|
ERMENİ DİN ADAMLARININ,
TÜRKLERE YÖNELİK SOYKIRIM İDDİALARINA BAKIŞ AÇILARI NASILDIR?
DİKRAN KEVORKAN
(Kandilli Ermeni
Kilisesi Başkanı)
7 Ekim 2000 tarihli Sözde Ermeni
Yasa Tasarısı hakkındaki görüşlere yer veren “Ceviz Kabuğu”
adlı TV programına katılan Kandilli Ermeni Kilisesi Başkanı
Dikran Kevorkan, şunları söylemiştir:
"Soykırım ve Tehcir (bir
yerden alıp başka bir yere götürmek) farklı anlamlara gelir.
Emperyalistlerin oyunları, Ermeni idarecilerin apolitik düş
öncüleri (medya, kiliseler, din adamları) bütün bu olaylara
sebep olmuştur. Patrik ruhani bir liderdir, siyasi konularda
patrikten görüş alma gibi bir yanlış yapılıyor. Emperyalist
güçler ASALA ve PKK'nın arkasında olmasaydı onlar ne yapabilirlerdi?
Tehcir meselesinde Almanya'nın
İstanbul'a baskısı vardı. Burada Almanya'nın yerleşik düzenini
sarsmak ve Bağdat demiryolu mevzusunda ekonomik menfaatlerini
sağlama almak amacı vardı. Atatürk'ün sağlığında Ermeni meselesi
niye gündeme gelmedi. Çünkü, ulusal ruh vardı, tek yumruk
vardı. Bugün bence devlet sisteminde bir laçkalık vardır.
Asimilasyon konusunda ise şunu
söyleyebilirim; bugün dünya üzerindeki Ermenilerin en rahatlıkla,
en güçlü şekilde kendi kimliklerini muhafaza eden ülke: Türkiye'dir.
Yurtdışındaki Diasporadaki Ermeni, ismini değiştirerek mücadeleye
giriyor. Çünkü, oralarda bir kültür ağırlığıyla o insanların
kültürünü eritmek var.
Bugün Türkiye'nin aleyhine
konuşulan Diasporadaki Ermeniler çok iyi biliyorlar ki, Amerika'nın
belli kiliselerinde kurban ayinleri Pazar günleri İngilizce
yapılıyor, Ermeniler ana lisanlarını kaybediyorlar. Bunu söylediğin
zaman kötü kişi oluyorsun. Biz onun için Türkiye'deki Ermeni
vatandaşlar olarak üzüntümüzü dile getiriyoruz. Ne için? Atatürk'ün
emanet ettiği Kuvay-i Milliye ruhuna bir haksızlık yapılmaktadır.
Bütün bunlar dışarıdakilerin oyunudur. PKK, ASALA, bu kararname,
bütün bunlar dışarıdakilerin oyunu. Biz Türkiye'deki vatandaşlar
olarak bir haksızlık yapıldığını düşünüyoruz. Ermeniler eğer
akıllıysa maşa olarak kullanılmasınlar."
II. MESROB
(ERMENİ PATRİĞİ)
CNN-Türk Televizyonunda 2000
Ekiminde yayınlanan bir programa katılan Ermeni Patriği II.
Mesrob, Henika Kiremitçi isimli bir izleyicinin yönelttiği
“Ben Türkiye'de yaşayan Ermeni'ler yani azınlık olarak ne
olacağız yani biz burada tedirgin oluyoruz.” Şeklindeki sözlerine
şu cevabı verdi:
MESROB II - Gerçektende
ben de nabzını yoklarken bizim İstanbul'da yaşayan kilise
üyelerimizin bir tedirginlik sezinliyorum; ama buradan izin
verirseniz, Türkiye'de yaşayan bütün hem Ermenilere hem kilisemin
üyelerine şunu söylemek istiyorum; tedirgin olmanıza hiçbir
sebep yok. Lütfen Türkiye'de yaşayan bütün vatandaşlarımızın
ve özellikle devletimizin sağduyusuna güveniniz ve hiç bir
eziklik altında da kendinizi hissetmeyiniz. Çünkü sizin bu
tasarılar ve bu gibi eylemlerle uzaktan yakından hiçbir ilginiz
yok.
