|
"ERMENİ
SORUNU"NUN (GÖZDEN KAÇAN) PSİKOLOJİK BOYUTU
Doç. Dr.
Erol Göka*
Giriş
Şüphesiz bir halkın adını
"sorun" kelimesiyle bir arada anmanın o halk
için incitici bir yanı vardır. Ancak burada asla böyle
bir amacımız yok. Tam tersine, Ermeni kanaat önderlerinin
ve son zamanlarda da bizzat Ermenistan devletinin talepleri
üzerine dünya siyasetinin gündemine sokulan "sorun"u
tanımlayabilmek ve dün "tarihsel bir olgu"
iken bugün yeniden biçimlendirilerek "sorun"
halini almış durumun çözümünü amaçlayan bir ortam oluşturabilmek
için "Ermeni sorunu" adını kullanmayı seçiyoruz.
Kaldı ki, nesnelliğin oldukça zor olduğu böyle toplumsal-politik
konularda bakışımızı belirleyen şöyle bir "önyargı"mız
da var: Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını oluşturan
ve önceden Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında olup da
bugün Türkiye Cumhuriyeti'ne komşu olan coğrafyada Müslüman
ve diğer dinlerden halklar arasındaki ilişkilerde esas
olan tarihsel gerçek, çatışma değil uzlaşma halidir.
Günümüzde Türk-Ermeni ya da Türk-Ortodoks (özellikle
Rum) ilişkilerinde yaşanan sorunların çözümü de yeni
baştan bu uzlaşma halinin tesis edilebilmesine bağlıdır.
Tarihsel-toplumsal ve politik olguların nasıl ele alınacakları
beşeri bilimlerde bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalara
rağmen hala sorunludur. "Politik psikoloji",
"halklar psikolojisi", "uluslar arası
ilişkiler psikolojisi" gibi isimler altında incelenen
ve bizim bu yazıyı yazma sırasında içinde olduğumuz
alan ise tamamen karışıktır ve henüz akademik konumlanışı
konusunda bile bir anlaşma sağlanabilmiş değildir. Akademideki
genel eğilim, sorunu sosyal psikolojinin içinde ele
almaktadır ve sosyal psikolojide grup-içi ve gruplar
arası ilişkiler konusunda üretilmiş oldukça değerli
teorik ve ampirik bilgi birikimi vardır. Ancak tarihsel-toplumsal
ve politik olgular, politikayla, diplomasiyle ve daha
da önemlisi gerek grup davranışındaki gerek liderlik
tarzındaki psikopatolojiyle çok yakından ilgilidir ve
bu yüzden politika ve diplomasi konusunda bilgili ve
deneyimli kimi psikanalistler de bu konularda fikirler
öne sürmektedirler. Son zamanlarda grup psikoterapisinden
ve "küçük grup" incelemelerinden elde edilen
bilgilerle "büyük grup" davranışına ve gruplar
arası ilişkilere yönelik bir bakış açısı oluşturma çabaları
görülmektedir.
Biz bu yazıda Ermeni ve Türk halkları arasındaki gerçek
ya da icat edilmiş çatışmanın çözümünü dileyen bir "önyargı"yla
ve iki halk arasında yeniden kardeşlik duygularını tesis
edebilmek amacıyla, psikodinamik yaklaşım ve grup psikoterapisi
deneyimiyle, "Ermeni sorunu"nun gözden kaçan
psikolojik boyutuna ışık düşürmeye çalışacağız.
"Ermeni sorunu"
"Ermeni sorunu", değişik aşamalardan geçmekle
birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde
ve özellikle İttihad ve Terakki'nin hükümet olduğu Birinci
Dünya Savaşı'nın başlangıç yıllarında Ermeni halkının,
Türk hükümeti tarafından Ruslarla işbirliği ve ihanet
içinde oldukları gerekçesiyle bir soykırıma tabii tutulduğunun
ileri sürülmesi temeline oturmaktadır. Bugün "Holocaust"un
ardından İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslar arası hukukta
"soykırım" kavramına yer verilmesinin bir
devamı olarak "soykırım" olduğu bazı çevrelerce
öne sürülen ama geçmişte "mezalim", "mukatele",
"kıyım", "kırım" gibi adlarla anılan
olayların hemen ertesinden itibaren "Ermeni sorunu"
uluslar arası alana hem politik hem hukuksal olarak
yansımıştır.
