|
"TARİHİ
GEÇMİŞ OLARAK DEĞİL, GELECEĞİMİZ OLARAK GÖRÜYORUM. "
Prof.
Dr. Yusuf HALLAÇOĞLU
Türk Tarih Kurumu Başkanı
Bu
sayımızda Türk Tarih Kurumu Başkanı Sayın Prof. Dr.
Yusuf Halaçoğlu ile soykırım kavramı, Ermenilerin sözde
soykırım iddiaları, Türk Tarih Kurumu’nun yürüttüğü
projeler ve Türkiye’deki tarih anlayışına ilişkin bir
söyleşi* gerçekleştirdik.
PANORAMA:
Bu konuda çok konuşuluyor ve tartışılıyor ama aslında
soykırım (genocide) kavramı Türkiye’de tam manasıyla
algılanıyor mu? Her etnik çatışma soykırım mıdır?
Y.
HALAÇOĞLU: Her şeyden önce henüz 1915 döneminde
bir jenosit kavramı yoktur ve dolayısıyla Türklerle
Ermeniler arasında meydana gelen olayları o hukuk çerçevesinde
ne kadar değerlendirebiliriz o ayrı bir konu. Ancak
jenosit dediğimiz zaman uluslararası hukuka göre bir
temel vardır. Bu da bir ulusun diğer bir kavimi veya
topluluğu tamamen tarihten silmeye yönelik düşüncesi
anlamına geliyor. Bunun için çok kişi öldürmenize de
gerek yoktur, bir kişi bile öldürseniz böyle bir kavram
içerisinde hareket ediyorsanız bu jenoside girer.
Ermenilerle
Türkler arasında meydana gelen olayların bu çerçeve
içerisinde değerlendirilmesi halinde böyle bir olay
kesinlikle görünmüyor. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu topraklarında
yaşayan yaklaşık bir buçuk milyon Ermeninin belli bir
bölümünün bir bölgeye sürüldüğünü görüyoruz ama bir
kısmı olduğu gibi kalıyor ve her bölgenin Ermenisi de
sürülmüyor mesela İstanbul Ermenileri, Batı Ermenileri
yerlerinde kalıyor. Sadece bunların yerlerinde kalması
bile jenosit kavramının veya hukukunun bu olayda ortadan
kalkması anlamına gelir, yani böyle bir niteleme yapamayız.
Kaldı ki devletin doğrudan doğruya belli bir bölge Ermenilerini
bile ortadan kaldırma düşüncesi söz konusu değildir.
Sadece Müslüman halkla Ermeniler arasında meydana gelen
çatışmalar itibariyle belli bir kayıp vardır ama hem
Müslümanlardan hem de Ermenilerden insanlar ölmüştür
dolayısıyla böyle bir olay jenosit kavramına girmez.
Bu tamamen daha sonraki tarihlerde, 1960’lardan sonra
Ermeniler tarafından ortaya atılmış bir iddiadır çünkü
ondan önceki zamanlarda Ermenilerin katliamı şeklinde
Batı kaynaklı bir takım belgelerde geçiyor. Bu katliam
iddiası belli bir zaman diliminden sonra birden bire
jenoside dönüşmüştür çünkü diaspora Ermenileri bunu
kendi çıkarlarına kullanmak, tazminat ve para elde etmek,
belki Türkiye’den bir takım mal ve mülklere sahip olmak
gibi düşüncelerle kullanmak istiyorlar. Batı dünyası
da bu kavramı Türklere bir baskı unsuru olarak algıladığından,
bu onlara kendi stratejilerini uygulama fırsatı verdiğinden
destek veriyorlar.
PANORAMA:
Bildiğiniz gibi birçok yabancı akademisyen ve bilim
adamı Ermeni sorunuyla ilgili olarak soykırım kavramını
kullanmayı reddettikleri için diğer ülkelerde tepki
görüyorlar. Aslında bu akademisyenlerin çalışmaları
Türkiye’nin Ermeni iddialarına cevap verebilmesi için
bir fırsat niteliği de taşıyor, Türkiye bu ve bunun
gibi fırsatları değerlendirebiliyor mu?
Y.
