardır. İngilizler, araştırmalarını
ABD Senatosu Arşivinde genişletmişlerdir. Senatonun
3 Temmuz 1921'de yayınladığı bir raporda; "Maalesef,
Senato Arşivindeki 33 bin belge arasında soykırımı doğrulayacak
hiçbir belge yoktur. Mevcutlar ise, Ermeniler tarafından
ifade edilen fakat ikinci elden hiçbir hukuki değeri
olmayan belgelerdir" şeklinde tarihi belgelere
dayanarak gerçekleri ortaya koymuştur.
ABD'li
tarihçi Justin Mc Carthy "Ölüm ve Sürgün"
adlı eserinde, I. Dünya Savaşından ssonra, İstanbul'u
işgal edip, Osmanlıların bütün arşiv ve yazışmalarını
elleri altında bulunduran İngiltere ve Fransa otoriterlerinin,
bütün çabalarına rağmen, Osmanlı Devleti'nin Ermenileri
planlı imhasından suçlu olduğuna dair hiçbir delil bulamadığını
yazmaktadır.
Ermeniler,
bugüne kadar Sevr Anlaşmasının geçerli, Lozan Antlaşmasının
geçersiz olduğunu dünya siyaset gündemine taşamıya çalıştılar.
William Eagleten, "Sevr Antlaşması daha imzalnandığı
anda ölü doğmuş metinden başka bir şey değildi; çünkü
tarih Mustafa Kemal tarafından farklı bir biçimde yazılmaktaydı"
şeklindeki sözleri ile Türk Milleti ve Mustafa Kemal
Sevr Antlaşmasının ölü doğmuş bir antlaşma olarak kabul
etmektedirler. Sevr Antlaşmasına geniş sınırlı bir bağımsız
Ermeni Devleti koydurmayı başaran, Avrupa'daki Ermeni
politikacılarının hayalciliği, Sevr'in gerçekleşebileceğini
uman batılılarınki kadar büyüktü. Fransa'nın en ciddi
gazete Le Temps, 1 Aralık 1920 tarihli başyazısında
şunları söylüyordu:
"Sevr
Antlaşmasını hazırlayanlar neye benziyor biliyor musunuz?
Tavşanının unutmuş olan ve şapkasından hiçbir şey çıkaramayan
bir sihirbaza."
Anadolu'yu
parselleyen Sevr paçavrasının Osmanlı Hükümetine zorla
dikte ettirildiği Paris'in Sevr Banliyösünde, sözde
Ermeni Soykırım Anatı açılması, şüphesiz Fransızların
kendi tarihlerini de okumadıklarını göstermektedir.
Çünkü, tarihte Türk devletinin bağımsızlığı ve bütünlüğünü
ortadan kaldırmak amacıyla hazırlanan Sevr türü antlaşmalar,
geçersiz, hukuki değeri olmayan antlaşmalar olarak kalmıştır.
Hiçbir
tarihi temeli olmayan, 24 Nisan 1915 Sözde Ermeni soykırımı,
tarihen gerçek dışı ve hayal mahsulü iddialardır. Ermeni
propagandası ile "Soykırım" iddiasını tarihi
bir zemine dayandırmak mümkün değildir. Osmanlı Hükümeti'nin
27 Mayıs 1915 tarihli çıkardığı kanun, bir soykırım
kanunu değil, "Tehcir" kanunudur. Tehcir kanunu,
tüm Anadolu'da yaşayan Ermenilere uygulanmamıştır..
27 Mayıs 19115 tarihli bu kanun, Müslüman Türk ahaliye
yönelik katliam yapan Taşnak, Hınçak ve Ramgavar Ermeni
Çetelirin kapsamakta idi. I. Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesinde
Ruslarla savaşmak zorunda kalan Türk Ordusu, cephe gerisinde
de, Ermeni çeteleri ile savaşmak zorunda kalmıştır.
