Hukukta
Soykırım ve Ermeni Olaylar
Bir
grubun soykırıma uğraması için, o grubu bağımsızlık gibi
şiddete dayalı bir siyasi mücadeleye girmesi gerekmez;sadece
o grup olması yeterlidir.
Gündüz
AKTAN(Emekli Büyükelçi)
Birinci
Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Imparatorluğu'nda meydana
gelen Ermeni olayları konusunda çok yazıldı... 85 yıl
önce cereyan etmiş bu olayların anlaşılması için,tarihî
çalışmalar olmazsa olmaz nitelikte...
Ancak uluslararası hukuk alanında egitim ve tecrübesi
yoksa, tarihçi bu olayların soykırım olup olmadığı konusunda,
belli bir kesinlikle konuşamaz.
9
Aralık 1948'de kabul edilen ve 12 Ocak 1951'de yürürlüğe
giren 'Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına
Dair Sözleşme' soykırım suçunu şöyle tanımlar:
"Madde
2. Bu Sözleşmeye göre, soykırım, bir milli, etnik, ırki
veya dini grubu, grup olarak, kısmen veya tümüyle, yok
etmek kastıyla, aşağıdaki fiilerin işlenmesidir:
a. Grubun mensuplarını katletmek;
b. Grubun mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik
zarar vermek;
c. Gruburı bedeni varlığının kısmen veya tamamen yokolmasına
yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak;
d. Grup içinde doğumları önlemek kastıyla önlemler yaratmak;
e. Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek."
Bugün, Ermeni soykırım tezi artık, Sözleşme'nin 2. maddesi
(c) fıkrasına dayandırılıyor.Buna güre, Osmanlılar'ın
Ermenileri açıkça yoketmekten çekindikleri için,tehcirden
yararlanıp yok olmalarını sağlayacak yaşam şartlarını
onlara dayattıkları; tehcir sırasında saldırılardan
koruma, güvenli ulaşım sağlama, gıda ve ilaç tedarik
etme, tedavilerini yapma, barınak ihtiyaçlarını karşılama
gibi görevlerini bilerek ihmal ederek (omission) ölümlerini
hızlandırdıkları; hatta Teşkilat-ı Mahsusa'nın ve hapishanelerden
serbest bırakılan canilerin katliamlarını bizzat örgütledikleri
ileri sürülüyor.
İşte
soykırım budur!
Nazi
Almanya'sının Auschwitz Toplama Kampı'nda uygulanan
soykırımın çarpıcı safhalarından biri: Kampa getirilen
Yahudi kadınların saçları kesiliyor.

Bu saçlardan Alman ordusu için kumaş yapılacak...
Bugün
Auschwitz'te ziyaretçiler, bu kesilmiş saç tomarlarını
izleyebiliyor ve soykırımın ne olduğunu anlıyorlar.
Unutmamak
gerekir ki, doğrudan etkisi olan öldürme gibi fiillerin
yanında, devletin görevini ihmal ederek ölümlere bilerek
neden olması da soykırım fiili sayılabiliyor. Bu nedenle,
tehcirin gizli bir soykırım olup olmadığı üzerinde
durulması gerekiyor.

Şubat ve Mart 1915'te,Ruslar karşısındaki Osmanlı kuvvetlerini
cephe gerisinden vuran bir grup Ermeni Komitacı(sağda)
Başkumandan
Vekili Enver Paşa (sol altta) ,İçişleri Bakanı Talât Paşa'ya
(sağ altta) 2 Mayıs 1915'te gönderdiği bir telgrafta,
Rusların 20 Nisan günü, kendi sınırları içindeki müslümanları
perişan şekilde
sınırlarımıza sürdüğünü bildiriyor; Van civarındaki Ermenilerin
isyanına da atıfta bulunarak, Ermenilerin de (Rusların
Müslümanlara yaptığı gibi) ya Rus sınırına sürülmesini
ya da başka yerlere dağıtılmasını öneriyordu.
Bunun
üzerine Talât Paşa, sorumluluğu bizzat
yüklenerek, Ermenileri Rusya'ya doğru sürmekten daha
insani bir seçenek olan tehciri başlattı. Bir süre sonra
da sorumluluğu paylaşmak için, 30 Mayıs günü konuya
ilişkin bir geçici yasa çıkarılmasını sağladı. Böylece
komutanlara, asayişi bozan, silahlı saldırgan ve direnişçileri,
tecavüz ve direnişleri sırasında imha etme; casusluk
ve vatana ihanet eden köy ve kasaba halkını tek tek
veya toplu halde başka yerlere sevk ve iskan etme yetkileri
verilmekle, tehcir işi orduya devredildi.