II. MESROB
( ERMENİ PATRİĞİ)
22 Ağustos sabahı Kınalıada
Surp Krikor Lusavoric Kilisesi'ndeki törenlere başkanlık eden
Ermeni Patriği II. Mesrob, Hayr Sahak Apega'nın sunduğu Surp
Badarak ayininde özetle şu vaazı verdi:
VAAZIN BİRİNCİ KISMI
Yerusagem'de Siloam adında
kutsal sayılan bir havuz vardı. Rab Hisus'un zamanında, şehirliler
bazen havuzun suyunun birdenbire dalgalandığını söylerlerdi.
Bu dalgalanma esnasında kendini toparlayıp hemen suya atanların
hastalıklarına şifa bulacaklarına inanırlardı. Yüzlerce hasta
havuz kenarında imanla nöbet tutar ve dua okurdu. Bir defasında
havuz kenarındaki büyük sütunlardan biri devriliverdi. Havuz
başındakilerden 18 kişi feci şekilde ezilerek can verdi. Bu
olay Luka İncili'nin 13. bölümünde kayıtlıdır.
Rab Hisus şakirtlerine bu felaketi
hatırlatarak, 18 kurbanın cemaatin diğer üyelerinden daha
günahkar olup olmadığını sordu. Sonra da, yanıt alamayınca,
"Hayır!" dedi. Çünkü insanlar yalnız kendi hataları
ya da günahları sonucunda değil, birçok başka nedenlerden
ötürü yaşamlarını yitirebilirler. Asıl mesele şu: Doğal afet
ya da başka nedenlerle olsun, insan her zaman o ölümle yaşam
arasındaki kritik ana hazırlıklı olmalı, elinden geldiğince
hazırlıksız yakalanmamalıdır.
Ruhani hayatta karşılaşabileceğimiz
en büyük felakete gelince, o da Tanrı'nın krallığından mahrum
kalma olasılığıdır. Tanrı'nın yakınlığını ve babalık şefkatini
hissetmek istiyorsak , tövbe ederek Tanrı ile barışmamız gerekiyor.
Bu da, gerek Vaftizci Yahya'nın (Surp Hovhannes Migirdic),
gerek Rab Hisus'un İncil'deki vaazlarının odak noktasını oluşturuyor:
"Tövbe edin, çünkü Tanrı'nın Krallığı yakındır."
Altı gündür merkezi İzmit olan
feci depremin etkisi altındayız. Maddi ve manevi değerler
yanında, ve onlardan önce, belki de yirmi bini aşkın can kaybının
verdiği ıstırap dayanılacak gibi değil. Halbuki bu depremin
olacağı biliniyordu. İnsanlık tabiatı işte, o an gelene kadar
tedbir almakta ne kadar gecikildiğini anlamak istemiyoruz
sanki. Bu kadar can kaybına neden olan hırsız müteahhitlerin,
tabi yapanları kastediyorum, acaba vicdanları sızlıyor mu?
Ya, ağır çekimli film misali yavaş harekete geçen yöneticiler?
Öte yandan, sadece para değil, kanını gönderen Yunan halkını,
vatandaşına ve insanına başka bir ülkede bile değer veren
İsrail yetkililerini ibretle takdir etmemek mümkün müdür?
Dindarlıktan önce insanlık
gelir. İnsanı sevmeyen, ruh olan ve gözle görünmeyen Tanrı'yı
sevemez, der Surp Hagop. Bu gibi doğal afetlerde, din, dil,
ırk farkı gözetenler zavallı sefillerdir. Rab Hisus'un, İyi
Samiriyeli meselinde öğrettiği gibi, farklı din ve etnik gruplardan
olsalar bile, insanlar Göklerdeki Baba'nın evlatları ve birbirinin
kardeşleridir. İnsan, komşusuna ve kardeşine karşılıksız yardımda
bulunabilme erdemini gösterebilmelidir. Marmara depreminde
ölenler, geride kalan, kurtulabilen acılı insanlar, evleri
barkları kullanılamaz durumda olanlar bizim Rab'deki kardeşlerimizdir.
Her imanlı elinden gelen yardımı, kendi kararınca, yapmalıdır.