HALAÇOĞLU: Bu bilim adamları gerçekten konuya objektif
olarak bakabilen bilim adamları ve bu nadirdir. Herkes
kendi mensup olduğu ülkenin çıkarlarını belli bir ölçüde
gözetir ve bu durum itibariyle objektif olarak konuya
bakabilen bilim adamları da pek fazla değildir. Sizin
bahsettiğiniz bu bilim adamları tabi ki Türkiye tarafından
fazla destek göremedi. Belki bunun temel sebeplerinden
bir tanesi bu kişilere destek verildiği takdirde onların
yazdıkları objektif yazılar veya çıkardıkları kitaplar
Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilmiş veya
yönlendirilmiş gibi bir imaj doğuracaktı dünya üzerinde.
Dolayısıyla Türkiye bu kişilere fazla yaklaşamadı, fazla
destek veremedi. Ama şöyle olabilirdi, Türk devleti
değil de Türk toplumu, milleti bu insanlara, bilim adamlarına
reva görülen hareketleri büyük mitinglerle burada protesto
edebilirlerdi. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti de belki Avrupa
nezdinde bu bilim adamlarına reva görülen bu olayların
demokratik ülkelere yakışmadığını vurgulayabilir, hatta
Birleşmiş Milletler’e bile götürebilirdi.
PANORAMA:
24 Nisan itibariyle Ermeniler sözde soykırımı anma gününde
dünyada lobicilik faaliyetlerini yine hızlandıracaklar.
Sizce Türkiye her yıl karşısına çıkarılan Ermeni sorunuyla
ilgili istikrarlı ve etkili bir dış politika izlemekte
midir? Y.
HALAÇOĞLU:
Bu sorunuzun başlangıcı ta 1877-78’e kadar gidiyor.
Bunu o tarihten bu yana Batının Türkiye’ye karşı yürüttüğü
politikalar olarak niteleyebiliriz. Her şeyden önce
Ermenilerin ne yapmak istediklerini biliyoruz, Ermeniler
Doğu Anadolu’da ve Kilikya dediğimiz bugünkü Çukurova
bölgesinde bir bağımsız Ermenistan kurma düşüncesinde
oldular. Onlar açısından bakarsanız bunu gayet tabi
karşılayabilirsiniz, her ulus bağımsızlık için mücadele
edebilir. Ermeniler Osmanlı İmparatorluğu’nda çok ayrıcalıklı
olmasına rağmen böyle bir talepte bulunabilirler. Bu
gayet tabidir ve tarihte her zaman görülmüştür. Eğer
isyan edip devlet kurma arzusunda iseniz, bunun bir
takım ödenmesi gereken bedelleri olduğunu da kabul etmeniz
gerekir. Nasıl Yunanlılar ayaklanmışlar, isyan etmişler
ve bir devlet kurmuşlar, Sırplar, Bulgarlar da aynı
şeyi yapmışlar. Ancak her isyanın bir bedeli de vardır.
Nasıl biz Kurtuluş Savaşı’nda çeşitli dünya devletlerine
karşı bir mücadele vermiş ve mücadelenin bedelini ödemişsek,
ama bu mücadelenin bedelini öderken de ulaşmamız gereken
noktaya da ulaşmışsak ve bunu da kazanmışsak, Ermeniler
de 1896’lardan başlayan bu ayaklanmalarında bir hedefe
ulaşmak istediler ama bu hedeflerine ulaşamadılar, başaramadılar
ve devlet kuramadılar. Bunun da bedelini belli ölçüde
ödediler. Öte yandan Batı ülkelerinin, hele de demokratik
oldukların iddia eden Batı ülkelerinin bu yöndeki politikalarına
baktığınız zaman büyük bir anlayışsızlık içerisine giriyorsunuz.
Hem demokratik olacaksınız, hem de demokrasinin temel
unsurlarından olan Parlamentoyu yargı organı olarak
kullanacaksınız, hem bir demokratik ülkede çıkardığınız
kanunun tartışılamaz olduğunu söyleyeceksiniz bunlar
demokrasiyle taban tabana zıt olan konulardır.
Başta İngiltere, Fransa olmak üzere ve daha sonra Amerika,
Osmanlı devletini paylaşma politikaları çerçevesinde
o zaman Ermenilerle işbirliği yapmış ve bu politikaları
yürütmüşlerdir. Ama aradan bu kadar zaman geçtikten
sonra artık bu politikalarını terk etmeleri gerekmez
miydi diye düşünebilirsiniz. Evet, öyle olması lazımdı,
fakat bu konu bu devletler için yine Türkiye’nin yumuşak
karnı olarak görülmekte, Türkiye’ye kabul ettirmek istedikleri
çeşitli konularda siyasi baskı unsuru olarak kullanılmaktadır.