Tehcir kararını içeren Meclis-i Vükela mazbatasının
özet bölümü
Buradan
da görüleceği üzere, yok etme kastı için gerekli olan,
Ermeni tehcirine önceden karar verilmesi; bu kararı
uygulamak amacıyla planlar yapılması; gerekli teşkilatlanmanın
oluşturulması ve nihayet hazırlıklar tamamlanarak tehcir
adı altında yok etme faaliyetine başlanması söz konusu
olmadı.
Holokost'ta da görüldüğü gibi, bir ülkede bir grubun
mensuplarını, sırf o grup mensubu olduklarından dolayı
yok etme kastının olabilmesi için, o gruba karşı yıllar
süren yoğun bir ırkçı nefret duyulması gerekiyor. Anti-semitizm
olmadan Almanların Holokost'u gerçekleştirmesi mümkün
değildi.
Soykırımda,
bir grubun tümünü veya bir bölümünü yok etme iradesiyle
bazı fiilllerin işlenmesi gerekiyor. Oysa bir grubun
mensuplarının o
gruba ait olduklarından dolayı,ırkçı nefretle yok edilmesi
söz konusuysa, yok etme iradesinin mantıken grubun tümüne
dönük olması lazım gelirdi.
Çukurova'da
Dörtyol'da ele geçirilen Ermeni çeteciler ve silahları

Amasya'da ele geçirilen çetecilerin silahları (sağda)
Ermeni
tehciri, çoğunlukla Gregoryan Ermenilerin sevkini öngördü.
Katolik ve Protestan Ermenilerin büyük bölümü tehcir
dışı kaldılar. Ortodoks Ruslarla dinî açıdan akraba
dinden olan Gregoryan Ermenilerin,Rus ordularının yardımıyla,
bölgede etnik temizliğe girişip bağımsızlık kazanması
ihtimalini bertaraf etmenin, tehcirde payı olduğu aşikâr.