Bu acıya seyirci kalmak ayıp ve günahtır.
Bugünlerde güz yağmurları başladığında
sokaklarda yatıp kalkan onbinlerce depremzedeler bir de hastalanmaya
başlayacaklar. Yuvalarımızın güvenliğinde yaşarken, üç öğün
yemeklerimizi yerkenfelaketzede kardeşlerimizi de düşünmeli,
Rab'bin bizlere verdiği nimetlerden onlara da pay çıkarmalıyız.
Bu, ilk görevimizdir.
İkinci görevimiz, cemaatimize
ait olan okulların, kiliselerin ve Patrikhanemiz'in binalarındaki
hasarları en kısa zamanda el ele vererek onarmalı,güçlendirmeli
ve yöremizdeki olası herhangi yeni bir sarsıntıya karşı bu
emanetlerin mukavemet güçlerini artırmalıyız.
Ancak bunları yaparken en önemli
noktayı göz ardı etmemeliyiz. O da şudur: bu deprem kendimizi
sorgulamamıza , tövbemizi yenilememize, sosyal, idari ve
manevi anlamda yeniden yapılanmamıza muhakkak vesile olmalıdır.
VAAZIN İKİNCİ KISMI
Yeni öğrenim dönemi yaklaşırken,
sözümün ikinci kısmında önemli bir konuya değinmek istiyorum.
Ruhani ve kültürel hayatımız büyük bir yıpranmaya girmiş bulunuyor.
Bunun yegane sebebi snobizm ve gösteriş meraklılığıdır. Cemaat
okullarından uzaklaşma ve özellikle yeni zenginlerin kendi
çocuklarını yenibitme okullara büyük masraflarla kaydetme
yarışına akıl ve mantık sığdırmak mümkün değil.
Kendi kendilerini haklı çıkarmak
için de cemaat okullarımızın kalitesi hakkında yalan yanlış
hurafeler yayıyorlar. Cemaatimiz ilköğrenim okullarından bu
yıl tam 8 talebe Robert Kolej'in imtihanlarında gayet yüksek
puanlar elde ederek başarı kazandılar. Liselerimizden de üniversiteye
giriş oranı gayet yüksek; liselerimiz, yurdumuzdaki binlerce
ortaöğrenim okulları başarı sıralamasında ilk 150'ye giriyor.
Okullarımızın başarı oranının
göstergesi değil mi bunlar? Okullarımıza ikiyüz milyonu çok
gören ve evladını en az iki-üç milyarlık yenibitme okullara
gönderenler evlatlarına en büyük kötülüğü yapıyorlar. Onları
kendi kültürlerinden, dillerinden ve manevi zenginliklerinden
mahrum bırakıyorlar. Yarın öbür gün yetişip erdikleri zaman,
evlatları kendi ana-babalarını emin olunuz ki suçlayacaklar.
Otomobillerin markası vardır.
Komşumun şu marka arabası var, bizimki de ondan olsun diyebilir
birisi, arabaların alternatifleri çok; ancak bizim cemaat
okullarımızın alternatifi yok. Bizim okullarımızda çocuklarımız
hem bilinçli Türkiye vatandaşları olarak yetişiyor, hem de
Ermeni dili ve edebiyatına, Hıristiyanlık dininin temel ilkelerine
vakıf oluyorlar.
Okullarımızda aksaklıklar yok
değil. Peki, öteki okullar mükemmel mi? Tabi ki, değiller.
Öyleyse boş ve kaprisli tenkitleri bir yana bırakarak, sorunları
gidermek için yönetimlerde, okul komisyonlarında ve okul-aile
birliklerinde aktif görev almak gerekir. İyi olmayan, kendini
yenileyemeyen yöneticiler demokratik katılımla görevden alınır,
daha iyileri göreve getirilir. Bu da cemaatin etkin ve uyanık
katılımıyla olur.
Okullarımıza yabancı kalmanın
direkt sonuçlarından biri aile düzenimizin bozulmasıdır. Hemen
hemen boşanma yokken, cemaatimizdeki boşanma oranı son onyılda
hızla yükseliyor. Kutsal olmayan evlilikler ve nikahsız yaşayanlar
yüzde 60 oranını neredeyse geçmek üzere.