Yoksa onlar da çok iyi biliyorlar ki 1915-18 arasında
herhangi bir şekilde Ermeniler bir soykırıma uğramamıştır
veya uluslararası hukuktaki soykırımla ifade edilebilecek
bir duruma uğramamışlardır. Bu ülkeler de bunu çok iyi
biliyor çünkü kendi arşivlerinde bizim yaptığımız araştırmalarda
bu sonuç ortaya çıkıyor. O zaman ne yapmak istiyorlar?
Bir defa Amerika’da mesela çok önemli bir Ermeni lobisi
var, keza Fransa gibi diğer ülkelerde de aynı lobiler
devam ediyor. Bu lobiler siyasi olarak o ülkenin yönetiminde
etkili oluyorlar ve dolayısıyla bu ülkeler ister istemez
belli ölçülerde bunu kabul etmek zorunda kalıyorlar.
Türkiye’nin bunlara karşı yürüteceği politika ise ancak
bunun gündeme geldiği dönemlerde söz konusu olabiliyor.
Türkiye’nin tabi ki böyle bir kısa zaman içerisinde
bir lobicilik faaliyeti yürütmesi mümkün değildir. Hem
lobiyi organize edeceksiniz, hem başka lobilerle işbirliği
yapacaksınız bu tabi uzun bir süreci ve oldukça büyük
bir parayı gerektiriyor. Çünkü bizim tespit ettiğimize
göre Ermenilerin bu konudaki yıllık harcamaları 450
milyon dolar civarındadır. Türkiye’nin bu konuda bence
yapması gereken en önemli şey, uluslararası nitelikte
araştırma yaptırmaya gayret etmesidir ve bunu bir komisyon
olarak yaptırtabilir. Bir özeleştiri olarak söyleyeyim,
bizde yapılan araştırmalar genelde belli belgelere dayalı
herkesin birbirinden aldığı bilgiler çerçevesinde yürüyor.
Bu sebeple bizim son yaptığımız çalışma daha farklı
oldu. Gerçekten Ermeni iddialarını nasıl karşılayabiliriz?
Bir, Ermeniler diyor ki biz Osmanlı devleti zamanında
masum olarak yaşıyorduk, devlet durup dururken tamam
çeteler vardı ama sivil halkı da beraber sürdü. İşin
boyutu gerçekten böyle midir, değil midir bunu araştırmamız
gerekiyor. Ermeniler tehcir edildikleri zaman çok büyük
bir kıyıma uğradıklarını iddia ediyorlar, tehcir sırasında
gerçekten böyle bir olayın olup olmadığını ortaya koymamız
lazımdır. Üçüncüsü yine tehcir sırasında bu öldürüldüğü
iddia edilen Ermenilere karşı bir takım devlet görevlilerinin
mahkeme edildikleri söz konusu, bu mahkemelerin hangi
sebeple yapıldığını veyahut da idama mahkum edilen Osmanlı
devlet görevlilerinin hangi sebeple idama mahkum edildiğini
ortaya koymamız gerekiyor. Bundan sonra da 1913’teki
geri dönüş kararnamesiyle ne kadar Ermeninin geri döndüğüne,
kendilerine mal ve mülklerinin geri verilip verilmediğine
yönelik bir araştırma yapmamız lazım. Ermeni konusunun
iki safhada olduğunu düşünerek ve birincisinin Birinci
Dünya Savaşı sırası ve öncesi, ikincisinin de Birinci
Dünya Savaşı sonrası bizim Kurtuluş Savaşı dönemimiz
olması itibariyle, son olarak da ikinci safhasında Ermenilerin
bizimle nasıl çatışma içerisine girdikleri dış devletlerle,
diğer yabancı devletlerle diplomatik ilişkileri, anlaşmaları
ve en son olarak da Kurtuluş Savaşı sonrasında Ermenilerin
hangi ülkelere göç ettiklerine bakmalıyız.
Bunları ortaya koyduğunuzda zannediyorum ki Ermenilerle
ilgili bütün problemleri veya iddiaları cevaplayabilirsiniz.