Türk tarafı olaylara tamamen farklı bakmakta, ortada
bilinçli bir siyasetin sonucu olan "soykırım"
ya da "kırım" gibi bir tutumun olmadığını,
savaşın kaotik ortamında, Ermenilerin düşman saflarında
ve devlet güçlerine karşı silahlı mücadeleye girişmesi
üzerine iki halk arasında adeta "iç savaş"
benzeri bir tablo ortaya çıktığını, zamanın hükümetinin
de "tehcir" politikası uygulayarak önlem aldığını
öne sürmektedir. Ermeni olaylarını gerekçe göstererek
ve bazı yöneticileri sorumlu tutarak, olayların hemen
ertesinde yapılan yargılamalardan Türk tarafı aleyhine
bir sonuç çıkmamıştır. Konuya ilgi duyan tarihçiler
arasında zaman zaman kabaran tartışmalar, bir sonuca
ulaşmadan bugüne kadar sürmüştür.
Buna rağmen dünyanın birçok yerine ve özellikle Fransa'ya
ve Kaliforniya'ya göçmüş ve orada kendi aralarında örgütlenerek
bir diaspora oluşturmuş olan bir kısım Ermenilerin kini
dinmemiş, bunlardan bazıları önce İttihat ve Terakki
ileri gelenlerini, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin
yurtdışındaki görevlilerini öldürmek amacıyla terör
örgütleri kurma yoluma gitmişler ve kendilerince başarıyla
sonuçlanan birçok suikast eylemi yapmışlardır. 20. yüzyılın
son 10 yılında Ermeni örgütleri terör faaliyetlerinin
bir sonuç vermemesi üzerine bir eylem yap(a)mamışlardır.
Terör örgütleri dışındaki diaspora faaliyetleri ise,
1970'lerden itibaren özellikle Batılı devletlerin parlamentolarında
"Ermeni soykırımı"nın tanınmasına odaklanmıştır.
Bu arada tarih sahnesinde Birinci Dünya Savaşı'nın ardından
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve bu sistemin
çökmesiyle Bağımsız Devletler Topluluğu içinde yer alan
bir Ermenistan devleti vardır. Bağımsızlığın kazanılmasıyla
birlikte ayrı bir siyasi güç olarak sesini duyurma,
etkinliğini artırma gayreti içine giren ve bu amaçla
diaspora ile işbirliğine girişen Ermenistan, hem Türkiye
hem de Azerbaycan ile komşudur ve bağımsızlığın hemen
ertesinde Azerbaycan ile savaşa tutuşmuş ve bu ülke
topraklarının önemli bir bölümünü işgal etmiştir.
Ermenistan'la ilgili olarak dikkat çeken bir nokta da
sosyalizm sonrasında yeni bir ekonomik ve toplumsal
yapı inşa etmeye çalışan birçok ülkede olduğu gibi burada
da sosyoekonomik yönden bir yoksulluk yaşanmasıdır ama
farklı olarak Ermenistan bunlar arasında en çok göç
veren ülkedir. Hani neredeyse olumsuz ekonomik koşullar,
Ermenileri yeni bir "tehcir"le karşı karşıya
getirmektedir.
1970'lerden beri çeşitli ülke parlamentolarında kah
gündeme gelip çekilen, kah kabul edilen, kah belirsiz
bir zamana ertelenerek bekletilen "Ermeni soykırımı
yasa tasarıları" 2000 yılıyla birlikte birçok ülkede
birden hızla gündeme gelmiş ve birer birer onay almaya
başlamıştır. Elbette bu durumdan önce diaspora Ermenilerinin
Türkiye Cumhuriyeti'nin karşı-propaganda çalışmalarını
yüzlerce kat aşan bir maddi ve örgütsel çabayla, kitaplar,
bültenler, toplantılar ve lobi faaliyetleriyle konuyu
Batılı kamuoyunun gündemine taşıma gayretleri olmuştur
ama son yıllarda sorunun çok belirgin bir ivme kazanmış
olduğu da açıktır. Doğal olarak her kabul edilen yasa
tasarısıyla birlikte o ülkeyle Türkiye Cumhuriyeti'nin
arasında bir gerilim yaşanmaktadır ve aslında her iki
taraf için de bir sonuç alınması mümkün olmayan bu tür
gerilimler, birer komşu ülke olan Türkiye-Ermenistan
ilişkilerini patlatacak olan dinamitler olarak uluslar
arası arenadaki yerlerini almaktadırlar. Parlamentolarda
tasarıların yasallaşmasının ardından sonra gelecek adımların
Ermenilerin tazminat ve toprak talebi olacağı şeklindeki
iddialar da göz önünde tutulduğunda, iki komşu ülkeyi
ve halkı nasıl bir tehlike beklediği daha açıkça görülecektir.
