Türk
Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile
ropörtaj.

Türk Tarih Kurumu Başkanı
|
2023-
Neden 24 Nisan? 24 Nisan'ın Ermeniler tarafından soykırım
tarihi olarak alınmasının sebebi nedir?
Y. Halaçoğlu- Bilindiği gibi Ermeniler, başta
Rusya olmak üzere İngiltere ve Fansa gibi devletlerin
destekleriyle Hınçak ve Taşnaksütyun olmak üzere çeşitli
partiler ve örgütler kurmuşlardır. Osmanlı Devleti'nin
topraklarında yaşayan Ermeniler'e sözde özgürlük sağlamayı
hedefleyen bu partiler, aslında sâdece Ermeniler'in
özgürlüğe kavuşmasına değil, Rusya'nın Doğu Anadolu
Bölgesi'nde bir Ermenistan kurdurmak sûretiyle Bağdat
Demiryolu'nu ele geçirme ve İskenderun'a kadar inen
bir Ermenistan ile sıcak denizlere çıkma politikalarına
da hizmet etmişlerdir. Yine aynı şeklide İngiltere'nin
Uzakdoğu'daki sömürgelerinin ürettiği mamûl ve tekstil
ürünleri için bir güzergâh oluşturma düşüncesine,
Fransızlar'ın ise rekabet hâlinde bulunduğu devletlerin
Osmanlı Devleti üzerinde kurmaya çalıştığı bu hâkimiyetten
pay almak şeklinde özetlenebilecek emellerine hizmet
etmiştir. Yâni bu devletlerde kendi çıkarları için
Ermeniler'i desteklemişlerdir. Bu komiteler İstanbul
ve diğer Anadolu şehirlerinde önemli merkezler meydana
getirmişler, kırsal alandaki eşkıya örgütlerini de
buralardan sevk ve idare etmişlerdir. Bu durum Osmanlı
Devleti tarafından teşhis edilmişti.
Bu yıllarda yine Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya
Osmanlı Devleti üstünde ıslahat yapması yolunda baskı
kurmuşlardır. Bu baskılar sonucunda Osmanlı Devleti
8 Şubat 1914'te Rusya ile Islahat Anlaşması yapmak
zorunda kalmıştır. Bu anlaşma uyarınca Doğu illerinden
Van, Erzurum, Bitlis, Trabzon, Elazığ, Diyarbakır
ve Sivas gibi şehirlerde Ermenice resmî dil olarak
kabul edilecek, bu bölgeden askere alınacak Ermeniler'in
başka bir bölgede askerlik yapmalarına müsaade edilmeyecek
ve bu vilâyetlerin yönetimi Batılı devletlerin, tabiî
Rusya'yı bunun içerisine katıyorum, tespit edecekleri
üç gayrimüslim müfettişten birisi arasından seçilmek
sûretiyle yapılacaktı. Bu âdeta bağımsız Ermenistan'ın
kuruluşu anlamına gelmektedir.
Tam
bu sırada, I. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla birlikte,
Osmanlı Devleti zorla kabul ettiği bu anlaşmayı uygulamamıştır.
18 Mart 1915'te başta İngiltere ve Fransa olmak üzere
Batılı devletlerin donanmalarının Çanakkale'ye gelmesi
ile başlayan savaş sırasında, Ermeniler de Anadolu'da
isyanlara başlamışlardır. Nitekim 17 Nisan'da Van'da
başlayan isyan kademeli olarak bütün Anadolu'ya yayılmış,
bunun üzerine Osmanlı Devleti Ermeni ileri gelenlerini
İstanbul'a davet ederek biraraya getirmiş ve onlara
bu hareketlerin devam etmesi hâlinde sert tepkiler
uygulayacağını bildirmiştir. Buna rağmen Ermeni isyanları
durmayınca Osmanlı Devleti, 24 Nisan'da, yâni Ermeniler'in
soykırım günü olarak andıkları günde, bir gece içerisinde
bu parti ve örgütlerin ileri gelenlerinden 2345 kişiyi
tutuklamıştır. Bu tutuklananlar Ankara ve Çankırı
cezaevlerine gönderilmiştir. Hiçbir kimsenin burnu
bile kanamamıştır ve hatta bir kısmı sonra serbest
kalmıştır. Ancak bu hamle ile birlikte Ermeni hareketinin
de beli kırılmıştır. İşte Ermeniler'in bu tarihi soykırım
günü olarak anmalarının asıl nedeni, Ermeni hareketinin
bu tarih ile birlikte sona ermiş olmasıdır. Yâni 24
Nisan bağımsız bir Ermenistan kurma hayâllerinin sona
erdiği tarihtir. İşte bundan dolayı Ermeniler bugünü
farklı olarak nitelemişler ve soykırım günü olarak
anmaya başlamışlardır.