Halbuki bizde sadece mevci olarak alınan bir takım çalışmalar
var, hepsi olmamakla beraber çoğu bu şekilde. Bu tür
siyasi nitelikli konular bir bütün halinde incelenmek
zorundadırlar, bunu incelerseniz doğru cevap verebilirsiniz.
Türkiye bize baskı yapan diğer devletlere böyle bir
araştırmayı ciddi bir biçimde diplomatik olarak sunduğu
zaman karşımızdaki devletlerin en azından siyaseten
bize karşı yaptırımları ortadan kalkacaktır ve her seferinde
de ortaya çıkarılmayacaktır.
PANORAMA:
Etkin bir lobicilik faaliyeti olmadan böyle araştırmanın
başarısı ne şekilde olur?
Y.
HALAÇOĞLU: Tabi aynı zamanda lobiciliği de yapacaksınız.
Mesela Avrupa’da bizim çok geniş bir topluluğumuz var,
sadece Almanya’da 2.5 milyon insanımız var. Avrupa’daki
bütün Türkleri, 5 milyona yakın Türk var. Bu çok önemli
çünkü Ermenilerden neredeyse iki kat fazla. Amerika’da
Ermeniler kadar çok olmamakla beraber önemli bir Türk
nüfusu var. Öte yandan Yahudiler soykırımın sadece Yahudilere
uygulandığını iddia ediyorlar ve onlarla işbirliği yapılabilir.
Buna benzer topluluklarla işbirliği yapılabilir. Aynı
zamanda burada önemli olan karşınızdakileri ikna edecek
verilere sahip olmanız, ondan sonra lobicilikte etkin
hale gelebilirsiniz. Sadece ekonomik alanda bir birliktelik
sağlayıp, insanların eline ötekini ikna edebilecek bir
done vermezseniz bir işe pek fazla yaramaz. Bu yüzden
bu söylediğimiz türden yapılacak çalışmaların çok değişik
dillere, özellikle Batı dillerine çevrilmesi lazım.
Sadece İngilizce olarak değil, Fransızca, Almanca, İspanyolca,
Arapça ve Rusça olarak çevrilmelidir. Böylece her tarafa
cevap verecek duruma gelirsiniz.
PANORAMA:
Sizin ortaya koyduğunuz bir proje olarak Türk Tarih
Kurumu’nun yeniden yapılanması söz konusu. Bu yeniden
yapılanma ile biraz bilgi verebilir misiniz? TTK bahsettiğiniz
şekilde kapsamlı çalışmalar yürütecek mi?
Y.
HALAÇOĞLU: Bu anlamda şimdi yeniden bir kanun düzenlenmesi
konusu ön planda. Eğer bu kanun bir akademi şeklinde
kurumlarımızı teşkilatlandıracak şekilde çıkarsa o zaman
tabi ki Tarih Kurumu bu işin üstesinden gelir, hem alt
yapısı itibariyle hem de dış devletlerdeki etkinliği
çerçevesinde düşünecek olursanız. Şunu da ekleyeyim
bu tür araştırmalar tabi tek başınıza yapacağınız işler
değil. Dış ülkelerden çeşitli bilim adamları ile temasta
bulunacaksınız, belki onlarla işbirliği yapacaksınız
ve öyle yürüteceksiniz. TTK bunu yapabilecek Türkiye’deki
tek kuruluş çünkü dünyanın hemen her köşesinde ya muhabir
üyeleri ya da şeref üyeleri var. Ayrıca kongreler dolayısıyla
da çok geniş bir bilim adamı ağımız var diyebiliriz.
Dolayısıyla böyle herkesin itibar ettiği bir kurum haliyle
bunun üstesinden gelebilir. Şu anda bile Türk Tarih
Kurumu’nda şöyle bir yapılanma var: Eskiden klasik dönemde
Yeni Çağ, Orta Çağ gibi araştırma bölümleri varken,
şu an Balkan, Avrupa Araştırmaları bölümü, Kafkasya
Karadeniz’in Kuzeyi Araştırmaları bölümü, Orta Doğu,
Afrika Araştırma bölümü, Asya Araştırmaları ve Türkiye
Araştırmaları bölümleri olmak üzere beş tane bölümümüz
var. Çıkacak bu kanunla birlikte bu bölümlerin içerisinde
masalar teşkil edilmesi gerekecek ve uzmanlar alınacak.