Şimdi herkes tarihsel
öncüllerine rağmen, neden "Ermeni Sorunu"nun
şimdi gündeme geldiğini sormaktadır. Verilen cevaplar
arasında "Kafkasya'nın dünya güç mücadeleleri bakımından
taşıdığı jeo-stratejik ve zengin petrol ve doğal gaz
yatakları açısından taşıdığı jeo-ekonomik önem"in
hep vurgulanması çok dikkat çekicidir. Şüphesiz bu cevaplarda
çok yüksek bir gerçeklik payı vardır ama biz yine de
bir başka gerçeklik alanına, sorunun şimdiye kadar gözlerden
kaçan psikolojik boyutuna bakmak istiyoruz. Yalnızca
jeo-stratejik değerlendirmeler, sorunun dünyadaki güç
mücadelesi açısından önemini göstermekle birlikte, komşu
iki ülke ve kardeş iki halk arasındaki barışın tesisi,
çatışmanın dinamikleri ortaya konmadan sağlanamaz.
Neden şimdi?
"Ermeni soykırımı yasa tasarıları"nın Batı
ülkelerinin meclislerinde birer birer onaylanarak yasallaşmasının
ardında jeo-stratejik ve jeo-ekonomik nedenlerden ayrı
olarak, şimdi uygun bir psikolojik atmosferin bulunmasının
da rolü vardır. Bu psikolojik atmosferin ana çerçevesini,
Almanlar tarafından Yahudilere uygulanan "soykırım"
(The Holocaust) oluşturmaktadır. "Yahudi soykırımı"
çerçevesinde, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, bazı
sosyologların "insan hakları çağı" diye adlandırdığı
bir hukuksal anlayış ve ona bağlı yeni bir ideolojik
ve psikolojik atmosfer ortaya çıkmıştır.
Şüphesiz insanlığın daha adaletli bir dünya arayışında
bu gelişme çok önemli bir adımdır ama bu adımın bazı
psikolojik yan etkiler yapmış olduğu bugün daha iyi
anlaşılmaktadır. Bu psikolojik yan etkiler, başlıca
ikiye ayrılabilir. Birincisi, "Yahudi Soykırımı"yla
birlikte, başta Alman toplumu olmak üzere, tüm Batılı
Hıristiyan bilincin nesiller boyu sürecek ciddi bir
suçluluk duygusuyla kaplanmasıdır. Holocaust'a karşı
yapılmış binlerce yayın, film vs., böyle bir vahşetin
yeniden yaşanmaması için olumlu uyarıcı bir etkiye sahiptir
ama bir yandan da olaylarla hiçbir ilişkisi olmayan
nesilleri, altından nasıl kalkacaklarını bilemedikleri
bir suçluluk duygusuyla doldurmaya devam etmektedir.
"İnsan hakları ideolojisi"nin hiç istenmediği
halde yol açtığı ikinci psikolojik yan etkisi, mağduriyetin
sürekli olumlanmasının sonucu olarak, mağdurmuş gibi
yapılmasından doğrudan avantaj sağlanılacak bir "mağduriyet
psikolojisi"nin yaratılmasıdır. "Mağduriyet",
uluslar arası kamuoyu nezdinde olumlu bir olgu haline
gelince, bazılarının da kendilerini bu elverişli psikolojik
ortamdan yararlanmak için mağdurmuş gibi göstermeye
çalışmaları gündeme gelmiştir.
Ruh sağlığıyla ilgili olanlar, mağduriyet psikolojisini
çok yakından tanırlar. Batılı ülkelerin mahkemeleri,
bireysel olarak "travma"ya uğradıklarını ve
bu yüzden ruh sağlıklarının bozulduğunu bildiren ve
mütecavizin cezalandırılmasını talep eden davalarla
doludur. İşin ilginç yanı, mütecavizlikle suçlananlar
da mağduriyetin kredisinden yararlanmak için aslında
kendilerinin mağdur oldukları iddiasıyla örgütlenmekte
oluşlarıdır.