2023-
Hocam biraz da tehcir hâdisesinden bahseder misiniz?
O zamanki şartlarda 500 bin kişinin tehciri nasıl
gerçekleştirilmiştir ve Osmanlı yönetimi bu konuda
artniyetli davranmış mıdır?
Y.Halaçoğlu- Şimdi biliyorsunuz, Ermeniler
500 bin kişinin tehcir edildiğini söylemiyorlar, onlar
bu tehcir sırasında 1,5 milyon Ermeni'nin öldüğünü
iddia ediyorlar. 500 bin rakamını biz yeni yaptığımız
araştırmalarla ortaya koyduk, yâni tam 500 bin de
değil, ancak 458 bin civarında insan tehcir edilmiştir.
Dolayısıyla Ermeniler'in en baştan 1,5 milyon Ermeni'nin
öldürüldüğü iddiası da bunun ile birlikte çürümektedir.
Osmanlı Devleti'nin tehcirdeki amacı iyi anlaşılmalıdır,
tehcir kararı ve kararnâmesinde de bu açıkça belirtilmiştir.
Bu kararnâmede; Ermeniler'in bu bölgelerden alınıp
Suriye bölgesindeki Osmanlı topraklarına nakledilmesindeki
temel sebep, Ermeniler'in kurmayı hedefledikleri Ermenistan
Devleti'ni kurmalarını önlemeye mâtuf olup, kesinlikle
bunların imhâsı sözkonusu değildir diye açık açık
yazıyor. Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin tehcirdeki
temel gerekçesi; Kafkaslar'da çarpışan Osmanlı askerlerini
arkadan vuran, mâsum ve askerden arındırılmış köylere
baskın yapmak sûretiyle çoluk çocuk demeden katleden,
orduya giden iaşe yollarını vurup iaşeyi tahrip eden
Ermeni çetelerine karşı tedbir almaktır. Çünkü savaş
sahasıdır Ermeniler'in bulundukları yerler.
İkinci
sebep olarak, biraz önce söylediğim 8 Şubat 1914'teki
Rusya ile imzalanmış bir anlaşmayla kâğıt üzerinde
kurulmuş Ermenistan'ın fiilen kurulmasını engellemektir.
Ermeniler'e özel haklar tanıyan bu anlaşma uygulanmaya
konsaydı, Ermenistan Devleti'nin Anadolu topraklarında
kurulması işten bile değildi. Neden? Çünkü Kars'tan
Van'a kadar olan bütün bölgeler Rus sınırıdır. Nitekim
I. Dünya Savaşı'nın hemen başlangıcından itibaren
Ruslar Kars ve Van'ı işgal etmişlerdir. Daha sonra
da Erzurum'a kadar gelmişlerdir. Dolayısıyla Osmanlı
bu şüphesinde haklıdır, yâni bir Ermenistan kurulması
şüphesinde haklıdır. Bunun içinde her devlet gibi
Osmanlı da tabiî hakkı olarak kendi birlik ve bütünlüğünü
bozacak birtakım oluşumlara karşı bir tedbir almıştır.
Bu tedbir de, I. Dünya Savaşı'nda olunmasına rağmen,
büyük masraflar yaparak Ermeniler'i -ki 2,5 milyon
altın gibi büyük bir para o zaman- bu savaş sahası
ve Rus sınırına yakın olan bölgelerden, savaş sahasına
uzak, stratejik önemi olmayan Kuzey Irak'taki Şehir-i
Zor bölgesine nakletmek olmuştur. Bu karar, Ermeniler'in
tren yollarına 25 km mesâfedeki yerlere, hiçbir zaman
çoğunluk teşkil etmeyecekleri şekilde yerleştirilmesi
gibi birtakım hükümleri de taşımaktadır.
Tabiî
kolay iş değildir 500 bine yakın insanın nakledilmesi.
Burada önemli bir konu var, o da bütün Ermeniler mi
mecburî iskâna tâbi tutulmuştur? Hayır, genelde Taşnaksütyun
ve Hınçak gibi komitelere dahil olan Ermeniler, Gregorian
mezhebine bağlı Ermeniler tehcire tâbi tutulmuşlardır.
Protestan ve Katolik mezhebinde olanlar bunlara dahil
olmamıştır. Bunun için Osmanlı Devleti, Protestan
ve Katolik mezhebinde olanlar hariç ifâdesini sıklıkla
kullanmıştır. Ayrıca kimsesiz çocuklar, yetimler,
dul kadınlar tehcire tâbi tutulmamıştır.