Hayırseverlerimiz var ki, hem
maddi destek yapıyor hem de cemaatin bu yaraları ile yakinen
ilgileniyor ve bir çıkış yolu arıyorlar. Bir de ağalik taslayanlar
var ki, ne maddi yardımda bulunurlar, ne de bu sorunlara ilgi
gösterirler; ama baş masalarda oturmaz ya da resimlerde görünmezlerse
kıyameti koparırlar.
Peki, bu sorunlarla toplumun
önde gelenleri, aydınları ve hayırseverleri ilgilenmezse kim
ilgilenecek? Benim ruhani ve manevi yetkim dışında bir gücüm
yok. Patriğiniz olarak şu kadarını söylüyorum: evladını kendi
cemaatinden, kendi dininden, kendi okulundan uzaklaştıran
her kişinin ve her ailenin üzerinden takdisimi geri alırım!
Vay Resuli Kilise'nin ve kilise büyüklerinin takdisinden mahrum
kalanların haline! Ne mutlu bu büyük ailenin sevgi bağı ve
birliği içinde bulunabilenlere!
Ne mutlu atalarımızın örf ve
adetleriyle donanmış olan inayetli ve kadasetli kilisemizin
vasıtasıyla ebediyet suyunun öz kaynağından içebilenlere!
Kısacası şunu söylemek istiyorum: Yeni okul döneminin başlamasına
birkaç hafta kaldı. Okullarımıza sahip çıkın, onlara destek
olun, çocuklarınızı kendi okullarınızdan uzaklaştırmayın,
okullarımızı ve sevgili öğretmenlerimizi yüreklendirin, okullarınıza
ve kiliselerinize güvenin, bir-iki yıldır başka yerlerde okuyorlarsa
bile, çocuklarınızı kendi eğitim yuvalarına döndürün!
II. MESROB
( ERMENİ PATRİĞİ)
Ermeni Patriği II. Mesrob’un
Milliyet Gazetesi muhabiri Yavuz Baydar’a 22 Mayıs 1999 tarihinde
verdiği mülakat.
Soru - Fatih dönemine kadar
Konstantinopolis'teki Ermenilerin bir Patriği olmamış. Neden?
II. Mesrob - Konstantinopolis'teki
Ermeni topluluğunun tarihi MS 4. yüzyıla dayanır. Bir ara
6. yüzyılda sur içinde bir Ermeni kilisesi olduğunu biliyoruz.
Daha sonra Bizans Ortodoks mezhebi dışındaki Hristiyanlara
müsamaha göstermediği için Ermeniler sur dışında kalan binalarda
ibadet etmişler. Tüm Batı Anadolu, Trakya ve hatta Lvov'a
kadar Doğu Avrupa bölgelerindeki Ermeni cemaatlerinin ruhani
reisi ise Bursa'da imiş. Bizans'ta Batı Ermenileri için bir
patriğe gerek görülmemiş.
* İstanbul'un fethine kadar
Anadolu'daki Ermeni cemaatinin durumu nasılmış?
II. Mesrob - Anadolu'daki
Hristiyan Ermenilerin tarihi İsa Mesih'in havarilerinden ikisinin,
Aziz Tadeos ile Aziz Bartolomeos'un doğu yörelerinde misyonerlik
yapmalarıyla başlar. 301 yılında Ermeni Krallığı Hristiyanlığı
resmi din olarak kabul etti. Bu olayın 1700'ncü yıldönümünü
2001 yılında kutlayacağız. Böylece 301 yılında Ermeniler'in
başpatrikliği sayılan Eçmiyadzin Patrikliği kurulmuş oldu.
6. yüzyıldan itibaren Kudüs'te
Rum Kilisesi'nden ayrılan Ermeniler bir Ermeni Patrikliği
oluşturdu. 10. yüzyılda Van'ın Aktamar Adası'ndaki Aktamar
Patrikliği üçüncüsüydü. Kozan'daki Kilikya Patrikliği ise
1441'de başladı. Diğer tüm yörelerde Osmanlıca'da "marhasa"
diye adlandırılan Ermeni episkoposları ya da başepiskoposları
vardı.