Mağduriyetin avantajından yararlanmaya kalkışanların
olması, "travma"nın iyi ya da karşı-çıkılmaması
gereken bir şey olduğu anlamına gelmez. Mağduriyetin
önlenmesi ve mütecavizin cezalandırılması gerektiği
açıktır; aksi halde dünya "gücü gücüne yetene"
ilkesinin geçerli olduğu bir vahşet arenasına döner.
Ama aynı şekilde "sahte-mağduriyet" (pseudo-victimisation)
durumlarını açığa çıkarıp önleyecek, tıpkı futboldaki
gibi ceza sahası içinde kendini sahte bir biçimde, penaltı
yaptırmak amacıyla yere atan futbolcuları cezalandıran
kart sisteminin bir benzerinin uluslar arası hukuka
eklenmesi gerekmektedir. Aksi halde bir süre sonra,
önce münferit devlet parlamentoları, daha sonra uluslar
arası mahkemeler tıpkı Batılı ülke mahkemeleri gibi
" soykırım" davalarıyla dolup taşacak, konunun
popüler ifadeyle adeta "yalama" halini almasıyla,
gerçek soykırım mağdurları bu kez gerçekten mağdur olacaktır.
Mağduriyetten mazuriyete
Ermeni yasa tasarılarının
neden şimdi gündeme geldiğinin açıklanmasında Batılı-Hıristiyan
bilincin suçluluk duygusunun ve mağduriyet psikolojisinin
payı büyüktür. Ama burada sorulması gereken bir soru
daha vardır?
"2. Dünya Savaşı
sonrası bir mağduriyet psikolojisi atmosferi egemen
olmuştur evet bu doğru ama mağdurun kim olduğuna kim(ler)
karar verecektir?" İşte asıl acıklı manzara, bu
soruya verilen cevapla birlikte ortaya çıkmaktadır.
Dilediğini "mağduriyetin avantajı"ndan yararlandıranlar
ve mağduriyet psikolojisinin gerçek anlamda arkasına
saklananlar, dünyadaki gücü elinde tutanlardır ve onlar,
her iki dünya savaşından ve milyonlarca insanın ölümünden
gerçekten sorumlu olanlardır. Herkes mağdur olduğunu
ileri sürebilir; zengin ülkelerin parlamentoları ve
kamuoyları gerçek mağdurun saptanması ve desteklenmesi
dileğiyle vicdanlarının seslerini dinlemeye çalışabilirler
ama bu arada asıl yaptıkları, kendi suçlu bilinçlerini
temize çıkarmaktır. Daha doğrusu kendi suçlu bilinçlerini
temize çıkarmaya yaradığı için, bu mağduriyet oyununu
böylesine istekle oynamaktadırlar.
İşte o yüzden 1. Dünya
Savaşı'nın çıkmasından hiç sorumlu olmadıkları halde,
bugün kendilerini sahnede bulunlar, bu savaşın en çok
acı çekmiş iki halkı, Türkler ve Ermenilerdir. Onların
birbirlerine düşmesine asıl sebep olanlar, şimdi hakim
cüppelerini giymişler, sözüm ona ellerini yıkamışlardır.
Kimse "İki büyük dünya savaşı neden oldu?",
"Dünyadaki güç mücadelesi ne demektir?" gibi
emperyalist emelleri ve tutumları ortaya çıkaran sorular
sormamakta, bunun yerine herkes, "Türkler mi yoksa
Ermeniler mi daha suçlu?" diye gerçek suçluyu (?)
aramaktadırlar.
Mağduriyet psikolojisinin
altında işleyen asıl düzenek, iki dünya savaşının sorumlularının
"mazuriyet psikolojisi"dir. "Hitler,
soykırımı Türklerden öğrendi" şeklindeki, son zamanlarda
propagandanın ana tematiği olan Ermeni tezinde, bu çocukça
düzenek kendini iyice açığa vurmaktadır. Tıpkı kabahat
işleyen bir çocuğun, "ama Ali de öyle yapmıştı"
diyerek eylemini meşru göstermeye çalışması gibi, tüm
Batılı-Hıristiyan bilinç de "aslında biz böyle
şeyler yapmayız ama Türklerden öğrendik" gibi çocukça
bir düzeneğe sarılmakta, böyle komik ve çocuksu bir
yolla günahlarından arınmayı ummaktadırlar.