Tehcir uygulaması Enver Paşa'nın teklifi ve 27 Mayıs
1915 yılında alınan kararla, bölgede zararlı olan
Ermeniler'in Doğu Anadolu'dan Suriye'ye gönderilmesi
ile başlamıştır. Ve bütün Anadolu'da tehcire uğrayan
Ermeniler'in net sayısı 458.758'dir. Vilâyetlere göre
rakamlar Osmanlı arşivlerinde yer almaktadır. 382.148
kişi iskân bölgelerine varmıştır. Arada 56.610 kişilik
bir fark vardır. Bunlardan 500'ü Erzurum-Erzincan
arasında eşkıya grupları tarafından öldürülmüştür.
2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde,
Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından katledilmiştir.
2000 kişi de Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür.
Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının
saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi ölmüştür.
Yine bu ölüm olayları ile ilgili kesin rakamlar Osmanlı
arşivlerinde yer almamaktadır. Bu saldırılar neticesinde
toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu tesbit edilmiş,
o zaman Osmanlı Devleti saldırıların durdurulması
için geçiş güzergâhındaki vâlilere emirler göndermiş
ve saldırganların yakalanarak cezalandırılmasını istemiştir.
Ayrıca vâliler yol emniyetini almaları noktasında
defaaten uyarılmışlardır. Hastalıklardan kaynaklanan
ölümler de meydana gelmiştir.
Tehcir
edilen 458 bin kişinin dışında Kafkasya'ya, İran'a,
ABD'ye, Fransa'ya giden Ermeniler var. Yine bu rakamlar
da Osmanlı arşivlerinde yer almaktadır ve toplam 750-800
bin civarında Ermeni'nin göç ettiği ifâde edilmektedir.
Osmanlı arşivlerindeki Ermenice mektuplarda ABD'de
100 bin civarında Ermeni'nin olduğu söyleniyor. Ermeni
Delegasyonu Başkanı Bugos Nubar Paşa Fransız Dışişleri
Bakanı'na gönderdiği mektupta Kafkasya'ya 250 bin,
Iran'a 40 bin Ermeni'nin sürgün edildiğini söylemektedir.
Mubar Paşa kurulacak muhtemel Ermenistan'ın da Cumhurbaşkanı
olacaktı. Onun verdiği rakamlarla Osmanlı arşivindeki
rakamlar birbirini tutmaktadır. Osmanlı tehcir sırasında
yaşanan saldırılara karşı tedbirler alınması için
bölgedeki yetkililere sürekli emirler göndermiş, bu
tür hâdiselere karışanların yakalanıp cezalandırılmasını
istemiştir.
Eğer
Osmanlı Ermeniler'i öldürmek isteseydi, şifre kalemi
olarak adlandırılan telgraflarda bunu gizlemeden dile
getirirdi. Zirâ bu telgraflarda bildiğimiz yazılar
yoktur, rakamlar vardır ve ancak bu rakamların karşılığı
bulunduğunda bunlar bir anlam ifâde eder. Yâni Osmanlı
Devleti bu gizli yazışmalarda niyetini açıkca belirtmiş,
tehcire tâbi tutulan Ermeniler'in sağ sağlim yerlerine
ulaşması için bir dizi tedbir almıştır. Kamplarda
yaşanan salgın hastalıklar neticesinde ölüm olayları
başlayınca, derhâl bu kampların boşaltılmasını emrederek
gerekli sıhhî tedbirleri de almıştır. Yâni kısaca
Rusya'ya da göç ettirilen Ermeniler'le birlikte toplam
sayı 750 bindir ve her birinin nereye yerleştiğine
dair bilgiler Osmanlı arşivlerinde vardır.
2023-
Peki hocam, bu bilgiler varken, Avrupa ve Amerika'daki
soykırım iddiaları neye dayanmaktadır? Bu iddiaları
ileri sürenler ve kabul edenler neyi hedeflemektedirler?
Y. Halaçoğlu- Avrupa Parlamentoları'nda soykırımın
iddialarının kabul edilmesini değerlendirirken bu
soykırımı kabul eden devletlerin geçmişteki durumuna
bakmak lâzımdır. Fransa Parlamentosu'nda soykırımı
iddiası kabul edildi. Fransa'nın 1914'den önceki ve
sonraki durumuna baktığınız zaman, onun zâten Ermeniler'i
kullanan, Osmanlı Devleti topraklarında sömürge elde
etmek isteyen bir devlet olduğunun görürsünüz. Aslında
1918'de Adana'nın, Antep'in, Maraş'ın işgali sırasında
Fransa 6 tabur askerle buralara gelmiştir ve bu 6
tabur askerin 3 taburu Ermeniler'den teşekkül etmiştir.
Hâliyle Fransa'nın Ermeniler'in soykırıma tâbi tutulduğunu
bugün de iddia etmesi ve bunu kabul etmesi tamamen
tarihîdir. O zaman Fransızlar'ın bu bölgeleri nasıl
terk ettiklerine baktığınızda, bugün Fransızlar'ın
Ermeniler'in yanında yer almasını anlayabilirsiniz.