Rus
ordusunun ilerleme hattı üzerinde bulunan bu en büyük
Ermeni grubun içinden çıkan terörist ve gerillaların
Osmanlı ordusunu arkadan vurması, lojistik yollarını
kesmesi, Müslüman yerleşim birimlerinde katliamlara
girişmesi, tehciri askeri açıdan kaçınılmaz kılıyor.
Bu nokta, tehcir kararının altında yatan nedenin, ülke
savunması ve toprak bütünlüğü ile Türklerin can güvenliğini
koruma olduğunu gösteriyor.
İki
Hınçak Çetecisi: Habete
Tekeliyan ve Kalust Andrasyan'ın
dönemin bir kartpostalındaki görüntüleri
Tehcir yapılmayan illerdeki Ermenilerin sayısı 200 bin
civarında. Ama bunun sembolik anlamı önemli. Irkçı nefretin
yol açtığı Yahudi soykırımında, Berlin veya Münih Yahudilerinin
soykırım dışında bırakılabileceği düşünülebilir mi?
Sadece bu örnek bile, Ermenilere soykırım yapılmadığını
ortaya koyuyor.
Rus ordusuna destek vererek Osmanlı kuvvetlerini arkadan
vuran Ermeni çetelerinden 'Yıldız Çetesi' mensupları
Ermeni
tehciri sırasında, Ermenileri korumayan, onlara saldıran,
mallarını çalan vb. 1.397 kişiye, tehciri yapan hükümet
tarafından, yarısından fazlası idam olmak üzere, çeşitli
ağır cezalar verildi. SS'lerin Yahudileri korumadıkları
için idam edildikleri bir Holokost düşünebiliyor musunuz?..
Soykırım Sözleşmesi, dört gruba soykırım yapılabileceğini
sayarken, müzakereler sırasında önerilen 'politik grubu'
sözleşme dışı bıraktı. Bu, şu anlama geliyor: Bağımsızlık,
otonomi gibi politik amaçlı mücadelede, taraflar birbirlerine
büyük zulüm yapabilirler. Bu yine suçtur. Ama soykırım
suçu değildir. Zira politik mücadelede karşılıklılık
vardır. Bir grubun soykırıma uğraması için, o grubun
bağımsızlık gibi şiddete dayalı bir siyasi mücadeleye
girmesi gerekmez; sadece o grup olması yeterlidir.
Kısaca,
tehcir bir grubu, ne grup niteliğiyle ne de başka bir
nedenle yok etmek amacıyla değil, Rus işgal ordularıyla
işbirliğine girmiş olan; bu çerçevede kılavuzluk ve
casusluk yapan; isyanlar çıkaran; birlikleriyle Osmanlı
ordusuna saldıran; lojistik ve haberleşme hatlarını
kesen; terörist gerillalarıyla Türk-Müslüman yerleşim
birimlerine saldırıp katliamlara ve etnik temizliğe
girişen Ermenileri Doğu Cephesi'nden ülkenin güneyine,
savaş dışında kalan bir bölgeye taşımak amacıyla yapıldı.
Tehcirin bu askeri gereklilik yönü, bugün geçerli olan
hukuka da uygun. Tehcirin nedeni açık ve kesin biçimde
askeriydi ve Türk-Müslüman nüfusun varlığı ve güvenliğini
sağlamakla ilgiliydi.
I.TARC'ın
Ölümü
Türk-Ermeni
Barışma Komisyonu (TARC), daha iki yılını doldurmadan
son buldu. Bu bir ilk denemeydi. Zordu. Konu, taraftarların
tüm duygu dünyalarını sarsıcı nitelikteydi.
Bir taraf diğer tarafı, soykırımla yani suçların en
büyüğüyle suçluyordu.
Türkler Ermenileri tehcire tabi tutmaktan ziyade `yok
etme' kastıyla yok etmişlerdi. Bu iddialara olumsuz
bir karşılık 'inkârcılık' diye niteleniyor, ayrıca kınanması
gereken bir tavır oluyordu.
Taraflar;
soykırım konusunda anlaşamayacaklarını anlayınca, Ermenistan'la
Türkiye arasındaki ilişkileri düzeltmek ve işbirliğini
artırmak için somut projeler üzerinde çalışmaya karar
verdiler. Türkiye, Ermenistan'ı bağımsızlıkla birlikte
tanımış; ama diplomatik ilişkiler kurmamıştı. Ermenistan'ın,
Karabağ'ın tümünü ve Azerbaycan'ın yüzde 20'sini işgal
etmiş olması, buna imkan vermemişti.
Bu
nedenle Türkiye, 1993'te insani yardım için ortak sınırı
açtıktan hemen sonra tekrar kapatmıştı. Yani Azerbaycan'a
karşı toprak kazanmak amacıyla savaşan Ermenistan'ı
'abluka'ya almıştı. Türk-Ermeni ticareti Gürcistan üzerinden
yapılıyordu. Kaldı ki, Ermenistan'ın Bağımsızlık Bildirgesi'nde
'soykırım' ithamı yer alıyordu. Ermenistan, Türk-Ermeni
sınırını çizen Kars Antlaşması'nı halef devlet olarak
kabul etmiyordu. Resmi Ermeni görüşünde, Doğu Anadolu
'Batı'Ermenistan'dı. Fazladan, Fransız Meclisi'nin soykırımı
tanıyan yasayı kabul etmesinin ardından, Ermenistan
kaynaklı Ermenilere verilen vize de kaldırıldı. Oysa
İstanbul'da 35 bin civarında yasa dışı Ermeni'nin çalıştığı
biliniyordu. TARC'ın belki de en büyük başarısı, vizenin
tekrar ihdasını sağlamak oldu. Veya bu başarıyı kendisine
mal etti.
I.Dünya
Savaşı'nda Çukurova'da Fransızların silahlandırdığı
Ermeni Taburu, Haçin bölgesinde Müslüman Türklere karşı
geniş bir katliam hareketine girişti:solda bu katliamın
tanıklarından Mehmet Baykal Marhasahane harabesi önünde
Belki
somut projeler geliştirip uygulamaktaki başarısızlığından,
belki de zaten kaçınmak imkansız olduğundan, toplantılar
sırasında, soykırım konusu en beklenmeyen anlarda, birden
bire geriye geliyordu.
Taraflar
bu konuyu nasıl ele alabileceklerini bilemediler. Ermeniler
konunun tarihçiler tarafından ortak çalışma konusu yapılmasına
karşıydılar. Soykırım üzerine çok sayıda kitap
yazılmıştı ve hemen hepsi, olayları 'soykırım' olarak
tanımlıyordu. Şimdi yeniden bir tarih çalışması yaptırmak,
soykırım konusunda kuşkular varmış izlenimini yaratmak
anlamına gelecekti ki, kendileri böyle bir şey yapamazlardı.
Ortak
arşiv çalışması önerisini ise, Türk arşivlerinin soykırım
inkarı
amacıyla baştan aşağı tahrif edilmiş olduğu 'gerçeği'
nedeniyle, reddettiler. Arşivlerin doğru olup olmadığının
uluslararası kuruluşlara
tevsik edilmesi önerisi, duyurulmadı.Arşivlerimizin
tümünü neden
açmadığımızı ısrarla sordular. Cevap basitti: Türk devlet
arşivleri tümüyle açıktı. Aslında kapalı ya da kısmen
kapalı olan, Ermenistan'ın, olaylar sırasında Anadolu'da
bulunan Hristiyan misyonların, Taşnakların ve Patrikhane'nin
arşivleriydi. Soykırım konusunun olağanüstü psikolojik
boyutunu ele almak da mümkün olmadı... Ama son darbeyi
hukuk alanında yapılan bir 'çalışma' oluşturdu: Bir
suç olan soykırım, hukuki bir kavramdı. Sözleşmeye göre,
soykırıma mahkemeler karar verebilirdi. Hükümetlerin
ve parlamentoların böyle bir yetkisi yoktu. Aslında
tarihçilerin ve arşivcilerin çalışmaları da, yargıya
yardımcı olmanın dışında, soykırımın varlığı ve yokluğu
konusunda kesin bir kaynak olamazdı.
Auschwitz
Toplama Kampı'nda,1945 yılında çekilen soldaki fotoğraf,
Nazizmin Yahudi Holokost'unu sergiliyor.