Bu çocuksu düzeneğin
uluslar arası hukukta bir yer bulabilmesi halinde, tarih
her suç için kendinden önce bir fail bulunacak kadar
zengin olduğundan, böyle bir durumdan asıl zararı görecek
olanlar gerçek travma mağdurlarıdır. Oysa İsrail devleti
ve aydınları, "Ermeni soykırımı" iddialarını
dünya kamuoyunun soykırım açısından bilinçlenmesi projesinin
bir parçası olarak bu sonuçları pek düşünmeden desteklemişlerdir.
"Hitler'in ilk suçlu
olmadığı" şeklindeki Ermeni tezinin asıl tamamlayıcısı,
bazı Ermeni tezi destekçilerinin (Bak. Julia Pascal'ın
Guardian'daki 27 Ocak 2001 tarihinde yayınlanan yazısı)
Batılı kamuoyunda Ermenilere sempati oluşturmak amacıyla
yaydıkları "Hıristiyanlığı resmen kabul eden ilk
devlet, Ermenilerdir" tezidir. Vatikan ve Ortodoks
temsilcisinin girişimleri de göz önünde tutulduğunda,
Batılı-Hıristiyan bilincin Ermenilere tutunarak nasıl
günahtan arınmaya çalıştıkları daha iyi anlaşılacaktır.
Diaspora Ermenilerinin
kimlik krizi
Bugün Ermeni halkı, üç
temel kategoriye ayrılmış durumdadır. Birincisi Ermenistan
devletinde ve kısmen de Rusya Federasyonu sınırları
içinde yaşayanlar; ikincisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı
olan Ermeniler ve son olarak diaspora Ermenileri...
Bunların her birinin toplumsal psikolojisi farklıdır
ve bize göre, Türk düşmanlığını ve bunun bir devamı
olarak "soykırım" tezini en çok körükleyenler
diaspora Ermenileridir. Çünkü onlar, çok ciddi kimlik
krizi içindedirler ve krizin telafisi için Türk düşmanlığından
ve mağduriyet psikolojisinden başka yolları yoktur.
Fransa'da ve Kaliforniya'da
yaşayan, ebeveyni Türkiye'den göç etmiş bir diaspora
Ermenisinin ruhsal durumunu hayal etmeye çalışın; onun
nasıl bir "ben duygusu"na (self-feeling) ya
da "ego-kimliği"ne (ego-identity) sahip olabileceğini
düşünün. Kimliğinin oluşturucu unsurları olarak zihinsel
aygıtındaki malzeme şunlardır:
i-Bir Fransız ya da Amerikan
vatandaşıdır.
ii-Katolik ya da Protestan
olmadıysa Ortodoks'tur ama büyük olasılıkla özel bir
dinsel eğitim aldığı Ermeni Kilisesi'nden yoksundur.
iii- Ermeni olduğu söylenmektedir
ama büyük olasılıkla evde konuşulanlar dışında Ermenice
öğrenebileceği bir eğitim olanağından yoksundur.
iv- Türkiye'de Ermenilerin
yaşadığını, onların Ermeni kimliği açısından kendilerinden
nispeten daha iyi olanaklara sahip olduklarını bilmektedir.
(Fransa ve Türkiye'de
yaşayan Ermeni nüfus ve sahip oldukları dinsel ve eğitsel
olanaklar kabaca karşılaştırıldığında bile ne demek
istediğimiz hemen anlaşılacaktır.)
v- Ermenistan diye bir
ülke olduğunu bilmektedir ama sosyo-ekonomik bakımdan
çok iyi durumda olmayan bu ülkeye ve bu ülkeden daha
iyi durumda olmasına rağmen Türkiye'ye asla gidip yerleşmeyeceğini
de çok iyi bilmektedir.
vi- Ermeni tarihiyle
ilgili olarak en iyi bildiği tek şey, Türklerin kendilerine
neler yaptıklarıdır. Ortak belleklerinin ve kimliklerinin
inşasında temel olabilecek bir "zafer nişanesi",
travmanın anıları dışında başkaca temel bir özellik
yoktur.
