|
Soykırım
iddialarının arkasındaki gerçekler
Ermeniler
neden göç etmeye zorlandı? Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın
Popüler Tarih dergisine yayınlanan yazısı, konuyu derinlemesine
inceliyor.
Prof. Dr. İlber ORTAYLI
18 Ocak- Fransa Meclisi`nde bugün tartışılan sözde Ermeni
soykırımına ilişkin yasa tasarısi kabul edildi. Ankara
ile Paris arasında gerginlik yaratan bu gelişme tarihçilerin
yıllardır tartıştığı konunun ardında ne olduğu sorusunu
gündeme getiriyor. “Popüler Tarih” dergisi bu ayki sayısında
sözde Ermeni Soykırım iddiaları arkasındaki gerçeği
araştırdı. Tarihçi İlber Ortaylı Popüler Tarih dergisi
için hazırladığı yazıda “1915 olayları”, “Ermeniler
neden göç etmeye zorlandı?”, “Soykırım kavramı” ve “Farklı
Ermeni cemaatleri ve Amerikan misyonerleri” başlıkları
altında Ermeni sorununu irdeledi.
1915
Ermeni Tehciri, ihtimal dahilindeki bir isyana karşı
düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915'deki zorunlu göç
kararı, fiilen ortaya çıkan isyan ve düşman ordusuyla
işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz
olan bir karardır.
29
Ekim 1914'te ;Osmanlı İmparatorluğu,Alman-Avusturya
bloku yanında savaşa girdi. Bütün Türk tarihinde, böylesine
çocukça ve hayalperest bir fiil görülmez. Zira uzun
Türk devlet geleneği, gerçekçi davranışlar etrafında
var olabilmiştir. Zaferine inanılan cephe, yani Alman
orduları, Marne'da “muzaffer Fransa” tarafından durdurulmuş
ve geri çekilmiştir.
Enver
Paşa'nın ordu komutanlığı ile alakası olmadığı, en seçkin
kıtalarımızı Sânkamış cephesinde perişan etmesiyle anlaşıldı.
Alman Genelkurmayı'nın ikna ettiği Başkumandan Vekili,
ilk anda Rus cephesine saldırmıştı. Ancak ne askerimizi
sevk edecek yol (demiryolu Ankara'da bitiyordu) ne de
askeri kış savaşına hazırlayacak donanım vardı.
DÜŞMANLA
İŞBİRLİĞİ
Seçkin
askerlerimizi, siperlerinde bekleyen Ruslar değil, ağır
kış şartları telef etti. Çekilen kolordumuzun yarattığı
boşluğu doldurmak için ilerleyen Rus ordularına, Ermeni
komitaları öncülük ediyordu. Bölgedeki Müslüman halka
karşı çok gaddar davrandılar; katliamda bulundular.
Öncü Ermeni komitalarının bu acımazsızlığını bizzat
Rus Genelkurmayı belirtmektedir. Olaylar niye böyle
gelişiyordu?
Taa
Selçukilerin Türkiye'yi kurmalarından beri, müttefik
Hıristiyan halk, Ermenilerdi. Ananeleri, mutfakları,
musikileri, kaç göç anlayışları aile düzenleri itibariyIe
Ermenilerin Anadolu Türkleri'nden ayırdedilmeleri çok
zordu. Ama tarihte, Habeşistan (Etiopya) halkı gibi,
ilk milli kiliseyi oluşturuyorlar ve dolayısıyla dinleri
ve ibadetleriyle dilini koruyan bir halk sayılıyorlardı.
19.
yüzyılda Ermeniler, özellikle Yunan ayaklanması sonrası,
Babıali'de, Tercüme Odası'ndaki ve Hariciye Nezareti'ndeki
görevleri ele geçirdiler. Ticarette beynelmileİ bir
konuma yükselmişlerdi; yetişkin gençleri, çalışkanlıkları
ve sanatkâr yetenekleriyle Türk devletinde resmi mimarlık,
barutçuluk, Darphane Nazırlığı gibi stratejik görevleri
de Ermeni seçkinleri yani amira sınıfı yüklenmişti.
Bununla birlikte, Ermeni halkı arasında, farklı bölgelere
ve bilhassa farklı mezheplere mensup olmaktan ileri
gelen çekişme ve gerilim, eksik değildi.