Bugün de Auschwitz Toplama Kampı
bir müze olarak, bu soykırımın anısını
insanlık bilincinde canlı tutuyor.
Ermenilerin
hukuk yolundan çekindikleri belli oluyordu. Muhtemelen,
bazı hukukçulardan yargıya gitmenin kendileri açısından
tehlikeli olacağı yolunda görüş almışlardı. Ama hukuk
konusunda bir şey yapamazlarsa, giderek inandırıcılıklarını
kaybetmekten korkuyorlardı. Zira biz, sürekli hukuka
atıfta bulunuyorduk. Öyle bir şey yapmalıydılar ki,
yargı olmadan yargıymış gibi gösterilebilsin ve hepsinden
önemlisi, soykırım konusunda kendilerini haklı çıkarsın.

Ermeni
komitacıların Van civarında katlettiği bir grup Müslüman
Türk köylüsü
ICTJ
adında Güney Afrika konusunda barışma çalışmalarında
başarılı olan bir merkez bulundu. Bu merkeze, "Soykırım
sözleşmesinin geriye dönük işleyip işlemeyeceği"
soruldu. Hukuka göre sözleşmeler geriye işlemiyordu.
Soykırım konusunu hayatında ilk kez ele alan ICTJ'nin
çalışması, bunu doğruladı.Ama merkez kendisine sorulmayan
bir soruya daha cevap verdi: Sözleşme şayet geriye işleseydi
20. Yüzyıl başında vuku bulan olaylar, soykırım sayılabilir
miydi?
Bu
soru sadece hakem mahkemesine veya uzlaşma komisyonuna
sorulabilirdi.0 zaman da yargı usullerini uygulamak,
tarafların savunmalarını almak, tanık ve kanıtları incelemek
gerekecekti.