Osmanlı hükümeti cephe gerisini Emniyet altına almak,
savunmasız, savaşla hiç ilgileri olmayan Müslüman Türk
ahaliyi koruyabilmenin tek çözümünü, Ermeni Taşnak ve
Hınçak çetelerini, o dönemde Osmanlı sınırları içinde
bulunan Suriye'ye toplu olarak göç ettirmekle bulmuştur.
Osmanlı Devletinin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne
yönelik, iç ve dış tehdidi ortadan kaldırmak için başvurduğu
haklılığı tartışılmaz ve üstelik o günün koşulları içinde
uygar olarak nitelenebilecek bu uygulama, ne yazık ki
86 yıldan beri "Soykırım" olarak takdim edilmektedir.
1915 yılında uygulanan bu yer değiştirme kararında göçe
tabi tutulan Taşnak, Hınçak çetelerinin van ve mallarını
teminat altına alacak tedbirlerde esirgenmemiştir. Ayrıca
yolculuk esnasında Ermenilerin her hangi bir saldırıya
uğramalarının engellemek amacıyla, çeşitli güvenlik
tedbirleri de alınmıştır. Tarihte başta Talat Paşa olmak
üzere, hiçbir Osmanlı Devlet Adamının kendi eliyle imzaladığı
ve Ermenilere yönelik soykırımı emreden belge ve bilgi
yoktur.
27
Mayıs 1915 tarihli Tehcir (Göç) Kanunu:
1.
Nakli gerekenler, gidecekleri yerlere kadar refah içerisinde
sevk edileceklerdir.
2. Yollarda istirahatleri, can ve mal güvenlikleri korunacaktır.
3. Gittikleri yerlerde kesin yerleştirilmelerine kadar
kendilerine göçmen ödeneğinden geçimlerini sağlamak
için yardım yapılacaktır.
4. Eski mali durumlarına uygun olarak kendilerine mal
ve arazi dağıtılacaktır.
5. hükümet tarafından ev yaptırılacaktır.
6. çiftçilere tohumlu, evvelce sanatkar olanlara meslekleri
ile ilgili alet dağıtılacaktır.
7. Terk ettikleri mallarından geriye kalanlar kendilerine
verilecek bu olmadığı takdirde, bunların karşılığı para
olarak ödenecektir.
8. boşaltılan şehir ve kasabalarda bulunan Ermenilere
ait taşınmaz malların sayımı yapılacak, bunların cinsleri
ve kıymetleri, miktarları tespit edilecek göçmenlere
verilecektir.
9. Göçmenlerin kullanamayacakları mallar, yani zeytinlik,
dutluk, bağ, portakal bahçeleri, dükkan han fabrika...
ve depo gibi gelir getirecek taşınmaz mallar, arttırma
ile satılacak veya kiralanacak, bu gelirler uygun bir
şekilde göçe zorlanan ilk sahiplerine verilecektir.
Osmanlı
İçişleri Bakanlığı, 28 Mayıs 1915'te göç ettirenlerin
barındırmaları, yedirilip içirilmeleri ile ilgili hususları
içeren ayrıntılı bir yönetmelik yayınlamıştır. Bunun
bazı maddelerini şöyle sıralayabiliriz.
· Nakli gereken halkın gönderilme işi, mahalli idare
memurlarının yönetimine aittir.
· Göç ettirilenler, bütün hayvan ve taşınabilir mallarını
beraberinde götürebilirler.
· Göç sırasında göçmenlerin can, mal güvenliklerinden,
yedirilme ve istirahatlerinin sağlanmasından, geçiş
yollarındaki memurlar görevlidir. Bu konuda meydana
gelecek aksaklıklardan rütbe sırasıyla bütün görevliler
sorumlu tutulacaktır.
· Göç sonunda göçmenler, sağlıklı çalışmaya, tarımla
uğraşmaya elverişli köy ve kent evlerine yerleştirileceklerdir.
· Yeni yerleşme bölgesinde göçmenlere verilecek arazi
yoksa, devlet malı ve çiftliklerinden faydalanılacaktır.