Bu uzmanlar sadece batı dillerini bilen değil, çalıştıkları
alanın dillerini bilen uzmanlar olacak ve o konularında
yüksek lisans, doktora yapmış olacaklar. Dolayısıyla
bu yapılanma içerisinde hele hele yabancı üniversitelerdeki
bazı bilim adamlarını misafir bilim adamı olarak Tarih
Kurumunda misafir edebilme imkanımız olacak. Böyle bir
ortamda düşünecek olursanız her konuyu çok objektif
bir biçimde araştırma imkanına sahip olacaksınız ve
dünya bilim aleminde de kabul görecek bu tür araştırmalar
çünkü sadece bizim açımızdan değil, geniş katılımlı
bir ortamda yapılmış olacak. Şu anda kurduğumuz bir
Ermeni masası var ve kurulmakta olan iki masamız daha
var, Süryani ve Pontus masaları. Bunlar Haziran ayından
itibaren işler hale gelecek. Bu iki masa da devreye
girdiği zaman bugün soykırım iddiasında bulunulan üç
konuda ciddi araştırmalar yapacak hale geliyoruz. Bu
çalışmalar yeterli mi diye sorarsanız, değil çünkü Türk
tarihi belli bir coğrafyaya sıkışıp kalmış bir tarih
değil, çok geniş bir coğrafyada. İlber Ortaylı’nın bir
sözü var “Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı, en uzun yüzyıl”
diye. Aslında yüzyıl yüzyıldır ama çok farklı konularda
Osmanlı Devleti’nin politik arenada karşı karşıya kaldığı
olayları değerlendirirseniz bu sözüne o zaman hak verirsiniz.
Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin ihtiyaç duyacağı
tarihi sadece geçmiş olayları ortaya çıkarmak olarak
görmüyorum. Geçmiş olayları inceleyip oradan ulaşacağınız
bilgilerle ulaşacağınız tecrübenin geleceğinize yön
vereceği anlayışıyla değerlendiriyorum. Bu çerçevede
tarihi geçmiş olarak görmüyorum, gelecek olarak görüyorum.
Böyle baktığımızda Türkiye’nin gerek dış politikasında
gerekse çizeceği stratejide temel veri tabanını bu yaptığımız
çalışmaların oluşturacağına inanıyorum. Bu açıdan bakarsanız
tabi ki 1915 yılı 24 Nisan’ını çok daha rahat ortaya
koyabilirsiniz. Sadece Ermenileri değil, kuzeyinizde,
güneyinizde, doğunuzda, batınızda olan olayları daha
iyi değerlendirme imkanını bulabilirsiniz ve Türkiye’nin
konumunu çok daha iyi değerlendirebilirsiniz. Ayrıca
sosyolojik araştırmalar da yapmak gerekiyor, Türkiye’nin
bazı iç konuları ile ilgili. Bunların hepsi ciddi bir
yapılanma ile ancak mümkün olabilir, bunu inşallah gerçekleştirebiliriz
diye düşünüyoruz.
PANORAMA:
Sizin 1998’de geliştirmiş olduğunuz Balkanlar, Ortadoğu,
Asya ve Kafkasları kapsayan bu bölgelerdeki Türk ve
Osmanlı tarihi eserlerinin envanterini çıkarmayı amaçlayan
Tarihî Türk Eserlerinin Tespiti Projesi mevcut. Bu projede
gelinen son nokta hakkında biraz bilgilendirir misiniz
ve çalışmalarınız yürütürken ne gibi zorluklarla karşılaştığınızdan
bahsedebilir misiniz?
Y.
HALAÇOĞLU: Aslında bu projeye başlarken sadece Osmanlı
coğrafyası olarak bakmaya karar vermiştik fakat daha
sonra mesela Mısır’a gittiğiniz zaman veya Suriye’ye
gittiğiniz zaman orada sadece Osmanlı dönemine ait Türk
mimari eserleri ile karşılaşmıyorsunuz; Selçukluları
görüyorsunuz, Zengileri, Tolunoğullarını ve diğerlerini
de görüyorsunuz. Her gittiğiniz yerde bütün Türk devletlerinin
yapmış oldukları mimari eserleri görüyorsunuz. O zaman
düşündük ve dedik ki sadece Osmanlı coğrafyasına ait
Osmanlı mimari eserlerinin tespitini yapmayalım, madem
o ülkelere gidiyoruz büyük zorluklarla, gittiğimiz her
yerde bütün tarih boyunca kurulmuş Türk mimari eserlerinin
tümünü alalım dedik. Dolayısıyla projeyi genişlettik
ve şu an yaptığımız çalışmaları bu hedefte yapıyoruz.