Diğer
taraftan Avrupa Parlamentolarında olsun, Amerika'daki
24 eyâlete bağlı parlamentolarda olsun, kabul edilen
Ermeni soykırım iddialarının ardında da tarihî düşmanlıkları
görmek mümkündür. Osmanlı Devleti döneminde olduğu
gibi, bugün de Türkiye Ermeniler aracılığıyla baskı
altında tutulmak istenmektedir. Bu tür kararların
alınması parlamentoların görevi değildir aslında,
parlamentolar kanun çıkarmakla mükelleftir. İşin aslı
tarih ve tarih ilmi ile ilgili çalışmalar yapan bilim
adamlarına bırakılmalıdır. Ermeniler'in söylenti olarak
iddia ettikleri konular parlamentolarda dinlenirken,
tabiî ki Ermeni lobilerinin bunda etkisi fazladır,
mahkûm edilmeye çalışılan Türkler hiçbir zaman dinlenmemiştir.
Demokrasiden dem vuran, iki tarafı da dinlemek ve
iki tarafın söylediklerine göre değerlendirme yapmak
durumunda olan parlamentoların, Türkler'i birtakım
sözlerle ve hiçbir belge gösterilmeden mahkûm etmeleri,
hem demokrasi hem de insanlık ayıbıdır. Bunların dayandıkları
temel kaynak Toynbee gibi, Morgenthau gibi kişilerin
o dönem yazdığı kitaplardır. Toynbee "Ermeni
Trajedisi" kitabını İngiliz Parlamentosu Propaganda
Dairesi'nin emri üzerine yazmıştır. Toynbee'nin dayandığı
kaynaklar Lord Briyce denilen, Lordlar Kamarası'nın
bir üyesinin raporlarıdır. Lord Briyce da bu raporları
Türkiye'deki Amerika Büyükelçisi olan Morgenthau'dan
almıştır. Şimdi herkes zannediyor ki Morgenthau bu
raporlarını Türkiye'de gördüklerinden, yaşadıklarından
esinlenerek yazdı. Hâlbuki Morgenthau'nun raporları
da buna uygun değil. Çünkü Morgenthau bu raporları
o zamanki Amerika Başkanı Wilson'un emri üzerine kaleme
almıştır. Nitekim hayat öyküsü adıyla yazmış olduğu
hâtıratı, Morgenthau'n bizzat kendisi tarafından değil,
Amerika'nın Dışişleri Bakanı, Henrig adıyla bir Amerikalı
gazeteci ve Morgenthau'n danışmanı olan Türkiye kökenli
bir Ermeni tarafından kaleme alınmıştır.
Bu kitabın yazılmasındaki temel sebep de, bu sıralarda
çıkmış bulunan I. Dünya Savaşı'na Amerika'nın katılımını
kolaylaştıracak kamuoyunu oluşturmaktır. Yâni her
iki kitap da bir propaganda kitabı olarak çıkarılmıştır.
Dolayısıyla propaganda kitaplarının bilimsel kitap
olarak değerlendirilmesi, kaynak olarak ele alınması,
tarih metodolojisine ve ilmine aykırıdır. Nitekim
Morgenthau'nun bu raporlarına karşılık, bizzat tehcir
sırasında bölgede bulunan Amerikan Konsolosları'nın
gönderdikleri raporlar Morgenthau'un raporlarına tamamen
aykırıdır. Meselâ Mersin Konsolosu, ki ana güzergâhlardan
birisidir Adana-Mersin, Edward Natan adındaki Amerikan
konsolosunun raporları; "Sevkiyatın gâyet güzel
yürüdüğü, birtakım aksaklıklara rağmen herkese tren
bileti verildiği, sıhhiye memurları ile devamlı sağlık
kontrollerinin yapıldığı, herkesin iaşelerinin temin
edildiği" şeklindedir.
Morgenthau'ya gönderilen bu raporlar Osmanlı istihbaratı
tarafından ele geçirilmiş, oradaki bilgiler alındıktan
sonra tekrar usûl-ü dairesince kapatılarak yerine
ulaşması sağlanmıştır. Dolayısıyla Morgenthau'nun
raporları ile konsolosların raporları taban tabana
zıttır. Bu ise, tamamen propagandaya yönelik raporlar
sunulduğunu göstermektedir. İşte gerek Amerika'daki
eyâletlerde, gerek Fransa'da, gerek AP'de soykırım
iddialarının kabulü, tamamen siyasî niteliklidir ve
bunlar Osmanlı döneminde olduğu gibi Türkiye'ye bir
baskı unsuru olarak değerlendirilmekte ve kullanılmaktadır.
2023-
Soykırım iddialarının kabul ettirilmesi hâlinde ne
gibi neticelerle karşılaşabiliriz?