· İskan bölgesine yerleşinceye kadar, muhtaç durumda
bulunanlara uygun miktarda hükümet yardımı sağlanacaktır.
· Tarım yapacaklardan ve sanatkarlardan muhtaç bulunanlara
uygun miktarda araç veyahut sermaye verilecektir.
"TÜRK
SOYKIRIMI" tersine çevrilerek, tarihi iftira
ve sahtekarlıkla "Ermeni Soykırımı" haline
sokulmuştur. Halbuki Türk Milleti tarihte zulme, katliam,
soykırıma uğrayan her millete yardım elini uzatmış ve
ülke topraklarına sığınan milletlere kucak açmıştır.
Eğer tarihte Türk Devletleri ülke sınırları içinde yaşayan
azınlık milletlere soykırım ve asimilasyon politikaları
uygulamış olsaydı, bugün Kafkasya'nın, Balkanların ve
Ortadoğu'nun haritası yeniden çizilmesi gerekirdi ve
dünya yüzünde varolan başta Ermenistan olmak üzere,
birçok devlet ve millet mevcut olmayacaktır.
Batılı
emperyalist devletlerin büyük kısmı, ön yargılarından
kendilerini kurtaramamışlardır. Onlar için Türkler ne
yaparlarsa yapsınlar barbardılar. Oysa Haçlıların Kudüs'te
kendi ifadeleriyle, "atlarımızla göğüslerine kadar
Müslüman kan gölü içinde yarış ettik" tarihi itiraflarını
en çabuk unuttular? Milyonlarca Yahudi'yi sanki Almanlar
katl etmemişte, sadece Hitler öldürmüştür. Böyle bir
mantığı anlamak mümkün değildir. Sonra ülkeleriniin
bağımsızlığı için savaşan İrlandalıları kurşuna dizen
İngilizlerin barbarlığından kimse bahsetmez. Aynı İngilizler
Çin'i ele geçirdmek için, bu ülkeye afyon ihraç ederek,
emperyalizmin bükün korkunç silahları ile savaşırken,
maalesef İngilizlere hiç hesap soran olmamıştır. Cezayir'deki
iki milyon Müslüman katledilmesi ve Vietnam vahşeti
ne Fransızlar, ne de Amerikalılar için utanç vesilesidir.
Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı'nda Japon
esirlerini Amerikan askeri elbisesi giydirmek suretiyle
Japon Ordusuna karşı savaştırmadı mı? Yani kardeşi kardeşe
kırdırmadı mı? Yirmi yıl süreyle Kıbrıs'ta katledilen
Türkler yüzünden, batı dünyası Rumları hiç suçladı mı?
Ruslar'ın Azerbaycan'da, Dağlık Karabağ'da, Kafkasya'da,
Çeçenistan'da, Tacikistan'da döktükleri masum insanların
kanlarını hiç gündeme getiren var mı? Ama sıra Türklere
geldi mi, işlemedikleri bir suçtan dolayı soykırım yapan
devlet olarak barbar diye suçlamaktadırlar.
Biz
haklı olduğumuzda hiçbir zaman, o konuda haklı olduğumuzu
anlatmaya gerek görmüyoruz. Çünkü dünya baskın, görsün,
araştırsın ve ondan sonra da bizim haklı olduğumuzu
kabul etsin diye düşünüyoruz. Halbuki yapmadığımız,
işlemediğimz bir suçtan dolayı, soykırım suçlamasını
devletten önce Türk Milleti olarak bizler red etmeliyiz.
Tarihin her devrinde yönetimi altındaki azanlıklara
her türlü sosyal, siypasi, dini, iktisadi, kültürel
hakları tanıyan tek bir millet varsa, övünerek söyleyebiliriz
ki bu da Türk Milleti'dir.