Bütün Türk tarihine ait, birimlerine ait, mimari eserlerinin
kültür varlıklarının tespitini yapıyoruz ve bu ölçüde
envanter sayılabilecek planlarını, ölçekli planlarını
çıkarıyoruz. Çeşitli fotoğraflarını, dijital kamera
ile görüntülerini çekiyoruz, kitabe vesaire bunların
tespitini yapıyoruz. Böylece dünya üzerinde mevcut bütün
Türk mimari eserlerinin bir envanteri çıkıyor. Şu an
bu projemizde Balkanlarda, Ukrayna, Kırım, Macaristan,
Avusturya belli bir ölçüde var, Bosna Hersek, Makedonya,
Kosova, Bulgaristan, belli bir ölçüde Romanya da tamamlandı.
Ortadoğu’da, Suriye’de Halep ve Şam tamamlandı, Ürdün,
Mısır, Tunus tamamlandı, diğer bölgelere henüz giremedik
daha ama iyi bir anlaşmamız var. İsrail ve İran’la anlaşma
yaptık, bu bölgelerde de çalışmalarımızı devam ettireceğiz.
Tabii, Irak’taki olaylar dolayısıyla oraya gidemiyoruz
şu an için ve yine İsrail’deki çatışmalar dolayısıyla
anlaşmamıza rağmen gidemiyoruz. Ayrıca, Balkanlarda
özellikle Yunanistan’la 3 senedir temaslarımız devam
ediyor ama bir türlü izin alamıyoruz. Diğer ülkelerde
ise pek problemimiz yok. Bu projenin en büyük sıkıntılarının
başında gelen yurtdışına göndereceğiniz o bölgeleri
bilen, o konularda araştırma yapmış olan ekip bulmak.
Her şeyden önce bu büyük bir zorluk. İkincisi, bu ülkelere
gittiğiniz zaman şehirlerde sadece bizim mimari eserlerimiz
yok, dağlarda, tepelerde de var, haliyle bütün ülkeyi
dolaşmak zorundasınız. Araç kiralamak zorundasınız ve
bütün ülkeyi , tıpkı seyyah gibi, baştan sona taramanız
gerekiyor. Biz gitmeden önce bu bölgelerde bir tespit
yapıyoruz ve daha önceki literatürden hangi yerde hangi
eserlerimiz var, bunların tespitini yapıp adreslerini
çıkarıyoruz ve gittiğimiz zaman o adreslere doğrudan
müracaat ediyoruz. Bir de o bölgenin mahalli idarelerinden
nerede eser vardır, mimari eser vardır bunları soruşturuyoruz.
Ayrıca, yine o ülkedeki Tarih Kurumu üyesi bazı bilim
adamlarıyla temas kuruyoruz ve giden ekibimizin içerisine
onları da dahil ederek bu çalışmayı daha rahat yapmaya
çalışıyoruz. Tabii zorluklardan bir diğeri de, gittiğimiz
ülkede dağ tepe gezerken, oradaki güvenlik güçleriyle
uğraşacaksınız, Türkiye’de her isteyen istediği yerde
gezebiliyor ama her ülkede yapamıyorsunuz bunu. Pek
çok ülkede bir şehirden bir şehre giderken izin almanız
lazım. Başka bir zorluk da şu; şimdi, bir takım mimari
eserlerimiz halen o ülkeler tarafından resmi bina olarak
kullanılıyor, kimisi askeri amaçlı kullanılıyor, kimisi
de resmi devlet dairesi olarak kullanılıyor. Şimdi bunların
içerisine girmek ayrı bir dert oluyor, hele hele askeri
tesislerin içerisine girmek neredeyse imkansız. Haliyle
bu eserleri sadece dışarıdan çekmek zorunda kalıyoruz,
çünkü çektirmiyorlar. Bu gibi zorluklarımız var, bunun
ötesinde pek fazla bir zorlukla karşılaşmıyoruz. Finans
yönünden zaten Devlet Planlama Teşkilatı bize finans
sağlıyor bu konuda. Tabii çok önemli bir çalışma yapılıyor
çünkü ilk defa bütün dünya üzerindeki Türk mimari kültür
eserlerinin envanteri çıkarılmış oluyor. Hangi eserin
ne kadar restorasyona muhtaç olduğu ve aciliyetle restore
edilmesi gerektiği tespitini yapıyoruz. Bunlar Kültür
Bakanlığı’na ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bildiriliyor,
onlarla da koordineli çalışıyoruz. Ayrıca yine bu çalışmayı
eserler bir şekilde yıkıldığında, eserleri tekrar inşa
edebilecek bir konumda yapıyoruz, bu da önemli tabii.