Y.
Halaçoğlu- Bir defa soykırım gibi bir kavramı
Türkler'in kabul etmesi asla mümkün değildir. Edilmesini
beklemek de mümkün değildir. Neden? Çünkü bunu kabul
etmeye bizim ne kadar hakkımız var? Olmamış veya olması
ihtimali hiçbir belgeyle ispat edilmeyen bir konunun
bizim tarafımızdan kabulünü düşünmek bile mümkün değil.
Bunu ağzımıza bile almak mümkün değil, çünkü böyle
bir yükümlülüğü kabul etmemiz demek çocuklarımızın
ve torunlarımızın alınlarına büyük bir kara sürmek
anlamına gelir. Buna hangi şekilde hakkımız vardır?
Bunu kabul etmemiz asla mümkün değil. Bununla beraber
Avrupalılar'ın buradaki hedefi veya Ermeniler'in buradaki
hedefi, bunun kabul edilmesi hâlinde sürgün edilmiş
olan Ermeniler'e topraklarının geri verilmesi, en
azından bunun tazmin ettirilmesidir. Türkiye her iki
şartta da büyük bir sıkıntı içerisine girecektir ve
bölünme durumu ile karşı karşıya gelecektir. Hâliyle
bizim bunu kabul etmemizi hiç kimse bekleyemez. Ama
Türkiye'nin bölünmesi Avrupalılar için büyük bir kazançtır,
hedeftir, Sevr'deki hedeftir. Dolayısıyla bunu bizim
kabul etmemiz hiçbir sûrette ve asla mümkün değildir.
Avrupalılar'ın bunu bize kabul ettirecekleri bir dokümanları
da yoktur.
2023-
Bizim şu anda arşivlerimizin durumu nedir,
bütün araştırmacılara açık mıdır? Bugüne kadar araştırmacılar,
özellikle de yabancı araştırmacılar Osmanlı arşivleri
ve Genelkurmay'ın elinde bulunan arşivlerden ne kadar
faydalandı?
Y.
Halaçoğlu- 1992 yılına kadar Devlet Arşivleri Genel
Müdür Yardımcısı olduğumdan konu hakkında yeterince
bilgiye sahibim, dolayısıyla arşivlerin iç yapısını
biliyorum, bugüne kadarki gelişmeleri de Tarih Kurumu
Başkanı olarak biliyorum. Bugüne kadar aşağı yukarı
680 yabancı bilim adamı Osmanlı arşivlerinden faydalanmıştır.
Bunun içinde en çok araştırma yapan Amerikalılar'dır
ve bütün dünya devletlerinden bilim adamları araştırma
yapmıştır. Şu an arşivlerimiz dünyadaki bütün bilim
adamlarına açıktır. Hiçbir gizli saklı olmamak üzere
her şeyi ile açıktır. Buna karşılık arşivlerimizin
açık olmadığı iddiasında bulunan Ermeniler'in arşivleri
kapalıdır. Bunların açılmasına da asla müsaade etmiyor
Ermeniler. Biz biliyoruz ki Ermeni arşivlerinde Anadolu'da
ne kadar Türk ve Müslüman'ı katlettikleri yazmaktadır.
Onun için Ermeniler kendi arşivlerini açmamaktadır.
Bizim arşivlerimizin en gizli şifre kalemi evrakınının
bulunduğu bölümleri bile açıktır. Herkese açıktır,
Ermeniler dahil olmak üzere.
Nitekim
daha 1991 yılında, Ara Sorafyan adındaki bir Ermeni
"Osmanlı Arşivleri'nde Soykırımı" adıyla
araştırma yapmak üzere bize başvurmuştur, biz de ona
izin vermişizdir. Ve bu şahıs tam 3.000 adet mikrofilm,
yâni fotokopi aldı Osmanlı arşivinden. Hilman Kayzen
adında bir Alman, Ermeni meselesini araştıran ve Ermeniler'in
finanse ettiği bir Alman yine "Çukurova-Kilikya
Bölgesinde Ermeni Soykırımı" diye başvurdu, ihtimal
ki izin vermeseydik "izin verilmedi" diye
yaygara çıkaracaktı, izin verildi ve kendisine 5792
adet -bakın rakam bile hatırımda, çünkü izni o zaman
ben verdim- fotokopi verildi. Ama bunun her ikisi
de, Osmanlı arşivlerinin kapalı olduğunu iddia ediyorlar
bugün. Onlara gelinceye kadar pek çok araştırmacı
geldi araştırma yaptı. Herkesin tanıdığı Standford
Shaw, Bernard Lewis, McCarthy gibi bilim adamları
da Osmanlı arşivlerinde araştırma yaptılar bu konularda,
bunlar da kitap yayınladılar. Arşivler kapalı olsa
bu kitapları yayınlayamazlardı. Dolayısıyla Osmanlı
arşivleri sonuna kadar açıktır herkese.