Türk
Kurtuluş Savaşı'nın devam ettiği 1921-1922 yıllarında,
Taşnak ve Hınçak adlı Ermeni Terör Örgütlerinin, 27
Mayıs 1915 tarihlli Tehcir kanunundan sorumlu tuttukları
Osmanlı Devlet Adamlarını düzenledikleri suikastlerle
şehit etmişlerdir: 15 Mart 1921'de eski İçişleri Bakanı
Talat Paşa Berlin'de Soghomon Tehlirian, 5 Aralık 1921'de
eski Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşa Roma'da Arşavir
Şriakin, 17 Nisan 1922'de İttihat ve Terakki Partisinin
mensuplarından bahattin şakir ve Cemal Azmi Beyler Berlin'de
Aram Yergenian, 21 Temmuz 1922'de IV. Ordu Komutanı
Cemal Paşa ve Yaverleri Nusret ve Süreyya Beyler Tiflis'te,
iki Nemesis Ermeni militanı tarafından şehit edilmişlerdir.
Cemal
paşa şehit edildiğinde üzerinde çıkan ve oğlu Behçet
Cemal Bey'e yazılmış mektubunda, şu satırlar ibretle
okumaya değerdi: "Sıra bende Oğlum... Talat ve
Sait Halim Paşalar diğer mağdur ve mazlum arkadaşlarımdan
sonra, beni de öldüreceklerdir... Cinayetin sebebi benden
öncekilerde olduğu gibi gerçekleri konuşmama mani olmak
gayesidir. Bu cinayeti önlemek güçtür, hatta ne elemlidir
ki, bizim için imkansızdır."
Cemal
Paşa, Türklerle Ermenileri birbirine düşman eden gücün
Rus siyaseti olduğunu sık sık dile getirmekte idi. O,
"Benim Ermenilere ne kadar iyi davrandığımı herkesten
fazla bugünkü Ermeni Patriği Zaven Efendi bilir. 1915
senesi Aralık ayında İstanbul'a geldiğim zaman bizzat
kendisi Pera Palas Oteli'nde beni ziyarete gelerek,
resmi bir takdiri ile bütün Ermeniler namına teşekkür
etti." Fakat Rusların ve batılı emperyalist devletlerin
Kafkasya'daki taşeronu olan Ermeniler, 21 Temmuz 1922
tarihinde Tiflis'de Cemal Paşa'yı şehit etmişlerdir.
Kazım Karabekir Paşa, Cemal Paşa ve iki yaverinin cenazelerini
Erzurum'a getirerek Karskapı Şehir Şehitliğine defnetmiştir.
Ermeni Örgütleri Talat Paşa'nın katili Soghomon Telirian
adına Amerika Birleşik Devletleri'nin Frenso şehrinde
bir anıt diktiler. Bir katile anıt dikmek, zihinsel
sapıklığın bir ürünü olsa gerektir ve herhalde yalnız
Ermeni Komitacılarına özgü bir marifettir.
1973-1995
yılları arasında Ermeni Terör Örgütleri olan; ASALA
ve Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları tarafından, 21
yabancı ülkede Türk Diplomatlarına yönelik 199 eylem
yapılmıştır. Bu eylemlerde, çoğu diplomat 41 şehit 161
yaralı verdik. Eylemlerin yapıldığı ülkelere göre Fransa,
54 eylem ile birinci sırada yer almaktadır. Maalesef
Türk diplomatları görev yaptıkları ülkelerde, ASALA
Terör Örgütü'ne karşı gerekli şekilde korunmamışlardır.
Oysa şehit edilen diplomatlarımız bu devletlerin koruması
ve güvencesi altında olmaları gerekirken, maalesef ASALA
katilleri bu ülkelerde ya yakalanmamış ya da yakalanan
teröristler gerekli cezalara çarptırılmamışlardır.
28
Ocak 1973 günü Santa Barbara'da Türkiye'nin Los Angeles
Başkonsolosu Mehmet Baydar'la Konsolos Yardımcısı Bahadır
Demir'i tuzağa düşürüp şehit eden Mığırdıç Yanikian
cinayet mahalli olan Baltimore Oteli'nde şu ifadeyi
veriyordu:
-Ever ben öldürdüm... Bilerek öldürdüm.... İsteyerek
öldürdüm... Aylarca önceden planlayarak öldürdüm...