Fakat beni çok şaşırtan şeylerle de karşılaştık. Mesela
Bulgaristan’da 78 tane eser var derken, 200’den fazla
eser çıktı, hiç bilinmeyen eserler. Bu çalışma ile hedeflerimizi
şu şekilde niteliyeyim, bir defa her ülkeyle ilgili
basılı kitap çıkaracağız. İkincisi, Nisan’ın 15’inde
kuruluş yıldönümümüzde açılan TTK’nin e-mağaza sitesi.
Orada bu çalışmayı internet aracılığı ile bütün araştırmacıların
hizmetine sunuyoruz, araştırmacılar cüzi bir ücret karşılığında
oraya gitmeden 15-20 tane fotoğrafını, planını kendi
bilgisayarına indirebilme imkanına kavuşuyor. Bu sayede
öncelikle bilim alemine bir hizmette bulunacağız. Ayrıca,
bu eserleri bütün dünyaya tanıtmış olacağız. Türk kültürünün
bütün dünya tarafından tanınmasını sağlayacak ve kullanılmasını
sağlayacak bir ortam yaratıyoruz. Ardından bu çalışmayı
bütün kültürel varlıklar envanterimiz diye bir CD haline
de getirmeyi düşünüyoruz. Bu çalışma Türkiye’de de gerçekleştiriliyor
ve haliyle bütün dünyadaki Türk kültür envanteri çıkarılmış
olacak.
PANORAMA:
Son olarak Türkiye hep tarihten gelen dış politika sorunları
ile mücadele etmek durumunda kalıyor. Türkiye tarihiyle,
Osmanlı mirasıyla barışık mı? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Y.
HALAÇOĞLU: Bence pek küs değil, tarihini pek fazla
bilmiyor gibi geliyor bana. Çünkü tarihi bilmek demek
1878’de Kıbrıs’ın İngilizler tarafından işgal edildiğini
bilmek veya Türkiye Cumhuriyeti’nin ne zaman kurulduğunu
bilmek değildir. Dünya konjonktürü içerisinde ele aldığınızda
hangi şartlarda Türkiye’nin konumunu, diğer ülkelerle
olan ilişkilerini, nasıl bir ilişki çerçevesinde Türkiye
Cumhuriyeti’nin ortaya çıkabildiğini, Ortadoğu ilişkilerini,
o bölgenin elimizden çıkışını ve bölgeyle ilgili Batı
dünyasının politikalarını veya stratejilerini, bizim
stratejilerimizin ne olması gerektiğini, Kafkasları,
Balkanları vs... Asıl tarih kronolojik bilgi değildir,
bunun arka planıdır. Türkiye tarihi ile barışık mı,
değil mi diye çok soruyorlar. Bazı sivil toplum örgütlerinde
de şöyle sözler ön plana çıkarılabiliyor, mesela Türkiye
resmi tarihin dışına çıkamıyor, resmi tarih öğretiliyor
şeklinde ve özellikle lise ve ilköğretim okullarındaki
tarih kitapları kastediliyor. Aslında resmi tarih vs.
gibi konular bana göre bir söylemden ibarettir çünkü
bütün dünyada ders kitapları belli bir standartta verilir,
farklı verilmez. Fransa’daki tarih kitabına baktığınızda
Türkiye’dekinden fazla farkı yoktur. Herkes kendi milli
hasletlerini, özelliklerini kendi gençlerine öğretmek
ister ve bunu hassas hale getirmeye çalışır, bütün dünyada
böyledir. Bunu söyleyenlerin Batılı devletlerin tarih
kitaplarına bakmamalarından kaynaklanıyor. Ben resmi
tarihi o safhasıyla kabul etmiyorum ancak özellikle
bizim gibi kuruluşların yaptıkları tarih araştırmalarında
da bazılarında yanlışlıklar görebiliyorsunuz, mesela
onlar da ideolojik tarih yazıyor. Eğer ideolojiye saplanıyorsanız
o bilim olmaktan çıkıyor, biraz hikayeye dönüyor. Özellikle
bunu popüler tarihte fazlalıkla görebiliyorsunuz, bir
de ideolojik tarihte görebiliyorsunuz. Eğer siz ideolojinizi
yazdığınız kitaba da yansıtıyorsanız, o artık bilimsel
olmaktan çıkıp objektif tarihçilikten ayrılıyor. Bütün
mesele aslında tarihte objektif araştırma yapabilme
yeteneğine sahip olmaktır. Objektiflik nasıl olabilir?