Genelkurmay
arşivi şu sıralarda tasnif edildiği için araştırıcılara,
yâni sâdece Ermeniler'e veya yabancılara değil, bize
bile şu an tam açık değil. Tasnif edemediğiniz belgeyi
açamazsınız, numara vermediğiniz belgenin referansını
gösteremeyeceğiniz için. Bütün dünyada böyledir. Ama
buna karşılık tekrar ediyorum: Ermeni arşivler kapalıdır.
Bizim aslında yaygara koparmamız lâzım. "Ermeniler
bu konuda arşivlerini niye açmıyorlar?" diye.
Hem Amerika'daki, hem Ermenistan'daki, hem diğer ülkelerin
Ermeni kiliselerindeki arşivler kapalı. İşte İstanbul'daki
Ermeni patrikhanesinin arşivleri açık mı? Kapalı.
Niye açmıyorlar? Konu yine siyasî. Türkiye'yi mahkûm
etmek için çalışan ve çok iyi teşkilâtlanmış bir Ermeni
lobisi var, onlara destek veren ve eskiden beri hep
onlardan yana tavır almış bir devletler topluluğu
var. Onların desteği ile bu propaganda gâyet iyi yürümekte,
çok iyi reklam yapılmaktadır. Biraz da Türkiye'nin
işin bu kadar ciddiye alınacağını düşünemedmesinden,
yâni Türkiye'nin de ihmâli ile konu bu hâle gelmiştir.
2023 - Shaw, McCarthy, Lewis gibi tarihçilerin
yanında Türk tezlerini savunan yeni araştırmacılar
var mı? Bunlarla diyaloga geçmek için neler yapılıyor?
Ortak kongreler, Ermeni tezlerini de savunan katılımcıların
olduğu kongreler düzenleniyor mu?
Y.
Halaçoğlu- Tarih Kurumu 1990 yılındaki kongresinde
Ermeni Sesyonu adıyla bir sesyon açtı ve bütün dünyada
bize karşı iddiada bulunan Ermeniler de dahil aşağı
yukarı herkesi davet etti. Ama bir kişi hariç kimse
gelmedi. Ama şunu söyleyeyim, Bernard Lewis, Stanford
Shaw olsun, McCarthy olsun, bunların hiçbir tanesi
Türkiye'nin adamı değil. Bunlar saygın, yazdıkları
kitaplarla bütün dünyada kabul görmüş bilim adamları.
Bu adamlar bu kitapları yazıyorlar diye Ermeniler
tarafından tehdit ediliyor, hatta evleri bombalanıyor.
Şimdi düşünebiliyor musunuz, eğer haklıysanız niye
bombalıyorsunuz? Bu insanlar bizi jenosid ile suçluyor,
soykırımla suçluyor, ama biz hiçbirini tehdit etmedik.
Çünkü biz kendimizden eminiz, bunu yapmadığımızı biliyoruz.
Ermeniler yapmadığımızı bildikleri, fakat yaptığımızı
iddia ettikleri için de bu saygın bilim adamlarına
tehdit savuruyorlar.
Bunların ötesinde çalışan bir dolu insan da var. İşte
en son Nisan ayında kitabı yayınlanacağı söylenen
Amerikalı bir savcı var. Türkiye ile hiç alâkası yok,
Türkiye'ye hiç gelmemiş, sâdece bu haber alındıktan
sonra bir konferansa çağrıldı. Ermeniler'in ne kadar
çığırtkan olduklarını belirten bir kitap yazmış. Dolayısıyla
pek çok insan var, ama Türkiye bunlara fazla ilgi
de göstermek istemiyor. Çünkü gösterdiğimiz takdirde
hemen damga yiyor adam. Sanki Türkiye'nin adamıymış
gibi. Siz özgürce, objektif bir biçimde Ermeniler'in
soykırıma tâbi tutulmadığını yazın, dünyanın herhangi
bir yerindeki bilim adamı olarak, hemen damga yiyorsunuz,
Türkiye'nin adamı gibi gösteriliyorsunuz. Dolayısıyla
bunlar tamamı siyasî konular.
Tabiî
bütün bunlara karşılık bizim sâdece konu gündeme geldiğinde
harekete geçen değil, sürekli araştırmalar yapan kurumlar
kurumamız gerekliydi, bugün bu kurumlar hem sivil
toplum örgütleri içerisinde, hem devletin çeşitli
kademelerinde, hem de Tarih Kurumu'nda kuruldu. Konuyla
ilgili araştırmaları çok ciddî bir şekilde sürdürülüyor.