-Onlar düşmanımızdı. Türk'tü onlar... Türk oldukları
için öldürdüm... İntikam almak için öldürdüm...
1973
yılında bu soğukkanlı caninin yaşı 77 idi. Dünyanın
hiçbir ülkesinin teröristinin yaşı 77 değildir. Demek
bir anlık öfke ya da krizin eseri değildi. Yanikiyan
yıllarca bir Türk'ü öldürmek için planlar yapmış, nihayet
iki diplomatımızı alçakça şehit etmişti.
31
Temmuz 1980 günü TC. Atina Büyükelçiliği İdari Ateşesi
Galip Özmen ve Kızı Neslihan Özmen ASALA teröristleri
tarafından, sırf Türk oldukları için şehit edilmişlerdi.
Şehit İdari Ataşesinin oğlu Alper olay sırasında 13
yaşında idi. Alper bir hatıra olarak suikastın yapıldığı
arabanın kırılan cam parçalarını ve ölen ablasının saçlarını
saklıyordu. Bu acılı şehit çoğu defterine soruyordu:
"Ne o unutuldu mu, kanları parmaklarımızın arasında
kalan şehitlerimiz."
Madrit'te
değerli eşini Ermeni terörüne kurban veren rahmetli
Büyükelçi Zeki Kuneralp, oradan ayrılırken ve diploması
mesleğini noktalarken diyordu ki; "Evet kolay değildir,
Türk olmak. Ama Türk olmanın imtiyazı da o nisbette
büyük değil mi.?"
Neden,
21. yüzyılın bu ilk yılında Şark Meselesi (Doğu Sorunu)
veya Sevr Antlaşması, suni Ermenistan meseleleri ile
gündeme getirilmeye çalışılmaktadır? Neden, Fransa Millet
meclisi 18 Ocak 2001 tarihinde "Fransa 1915 Ermeni
soykırımını alenen tanır" şeklindeki yasayı kabul
etmiştir? Neden, Türkiye emperyalist devletlerin yüzyıllardır
gizli açık saldırılarına hedef odlmaktadır. Bu mesele
bir Ermeni sorunu mudur? Ermeni meselesi neden uluslar
arası bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Acaba
Ermeniler Kafkasya'da yaşamayıp da, Asyanın kuzeyinde
veya Afrika'nın ortasında bir konuma sahip olsalardı,
Fransa yine sözde Ermeni soykırım yasasanı kabul eder
miydi? Elbette ki hayır! Çünkü Fransa, Ermenileri bir
taşeron güç olarak kullanarak Kafkasya'ya yerleşmek
istemektedir. Ermeni meselesini başta Fransa olmak üzere
Rusya, İngiltere ve Almanya, Kafkasya ve Hazar petrollerini
ele geçirmek amacıyla gündeme getirmişlerdir. Yakın
tarihe kadar devam eden Azerbaycan-Ermenistan savaşının
en önemli sebebi de, Rusya ve batılı devletler arasında
petrolü ele geçirme, Kafkasya ve Hazar petrolleri ve
petrol yolları üzerinde söz sahibi olma mücadelesidir.
Ermenistan'ın bugün Azerbaycan'ın %25 büyüklüğündeki
topraklarını işgal etmesinin perde arkasında da Rusya,
Fransa, İngiltere ve Almanya yer almaktadır.
Türkiye
ile Rusya arasındaki ihtilafların başında Azerbaycan
ve Kazakistan petrollerinin güzergahı meseli gelmektedir.