Herkes kolayca kabul
eder ki, "Ermeni karşıtlığı" Türklerin toplumsal
psikolojilerinde çok önemli bir yer tutmamaktadır. Türkler,
kimlik inşası için zaferle dolu ortak bir belleğe sahiptirler.
Gerçi Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesiyle büyük bir
yıkım ve hüsran duygusu yaşamışlardır ama sonuçta yine
de bu yıkımın ardından bile Kurtuluş savaşı ve Türkiye
Cumhuriyeti gibi iki muzaffer olgu yaratabilmişler ve
iyiliklerle donattıkları Mustafa kemal Atatürk gibi
bir ulusal kahraman çıkarabilmişlerdir.
Şimdi Türklerin ulusal
kimlik kurma açısından şanslarıyla yukarıda bir kimlik
duygusu için muhtemel kurucu unsurlarını sıraladığımız
diaspora Ermenilerinin konumlarını bir karşılaştıralım.
Göreceğimiz şudur: Diaspora Ermenileri için, yaşadıkları
zengin Batı ülkesinin kimliğine sarılmak dışında, bir
ulusal kimlik şansı hiç yoktur ama grup (cemaat) kimlikleri
açısından Türk düşmanlığı ve intikam duyguları kurucu
bir işleve sahip olabilir. Grup kimliğine sahip olmanın
ve mağduriyet psikolojisinin (hele hele Hıristiyan bir
mağdur olmanın) avantajlarını Türk düşmanlığı sayesinde
yaşayabilirler. Bir diaspora Ermenisi'in etnik grup
(cemaat) kimliği geliştirebilmek için ebeveyninden devraldığı
ve diğer Ermeni evleriyle kendi evlerinde ortak olan
tek miras, Türk düşmanlığıdır. Üstelik hayatlarında
hiç Türkiye'yi ve hatta bir Türkü görmemiş olan ikinci
nesil ve sonraki Ermeni nesilleri için her şey hayali
olduğundan, Türk düşmanlığının boyutlarını hayali biçimde
artırarak böyle bir kimlik inşası kolayca gerçekleştirilecektir.
Öyle ki böyle hayali bir kimlik uğruna, yeni nesil Ermeniler,
artık "Türklerin tuvalet taşlarını bile Ermeni
mezarlarından yaptıkları" şeklindeki dehşetengiz
yalanlara inanabilmekte (Bak. Julia Pascal'ın Guardian'daki
andığımız yazısı) hayatlarında en çok yapmak istedikleri
şeyin "bir Türkün yüzüne tükürmek" olduğunu
söyleyebilmektedirler.
Bu yüzden diaspora Ermenilerini
tanıma imkanı bulmuş olanlar, nasıl olup da Türk düşmanlığının
her yeni nesille birlikte böylesine artmış olduğunu
gördüklerinde hayretlerini gizleyemezler. Gerçekten
acıya tanık olan ilk nesil Ermeniler böyle öfkeli değillerdir
oysa. Hatta ölene kadar hep bir kulakları Türkiye'de
olmuş, sanki hiç ayrılmamışlar gibi Türkçe radyo dinlemişler,
Türk televizyonlarını izlemişlerdir. Ortak birçok güzel
anılar olan Türk komşularını, birlikte geçirdikleri
güzel günleri özledikleri olmuştur. Özledikçe öfkelenmişlerdir
şüphesiz ama artık bu topraklara geri dönmeyecekleri
için, çocukları geleceklerini bu geldikleri ülkede kursunlar
diye, geçmişin olumlu yanlarını örtbas etmişler, göçün
tüm sorumluluğunu Türklerin üstüne yıkmışlardır.
Şüphesiz her ulusun hem
olumlu hem olumsuz birçok özelliği vardır. Ama tarihin
çok uzun yıları boyunca hep kardeşlik içinde yaşamış
olan Türkleri ve Ermenileri, hep birbirlerinin olumsuz
özelliklerini göstererek yeniden karşılıklı olarak birbirlerine
kırdırmaya çalışanlar, bu olumsuz özelliklerinden vazgeçmelidirler.
Ya da Türkler ve Ermeniler,
onları birbirlerine kırdırmaya kalkanları görüp akıllarını
başlarına almalıdırlar.
* Doçent Doktor, Numune
Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiatri Kliniği Başkanı,
ASAM üyesi
|