Taşnaksutyun(Ermeni
İhtilal Cemiyetleri Birliği) arması
2002
sonbaharında yapılan birkaç saatlik bir toplantıda,
ICTJ'nin bu soruya cevaben bir çalışma yapmasının, mandasını
aşmak anlamına geleceği, bu işin usulüne uygun mahkemelerin
yetkisi dahiline girdiği anlatıldı.
Ermeniler
ise yargı istemediklerini, ama tarafların barıştırılması
amacıyla, hukuki bir çalışmaya ihtiyaç duyduklarını
söylediler. Sonuç, kime ne kadara mal oldu bilinmez,
ama Ermenilerin istediği gibi çıktı. Sözleşmenin geriye
işlemeyeceğinden hareket eden ICTJ,Ermenilerin Türkiye'den
tazminat ve toprak talep edemeyeceklerini bildirdi.Böylece
Türkiye lehine,herkesin bildiğini bildirmiş oldu. Mandasını
aşıp, soykırım sözleşmesini geriye işleterek de Ermeni
olaylarını soykırım saydı.Ermenilerin istediğini verdi...
Hukuk
açısında cılız bir ucube ortaya çıkmıştı ve TARC'ın
Türk üyelerinden bunu bir yargı kararı gibi kabul etmeleri
bekleniyordu. Tabii kabul etmedik.
Ancak
TARC'ın çalışmalarına hiçbir şey olmamış gibi devam
etmek de imkansızdı. Aksi halde ICTJ çalışmasını zımnen
kabul etmiş olacaktık.
Bu nedenle Büyükelçi (e) Özdem Sanberk, General (e)
Şadi
Ergüvenç ve ben, TARC üyeliğinden ayrıldık. Yerimize
hepsi profesör olan İIterTuran, Ersin Kalaycıoğlu, Alıınet
Evin ve Şule Kut geldi.
Prof.
Üstün Ergüder ve Emin Mahir Balcıoğlu, devamlılığı sağlamak
için TARC'ta kaldılar. Sayın İlter Türkmen de şeref
üyeliğine geçti. TARC'ın Ermeni üyeleriyse bir yeni
üyenin ilavesiyle aynen kaldılar.
Ermeni
Tehciri'nin ardından, Port Said'deki bir mülteci kampında
çekilmiş soldaki fotoğrafta yer alan kadın; Avrupa ve
Amerika'daki Ermeni lobilerinin örgütlediği,
Rusların silahlandırdığı Ermeni çetecilerin Van üzerine
yürüyüşlerinin(sağ altta)bir kurbanı sayılabilir.
Türk tarafı olarak TARC'ın görevini sürdürmesinden yanayız.
TARC çok zor bir konunun taraflarca ele alınmasını sağladı.Yeni
TARC'ın ICTJ çalışmasını unutması lazım. Soykırım iddialarını
yargılayan Lahey'deki Eski Yugoslavya ve Ruanda mahkemeleri
hukuk belgelerinin geriye uygulanmaması konusunda son
derece titiz. Örneğin ICTJ'nin çalışmasında, kısmen
de olsa uygulanan`suç unsurları' kavramı, Yugoslavya
ve Ruanda'da vuku bulan olaylardan sadece birkaç yıl
sonra 'Uluslararası Hukuk Komisyonu' tarafından kabul
edilmiş olduğundan, bu iki mahkemece uygulanmıyor. Soykırım
suçunda, devlet sorumluluğu aranmıyor. Mahkemeler, soykırım
suçunun saptanması için, yüksek devlet sorumluları dahil,
sanıkların `yoketme kastı' ile Sözleşme'de öngörülen
fiilleri işlediklerini kanıtlamak için inanılması zor
ayrıntıya giriyorlar.
Aynı yöntemi bundan 85 yıl önce cereyan etmiş olaylara
uygulamak imkansız. Ne tanıklar ne de varsa, sanıklar
yaşıyor. Bunların yerine, gerçek olduklarından kuşku
duyulmasına imkan bulunmayan binlerce arşiv belgesi
kanıt olarak kabul edilmiş olsa, Osmanlı'nın Ermeni
tehcirinde hiçbir şekilde 'yok etme kastına' sahip olmadıkları
açıkça ortaya çıkacak. Ama bu olaylardan sonraki üçüncü
Ermeni kuşağı, nakli hafızanın (transmitted memory)
tüm abartılarıyla, soykırımı kimliklerinin temel unsuru
yapmış durumda.
Nazi
Almanya'sının Auschwitz Toplama Kampı'nda uyguladığı
soykırımın bir başka belgesi: Yahudi kadınlar gaz odalarına
gönderilmeden önce koğuşlarda.(solda)

Auschwitz
Toplama Kampı'nda bugün de muhafaza edilen koğuşlar(sağda)
Hatta çoğunun kimlikleri, sadece soykırıma uğratılmışlık
duygusundan oluşuyor. Bu durumun düzelmesi için de Türklerin
kendilerine 'yaptıklarını' kabullenmeleri gerektiğini;
yoksa iyileşmelerine imkan olmadığını düşünüyorlar.
Tehcir kuşkusuz büyük acılara neden oldu. Bunun içerdiği
trajediyi kabul etmek, Ermenilere yetmiyor. Kaldı ki
Ermeniler o sırada yıkılmakta olan Osmanlı'nın asli
unsuru olan Türklerin de büyük acılar çekmiş olduklarına
tam bir kayıtsızlık içindeler.
Onlar açısından olayların niteliğinden ziyade, olaylara
konulacak isim önemli. Böylece acılarının Yahudi Holokost'u
düzeyine çıkarılmasını amaçlıyorlar. Çıkmaz burada.
Popüler Tarih Dergisi - Temmuz 2003
|