Rusya petrolün Karadeniz'deki Novorossisk Limanına taşınmasını,
buradan Boğazlar yolu ile Akdeniz'e ulaştırılmasını
istemektedir. Rusya'nın Azerbaycan ve Kazakistan petrollerini
Karadeniz-Boğazlar yolu ile Akdeniz'e taşımak hedefinin
arkasında gizlenen amaçlarından biri, Türkiye'Nin Boğazlar
tüzüğünü geçersiz kılmak için, Avrupa ülkelerinin desteğini
almak idi. Ayrıca Rusya, Türkiye'nin Kazakistan ve Azerbaycan
petrolü ile ilgili imzaladığı anlaşmaları gündemden
çıkarmaya çalışmaktadır. Halbuki 20 Eylül 1994 tarihinde
ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Türkiye, Norveç ve Azerbaycan'ın
katıldığı "Uluslar arası Petrol Konsorsiyumu Anlaşması"
ile Azerbaycan petrolünün güzergahı Bakü-Ceyhan olarak
belirlenmişti. Rusya, 20 Eylül tarihli anlaşmayı imzalamasına
rağmen bugün izlediği siyasetle, petrolün Bakü-Novorossisk
veya Tengiz-Novorossissk hattı ile taşınmasını amaçlamaktadır.
21. yüzyılda da Kafkasya ve Hazar Bölgesinde petrol
mücadelesi ve savaşı devam edecektir.
Ermenistan
devlet adamlarına seslenmek istiyorum. Ermenistan, Kafkasya'da
bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmek istiyorsa,
bu Türkiye ve komşularıyla iyi münasebetler kurmasına
bağlıdır. Türkiyede Ermenistan'a tarihin her döneminde
dostluk elini uzatmış ve iyi komşuluk münasebetlerinin
kurulması için daima ilk adımı atmıştır. Çünkü Türkiye;
Balkanlar, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya'nın güvenlik
ve istikrarı açısından büyük önem arz eden işgal ettiği
Azerbaycan topraklarını tahliye ederse, şüphesiz Kafkasya'daki
çatışmalar sona erer ve bölgeye istikrar, huzur ve barış
gelir. Tarihi bir gerçektir ki, kin ve nefrete dayalı
politikalar, kesinlikle iflasa mahkumdur. Bugün Ermenistan
Kafkasya'da cep devlet konumundadır. Ermenistan'ın milli
menfaatleri noktasında Türkiye ve Azerbaycan'la iyi
komşuluk münasebetleri kurması gerekmektedir. Çünkü
Ermenistan'da hayat standartları çok aşağı seviyede
ve kişi başına düşen milli gelir seviyesi de çok düşüktür.
Ermeni Agop ve Vartan arasında geçen bir fıkra bugünkü
Ermenistan'ın sosyo-ekonomik hayatını en güzel şekilde
anlatmaktadır:
Agop
ile Vartan acaba Ermenistan'a gitsek mi diye düşünüyorlarmış.
Demirperde gerisine geçmek 1972 yıllarda zor işti. Agop,
Vartan'a "Ben Ermenistan'a gideyim Vartan sen İstanbul'da
kal. Ermenistan'ın durumu, refah seviyesi iyi ise çoluğu
çocuğu al Ermenistan'a gel... Durumu mektupla anlatamazsam,
sana bir fotoğraf göndereyim. Eğer ayakta isem Ermenistan'ın
durumu iyi, oturuyorsam bil ki kötü o zaman kesin gelmeyin"
Agop Ermenistan'a gittikten bir ay sonra bir fotoğraf
göndermiş. Fotoğrafta Agop sırtüstü yatmaktadır. Bu
fıkra Ermenistan devlet başkanı Robert Koçaryan ve Ermeni
diasporasına çok şey anlatmaktadır.
Sözlerimi
benim hayat felsefemin tek değişmez gerçeği olan, şu
sözlerle tamamlamak istiyorum:
"Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin milli meselelerinde, Cumhuriyet
rejiminin yaşatılması ve korunmasında, devletin bekası
ve bütünlüğü noktasında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nden
yana olmak en büyük şereftir. , onurdur, gururdur."
Büyük milletimizle ve ebedi devletimizle, sevdiklerinizle
ve sevenlerinizle; dirlik ve birlik içinde nice mutluluklara,
başarılara, güzelliklere erişmenizi dile, saygılar sunarım.
Dipnotlar
*
Atatürk Üniversitesi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma
Merkezi Müdürü
|