BÖLGENİN
ŞARTLARI
Yunan
bagımsızlığından sonra bütün Osmanlı Hıristiyanlarını
harekete geçiren bağımsızlık isteği, Ermenileri de sardı,
buı kaçınılmazdı. Ne var ki Ermeni siyasi liderleri,
aralarında iyi iletişim kuran, siyasi tecrübe bakımından
yetişkin kadrolar değillerdi. Evvela tarihi haklarına
dayanarak, nüfusça azınlıkta oIdukları bir bölgede devlet
kurmak istediler, Etraflarında Kürtler ve Türklerden,
Arapça konuşanlardan oluşan Müslüman bir nüfus, Süryanıler
ve Kaldaniler gibi dindaş ama ayrı bir dil ve kültür
taşıyıcısı milletler vardı.
Böyle
bir ortamda ErmeniIerin bağımsızlık mücadelelerine,
Balkanlardaki Bulgar komitalarının örgütlenme biçimine
benzer örgüt ve yöntemlerle girişmeleri; bölgenin Müslümanlara
karşı kanlı bir mücadele yolunu seçmeleri, tepki ve
intikam hissi uyarıdırmıştır.
HAMİDİYE
ALAYLARI
1896
olaylan neticesinde oıtaya çıkan Hamidiye Alayları'nı
sadece Sultan II. Abdülhamid'in bir entrikası olarak
yorumlamak, dogru değildir.
Bölgenin
Kürt aşiretleri, Ermenilerin savaş istegine aynı yöntemle
cevap vermektedir.Doğuda Ermeni ve Müslüman gruplar
arasındaki çatışma, bir mukateleye(boğazlaşma) dönüşmaktedir.
Mesela
o dönemde ortaya çıkan Siyonist liderlerin rafine (incelikli)
propoganda yöntemleri ve dünya Musevilerini Filistin’e
yerleştirme çabaları gibi başarılı ve olgun bir siyasi
çalışma, Ermeni lider ve siyasi örgütlerinde göze çarpmamaktadır.
Ermenilerin o günden bugüne başlıca hatalari, Batıdaki
kamuoyunu biçimlendiren iletişim araçlarına (medya)
olduğundan çok daha fazla önem vermeleri ve bu aracın
nihai başarıyı tayin edeceğine olan mutlak inançlarıdır:
NEDEN
TEHCİR?
Birinci
Dünya Savaşı'ndaki ilk yenilginin ardından, istilacı
ordulara gösterilen silahli Ermeni desteği, Alman Genelkurmayı'nın
da ısrarlı önerileriyle tehcir (zorunlu göç) kararının
alınmasına sebep oldu. Yakın zamanlara kadar, Talat
Paşa'nın “soykırım” emrini içeren telgrafının, doğruIuğu
ispatlanan bir belge olduğunu söylemek, güçtür. Tehcir
kararında ordunun hareket alanını güvenceye almak ve
Müslümanlarla Ermeniler arasındaki çatışmaları önlemek
amacı olduğu açıktır. Kuşkusuz idare bu işlemi uygularken,
aktîf Ermeni militanlarıyla sivil halkın çatışmaya karışmayacak
unsurlarını ayırdedemezdi. Tehcir işlemini kimi idareciler
oldukça kansız biçimde gerçekleştirdi, bölgelerindeki
nüfusu, öbür bölgeye aktarabildi (Tehcirin hedefi Suriye
ve Mezopotamya idi).
Bir
kısım idareci, sürgün edilenlere karşı sorumsuz ve genelde
beceriksizce davrandı; birçok yerde ise intikamcı unsurlar
yağma ve katl olaylarına giriştiler. Ulaşımdaki imkansızlıklar
da üste, binince, istenmeyen olaylar zinciri karşılıklı
acılar, Mütareke döneminde de sürecek karşılıklı çatışmalar,
boğazlaşmalar devam etti.
TEHCİRİN
ZAMANI
1915
Ermeni tehciri, olabilecek, yani ihtimal dahilindeki
bir Ermeni isyânına karşı düşünülmüş bir tedbir değildir;
bu nokta çok önemlidir, 1915 Tehciri, fiilen ortaya
çıkan isyan ve düşman orduyla işbirliğine karşı alınan
ve o günün şartları içinde kaçınılmaz olan tatsız bir
karardır.
Osmanlı
İmparatorluğu savaşa girmeden önce, 1914 yılında büyük
devletlerle bir Yeniköy antlaşması yapmıştır. Buna göre,
Doğudaki altı vilayette Ermeni nüfusun yerel temsil
organlarına girmesi ve bölgeyi, maaşı dahi tesbit edilen
bir Norveçli Genel Vali'nin yönetmesi konusunda karara
varılmıştır.
Savaşın
çıkması bu antlaşmanın yürürlüğe girmesini önIedi savaş
içinde ki olaylar sonucunda, Doğu Anadolu’da böyle bir
antlaşmayı yürürlüğe sokacak unsurlar da tarihten kalktı...