Önce %100 objektif olabilir misiniz? Hayır, bunu peşinen
hiç kimse yapamaz. Ama %90 objektif iseniz çok önemli
bir yüzdeye ulaştınız demektir ve tarihi çok güzel ortaya
koyabilirsiniz. Bu çerçevede konuyu değerlendirdiğimizde
Türkiye’de tarihin algılanışında büyük bir değişikliğe
ihtiyaç var. İkincisi devlet adamlarının, devleti yönetenlerin,
ki Atatürk’ten sonra bunu pek fazla göremiyoruz, tarihçilerle
yakın temas halinde olmalı gerekir. Herkesin tarih bilmesi
de gerekmez, bilemez. Diyelim ki bir başbakan tarihi
bütünüyle bilebilir mi? Hayır. Burada önemli olan nasıl
teknik danışmanlar alınıyorsa, tarih ve uluslararası
ilişkiler danışmanlarından meydana gelen bir ekibe de
sahip olmaktır. Bu neyi kazandırır? Diyelim ki Kıbrıs
meselesi olur, Irak meselesi olur, Yunanistan, Ege Adaları,
Kafkasya meselesi olur. Bu konularda bu kişiler derhal
o konularda geçmişe yönelik, sağlam verilere dayalı
raporlar hazırlayabilirler ve ülke kendisini ona göre
değerlendirir. Mesela ABD, Ortadoğu politikalarında
kesinlikle tarihe müracaat ediyor. Bunu nereden biliyoruz,
Osmanlı arşivine gittiğimiz zaman Amerikan bilim adamlarının
hangi konularda ve kaç adet araştırma yaptıklarını çıkarabiliyorsunuz
çünkü bu bilgiler bilgisayara kaydediliyor. Hangi bilgileri
gördüler, fotokopilerini aldılar, bunların hepsi Osmanlı
arşivinde var. Bütün dünya ülkelerine göre kıyaslarsanız,
Amerika’dan sonra en fazla araştırma yapan Japonlardır.
Japonlarda yılda 174 bilim adamı araştırma yapıyor.
Buna karşılık Amerika’daki rakam 600 civarında. Bu çerçeveden
değerlendirirseniz Amerika’nın tarihe verdiği önemi
ve bu bölgeye karşı yürüttüğü strateji veya politikalarda
bölgenin geçmişinin veya sosyolojik araştırmasının ne
kadar önemli olduğunu görebiliyorsunuz. Amerika’nın
Irak işgali ile ilgili konuya baktığınız zaman, bakıyoruz
Osmanlı arşivinde bundan beş sene öncesinde bu konuyu
araştırmaya başlamışlar. Aslında ülkelerin ne yapacaklarını
onların araştırmalarından da anlayabilirsiniz. Mesela
1914’te Birinci Dünya Savaşı yeni başlarken Ortadoğu
ile ilgili yeni haritalar çizmişler ve bugün Irak işgali
ile bu haritaları karşılaştırdığınızda ne yapmak istediklerini
görebiliyorsunuz. İşte tarih budur, bunu araştırabilmek,
bilmek bu şekilde olur. Uluslararası ilişkiler dediğiniz
şey de ancak bu birikimle doğru yere götürülür, bu yüzden
tarih bu kadar çok önemlidir.
PANORAMA:
Sayın Halaçoğlu verdiğiniz bilgiler ve değerlendirmeleriniz
için çok teşekkür ederiz.
Y.
HALAÇOĞLU: Ben teşekkür ederim.
-----------------------------------------------------
* Bu söyleşi 22 Nisan 2004 tarihinde Türk Tarih Kurumu’nda
gerçekleştirilmiştir.
Bu
söyleşi www.PANORAMADERGISI.com'dan
alınmıştır.
|