Biz Tarih Kurumu olarak yakın bir zaman içerisinde
hem dünya hem Türk kamuoyuna bu iddiaların yanlış
olduğunu gösterecek güzel projeleri ve onların neticelerini
sunacağız. Bu projeleri açıklamamız mümkün değil,
engellenir düşüncesindeyim, zirâ yabancı arşivleri
incelememiz lâzım geliyor. O bakımdan çok yakın bir
zamanda çok açık ve berrak bir biçimde Ermeniler'in
yalanları ortaya çıkacak.
Şüphesiz
bu önlemlerin yıllar öncesinden alınması gerekiyordu,
ama gene de bu gecikmenin biraz anlayışla karşılanması
da lâzım. Bir kişi kendine güveniyor ve yapmadığını
biliyorsa, bunun üzerindeki araştırmalara pek yönelmez.
Kendimizden eminiz ve dünyaya sesleniyoruz. Diyoruz
ki; Ermeni bilim adamları dahil olmak üzere dünyanın
her tarafından bilim adamlarını toplayın, bir komite
oluşturun. Türk bilim adamları ile bu konu ortak araştırılsın.
Bütün arşivlere bakalım, birlikte Türk, Fransız, İngiliz,
Amerikan, Alman, Avusturya, Rus arşivlerine bakalım,
ama en önemlisi, Ermeni arşivlerine de bakalım diyoruz.
Bunu hiç kimse kabul etmiyor. Ve diyoruz ki 1,5 milyon
insan öldürdüğümüzü söylüyorsunuz. Türkler tarihlerinde
hiç böyle bir harekette bulunmamışlardır. En kötü
zamanlarında bile böyle bir harekette bulunmamışlardır.
İşte Çanakkale Savaşı'nda yaralanan İngiliz askere,
Yeni Zelandalı askere herkes durup kimse yardım edemezken,
cepheden çıkıyor, gidiyor, adama su veriyor. Ona yardımcı
oluyor, götürüyor, yabancı siperlere teslim ediyor
adamı. Ve geri dönüyor. Bunu hangi millette görmüşsünüzdür?
Bizim
tarihimizde soykırım yoktur. Ama diyoruz ki 1,5 milyon
insan öldürdüğümüzü iddia ediyorsunuz. "O zaman
biz bu 1,5 milyon insanı nereye gömdük?" diyoruz.
Hani toplu mezarlar, bunları nereye koyduk? Gösterin
bize açalım. Oradan çıkarıp "bunları yapmışlar!"
diyelim. Ama hiç kimse "şurada öldürdünüz, şu
toplu mezara gömdünüz" diyemiyor. Çünkü yok ...
Ama Türkler'e ait ne kadar çok toplu mezar çıkıyor,
biliyorsunuz. Bunlar muskaları ile çıkıyor, Müslüman
oldukları belli. Bu katliamlar resimleri ile birlikte
müzelerde sergileniyor. İşte en açık ve berrağı eski
Van... Yakılmış, yıkılmış biçimi ile hâlâ gözler önünde,
biz açıp dünyaya sergilemiyoruz. Çünkü ölüler üstüne
propaganda yapmak istemiyoruz, ama yapmamız gerekiyor
galiba. Yıkılmış Van orada duruyor.
Hani nerede Ermeniler? İnsan hakları savunucuları
nerede? Nerede demokratik geçinen dünya? İşte bu dünya
beni mahkûm etme hakkını kendinde görebiliyor. Hiç
yapmadığımız ve insanlığın yüzkarası bir şeyle bizi
suçluyor.
2023-
En son Karabağ'da yaşananlar bu anlamda iyi bir
örnek teşkil ediyor olsa gerek...
Y.
Halaçoğlu- Evet, o mesele bütün herkesin gözü
önünde olan bir olaydır. Orada insanlar sürülmüştür,
öldürülmüştür. Yerinden yurdundan edilmiştir, ama
dünyanın sesi çıkmamaktadır. Aslında bu, Türkiye üzerinde
1914 öncesi ve sonrasında oynadıkları oyunun yeni
bir görüntüsüdür. Şunu söylemeliyim: Avrupa'yı çok
iyi tanımak gerekiyor. Avrupa'daki devlet felsefesi,
menfaat ve madde üzerine oturur. Avrupa'nın devlet
felsefesinin ve yapısının temelini ortaya koyan Machivelli'dir.