SOYKIRIM
KAVRAMI
“Genocide”
(soykırım) kavramı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra önem
kazanması üzerine, Batı'da Ermeni olayları için çok
kullanılıyor. Bunun nedenleri vardır.
Yahudi
soykırımının ağır suçluluğunu taşıyan Alman-Fransız
çevreleri ve Macarlar gibi kavimler, özgün suçlarını
yayıp paylaşacak tarihi ortaklar arıyorlar. Ermeniler
ise davalarını Yahudiler ölçüsünde başarıyla kabul ettireceklerini
düşünerek de bu kavrama dört elle sarılıyorlar. Ermeni
tehciri ve mukataleyi “genocide” olarak nitelemeyi reddeden
Bernad Lewis gibi bilginleri mahkum ettiriyorlar, aynı
fikirde olduğunu söyleyen Gilles Veinstein gibi Fransa’nın
tanınmış bir türkoloğunu protesto ediyorlar, College
de France'a seçimini engellemeye çalışıyorlar.
NEDEN
TÜRKiYE?
Batı
Avrupa'daki çevreler, “genocide” suçunun ne olduğunu
biliyor ve solcusundan sağcısına, bu suçu Türkiye'ye
yamıyorlar. Amaç; bazı siyasilerimizin temcit pilavı
gibi tekrarladıkları, sadece siyasi, iktisadi kontrol
kurmak, bölgeyi bölmek değildir. Tek başına Ermeni propoganda
imkanlarının da bu kadar yaygın sonuç elde etmesi mümkün
değildir.
Bizim
ülkemizde ise ne hükümet çevreleri ne milliyetçi tarihçiler,
ne liberal entelektüeller “genocide” kavramını yeterince
tanımıyorlar. Genocide, müruru zamana (zamaşımına) tabi
olmayan bir suçtur. Hukuki sonuçları yanında, kültürel
olarak da bir milletin hem mazisini hem de geleceğini
bağlar.
Sözün
kısası “genocide”, sadece yapanı değil, onun mensup
olduğu milleti de bağlar. Yahudi soykırımından dolayı
benzer fikirleri savunan Martin Luther ve Protestantanlık,
Hitler kadar suçludur. Her şeye rağmen bugünkü Alman
kuşakları da babalarının fiilini ister istemez üstünde
taşımaktadır. Soykınm faaliyetlerine iştirakten dolayı
sadece Vichy Hükümeti suçlu değildir.
Soykırım
ne devletle ne idare adamlanyla ne de belirli bir partinin
ideoloji ve fiiliyle sınırlı kalır. Bunlarla aynı kimliği
paylaşan herkes `bunlardan biri' olarak tavsif edilir.
1915
olaylan, tıpkı müteakip Pontus hadiseleri gibi, yanlış
politikalann, gerçekçi olmayan isteklerin, dış kışkırtmaların
da hızlanmasıyla yaratılmış, geliştirilmiş boğazlaşmalar,
acı tarihi sayfalardır. Bunları soğukkanlı biçimde incelemek
ve sağlıklı sonuçlar elde ederek. birbirine çok yakın
yönleri olan iki halkın yakınlaşmalarını temin etmek
icab eder. Ermenistan ve Türkiye, bir arada yaşaması
ve karnını doyurması gereken iki devlettir.
SOYKIRIM
NEDİR?
Her
boğazlaşma, her etnik çatışma, “genocide” olarak nitelendirilemez.
Reich Almanya'sının bu özgün suçu, rastgele dönemleri
ve kavimleri nitelendirmek için uygun değildir ve beşeriyetin
her kesimini bu suça ortaklıkla itham etmek de, sağlıklı
ve adil bir değerlendirme değildir.
Soykırım
için gerekli olan önyargılar, küçümseyici ifadeler,
olumsuz bir ayırımcılık (negative discrimination) Osmanli-Türk
kültüründe yoktur. Hatta Ermeniler hakkında bir takım
Hıristiyan milletlerin kültüründe var olan bu gibi önyargıların
onda birine, Müslümanlar ve Türkler arasında rastlanmaz.
1914'te harbe giren İmparatorluğun hükümetinde, Ermeni
nazırlar vardı (bunların, savaşın ilanına karşı çok
vatanperverane bir tepki göstererek, istifa ettiklerini
de belirtmeliyiz).
Hayat
görüşlerini ve yaşam biçimlerini paylaşan iki kavmin
arasında, “genocide” uygulatacak bir münâferet (soğukluk)
ortamı yoktu. Dahası, bizzat İttihat ve Terakki çevrelerinde,
tehcir kararını tasvip etmeyen kimseler vardı.
Ermenilerin
tarihi gelişimleri ve ulaşacakları hedef, zamansız ve
gereksiz bir harple sapmaya uğramıştır. Çoğunlukta olmadıkları
bir bölgedeki gerçekleşmesi zor siyasi amaçları, diğer
grupların tepkisini yaratmıştır. Harbin getirdiği ani
yıkımın yarattığı panik, bu olaylar zincirini ortaya
çıkartmıştır. Bunu böyle bilmeli, olayların tarihini
olduğu gibi konuşmalı, yazmalı ve soykırım suçlamasını
devletten önce halk olarak reddetmeliyiz.
FARKLI
ERMENİ CEMAATLERİ VE AMERİKAN MİSYONERLERİ
Bir
kısım Ermeni, Haçlı seferlerinden beri Katolik inanca
girmiştir. Özellikle Çukurova ve Ankara Ermenileri bu
zümredendir. Katolik Ermeniler dünya
görüşleri
ve kültürel seçimleri itibarıyla kendilerini asıl Ermeni
gruptan ayırmayı tercih etmişlerdir. Her ne kadar 19.
yüzyılda bazı Katolik Ermeniler laik ulusçu bir tavırla
asıl Ermeni grupla bağdaşma yolunu seçmişlerse de iki
grup arasında her zaman için derin bir münâferet (soğukluk)
vardı. 19. yüzyılda aslen bir Katolik rahip olan Ormanyan'ın
Ortodoks gruba geçmesi ve imparatorluk tarihinde en
uzun süre görev yapan Ermeni ruhani lideri olması gibi
bir olay dahi istisnaidir.
Katolikler,
Milli Ermeni Kilisesi’ne yanaşmamışlardır. Cizvitlerin
propogandası, hatta 18. yüzyıl sonunda Katolik propogandasına
karşı çıkan Patrik Avedik'i buradan Paris'e, Bastille'e
kaçıracak kadar cüretkâr davranmaları, Katolik Ermenilerin
kuvvetlenmesine neden olmuştur. İmparatorlukta bilhassa
17. yüzyıl sonunda, Sivasli Mehitar gibi bir Katolik
rahibin ortaya çıkmasıyla Katolik Ermeniler, Batı kültürü
ve siyasetiyle daha çok bütünleşmiştir. Belirtmek gerekir
ki, Batı medeniyetini Ermenilere tanıtmakta, Ermenileri
de Batıya kabııl ettirmekte çok etkili olmuşlardır.
Mehitarist cemaat Venedik, Viyana ve Paris gibi merkezlerde
matbaa, okul ve manastırlar teşkil etmiş; Ermeniliği
Batıyla bütünleştirmekte hizmet etmiş, Osmanlı Ermenileri
arasında da bu gibi okulların açılmasına öncülük etmiştir.
Ama Doğu'daki Ermenilerin hayatını ve siyasetini asıl
etkileyen akım, Boston'dan kaynaklanan Amerikan misyoner
faaliyetidir.
Kısa
zamanda Doğu bölgesinde ve Mezopotamya'da sayılan 400'ü
geçen okul, yetimhane ve sanayi mektebiyle Amerikalı
misyonerler; Ermeni cemaatı arasında çatışmalara da
neden olan üçüncü bir mezhebin, Protestanlığın doğuşuna
neden oldular. Ermeni halkının en fakir ve en eğitimsiz
kesimini, yüksek eğitime hazırlamak yanında, zenaatkar
olarak da eğiten misyonerlerin yeni militan bir grubun
doğuşunu hazırladıklarına hiç şüphe yoktur.
Galiba
çağdaş Ermeni diasporasını (yurt dışında yaşayan Ermeni
cemaatler) yönlendiren dünya görüşü ve siyaset, bugün
de bu egitimin sonucu olarak devam etmektedir. Bu Ermeni
ulusçuluğunun Osmanlı yönetimine karşı yöneliminden
çok, asıl buhran, Ermeni uyruklar arasındaki mezhep
ve parti çatışmalarıydı. Hınçaklar, Daşnaklar gibi sosyalizan
ve milliyetçi militan grupalar dışında, Ramgavar gibi
anayasacı liberal burjuvazinin yükselişini temsil eden
partiler de vardı. Ama her şeye rağmen, kültürü, yaşam
biçimi, siyasi meşruiyetçilik anlayışıyla, Osmanlı devletine
ve İmparatorluk sistemine sadık ve bütünleşmiş Ermeni
unsurunu da göz önünde tutmak gerekir. İşte bu sonuncu
grupla milliyetçiler arasındaki çatışma ve gerilim,
Ermeni hayatını ve yakın tarihini şekillendiren bir
başka unsurdur.
Popüler
Tarih Dergisi - Ocak 2002
|