Machivelli eserinde şöyle diyor: "Bir hükümdar
ne kadar söz verir ve yerinde durmazsa, o kadar makbul
bir hükümdardır. Halkını ezen, aşağılayan, onun sırtından
geçinen hükümdar en büyük hükümdardır." Buna
karşılık Türk devlet felsefesindeki anlayış, Bilge
Kağan'da da aynıdır, Şeyh Edebâli'nin Osman Gazi'ye
verdiği öğütte de aynıdır. O da insanı insan olarak
düşünen, insan olarak değerlendiren bir anlayışın
devleti yücelteceği felsefesidir. Bilge Kağan "Açtınız
doyurdum, çıplaktınız giydirdim" diyor. Ama Türkler'e
mi sesleniyor böyle derken? Hayır! Diyor ki "Yukarıda
mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisinin
arasında kişi oğlu oldu." Türk demiyor, aksine
"insan yaratıldı" diyor. Ya Şeyh Edebâli
ne diyor: "Ey oğul! İnsana değer ver ki devlet
yücelsin." Aslında bu ayrım görüldüğünde bütün
mesele rahatça anlaşılıyor.
Bizim
mimarî tarzımıza baktığımız zaman, orada Yaratıcı
ile insanı birbirine rakip kılmayan bir anlayış sergilendiğini
görüyoruz. Yaratıcı'ya ait yapılan binâlarda, yâni
cami ve hayır müesseselerinde taşı kullanıyor Türkler.
Çökmemesi, yıkılmaması için, çünkü Yaratıcı ebedîdir.
Ama insan ilgili yerleri, yâni kendi oturdukları yerleri
yaptıklarında ahşap kullanıyorlar. Yâni rekabete girmiyorlar
O'nunla, çünkü insan fânîdir, ölümlüdür. O'nunla rekabete
giremezsiniz. Kremlin Sarayı'na, Louvre Sarayı'na
baktığınızda, daha kapısından içeri girerken ezilirsiniz.
Oysa Topkapı Sarayı'na girerken büyürsünüz, yücelirsiniz,
insanı ezmeyen bir yapısı vardır. Orada halk ile hükümdar
aynı seviyededir, bayramlaşırken halkla aynı seviyede
oturur. Kabul salonuna, arz salonuna baktığınızda
küçücük bir oda olduğunu görürsünüz. Ama Kremlin'e,
Çar Sarayı'na gittiğiniz zaman, oradaki şaşaa ve gösteriş
hükümdarla konuşan insanı küçültür. İşte devlet felsefeleri
arasındaki fark budur.
Böyle
bir ruha sahip insanların bir topluluğu yok etmesini
kimse bekleyemez, beklememelidir de. Türkler, Endülüs
Emevi Müslümanları'nı, onları yok eden İspanyollar'dan
kurtarırken, aynı zamanda Yahudiler'i de alıp kurtarmıştır.
Getirip İstanbul'a, Selânik'e, Edirne'ye yerleştirmiştir.
Aynı zihniyet Macaristan'da Avusturya ve Alman İmparatorluğu'nun
baskısı altındaki insanları da Osmanlı Devleti'ne
kabul etmiştir. Aynı zihniyet İsveç Kralı'nı kabul
etmiştir. Polonyalılar'ı kabul etmiştir. Aynı zihniyet
Almanya'dan kaçan Yahudiler'i kabul etmiştir. Nasıl
olur da aynı dönemde tutar ve başka ırkı, bin sene
barış içinde yaşadığı bir topluluğu yok edebilir?
Böyle bir şey asla mümkün olamaz. Ruha baktığınız
zaman bunun niçin olamayacağını anlarsanız.
Buna
karşılık Avrupalılar'ın tarihinde birçok soykırım
vardır. Meselâ Avrupalı adam soykırımı Cezayir'de
yapmıştır. Amerika'ya gittiğinde İnka, Aztek topluluklarına
bunu yapmıştır. Kızıldereliler'i yok etmiştir ve bunu
kabul de ederler. Avrupa'da Yahudiler'i yok etmiştir.
Sâdece Almanlar değil, Ruslar da yok etmiştir. Türkler'i'de
yok etmiştir. İngiltere de gidip aynı şeyi Hindistan'da
yapmıştır. Afrika'da yapmışlardır. Hatta hatta, "siyah
abanoz ticareti" adı altında zenci ticareti yapanlar,
aslında Katolik Kiliseleri'dir. Aynı zihniyeti bu
sefer insanların ruhlarının alınıp satılması şeklinde
devam ettirmektedirler. Değişen bir şey yok ki Avrupa'da.
Görüntü değişmiştir, şekil değişmiş, modernleştirilmiştir.
Kölelik de modernleştirilmiştir. Eski zamanlardaki
kölelik insanları alıp satmak, birisinin yanında karın
tokluğuna çalıştırmaktır. Bugünkü kölelik ise emperyalizmle
ekonomik köle hâline getirmektir. Yâni aslında Batı
cephesinde değişen bir şey yoktur. O yüzden Türkler'i
soykırım yalanıyla itham edenler, aslında bizi kendileriyle
karıştırdıkları, bizim onlara benzediğimizi düşündükleri
için böyle bir şeyin olabileceğini sanmaktadırlar.
(Bu
röportaj 2023 Dergisinden alınmıştır.)