Soru - Fatih'in İstanbul
Ermeni cemaatine patriklik berati vermesinin nedeni nedir?
II. Mesrob - Fatih,
İstanbul'u fethettikten sonra şehrin iskanı için Anadolu'nun
muhtelif bölgelerinden Ermenileri İstanbul'a getirdi. Onun
Gennadios'u Rum Patriği olarak tanımasından sonra Bursa Başepiskoposu
Hovagim'i Ermeni Patriği olarak tanıması, Hristiyan tebaa
arasında bir denge kurma düşüncesine atfedilir.
İmparatorluk sınırları dahilinde
Bizans Ortodoks doktrinini kabul etmeyen büyük bir kitle olduğunu
unutmamak gerek. Ayrıca, devlete ödenecek vergilerin de Ermeni
tebaadan toplanması gerekiyordu. Fatih'in kararının bir nedeni
de budur.
Soru - Osmanlı döneminde
Ermenileri genelde zanaatkar ve tüccar olarak, sorunları geniş
ölçekli yaşamayan bir topluluk olarak görüyoruz. II. Mahmut
döneminden itibaren saraya yakınlaşıyorlar. Tanzimat'ı izleyen
dönemde Nizamname-i Millet-i Ermeniyan fermanı ile cemaat
laik bir özerkliği pekiştiriyor. Bu arada milletvekili ve
bakanlar da çıkarıyor. Ama bu arada Osmanlı topraklarında
yaşanan çözülme giderek hız kazanıyor. Bazı Ermeni siyasi
partileri merkezi otoriteye başkaldırıyor. Yaşanan acılı olaylar
1915'te doruk noktasına geliyor. Siz halen devam etmekte olan
bu tartışmalarla ilgili olarak ne düşünüyorsunuz?
II. Mesrob - Ben o dönemde
Ermenilerin bağımsızlık arayışında olduklarına inanmıyorum.
Patrikhane ve cemaatin büyük bir çoğunluğu Osmanlıcıydı. Bir
kısmı doğudaki yağmalama olaylarından, yaşanan siyasi kargaşadan
rahatsızlık duyuyor ve güven ortamının sağlanmasını talep
ediyordu. Çok küçük bir kesim, sadece Tasnaklar, bağımsızlık
peşindeydi.
O dönemin paniği içinde, yöneticiler,
azınlık içindeki küçücük bir azınlığın eğilimlerini bütün
bir azınlığa mal etme yanlışını yaptılar. Sorun bence şuydu:
Osmanlı'nın çöküşü başlamış, birçok ülke bağımsızlığını ilan
etmişti. Tabii bazı Batılı güçler de bu kargaşada roller almıştı.
Bu gibi nedenlerle, Türk - Ermeni ilişkileri güvensizlik ortamına
sürüklendi. Böylece tehcir kanunu çıktı, bu da Ermenilerin
tarihine "büyük felaket" diye geçen olaylara sebebiyet
verdi.
Ancak TC'nin kuruluşuna kadarki
Türk - Ermeni ilişkilerinin bu son dönemini bütün tarihi açıklamak
için kullanmak çok yanlış.
Tarihe besinci yüzyıldan itibaren
bakmak gerekir. İlk Ermeni matbaasının İstanbul'da kurulduğunu,
ilk Ermenice kitapların burada basıldığını, ilk Ermeni tiyatrosunun
bu dönemde İstanbul'da kurulduğunu da görmek gerek. Benim
için en önemlisi, bu kadar çok farklı gruplardan, kültürlerden,
dinlerden insanın bir imparatorluk çatısı altında 600 yılın
üzerinde birlikte yaşamış olmasıdır. Bu bence kutlanması gereken
bir şey.
Soru - Cumhuriyet'e geçiş
kiliseniz açısından sancılı oldu mu?
II. Mesrob - Oldu elbette.
Birinci Dünya Savaşı olmuş, tehcir yaşanmıştı. Bir yıkım tüm
toplumu etkilemişti. Cumhuriyet'in ilk beş yılında cemaat
patriksiz kaldı. I. Mesrob'un 1927'de Patrik seçilmesinin
ardından normalleşme süreci başladı.
Soru - Bugün kilisenizin
ve cemaatinizin sorunları neler?
II. Mesrob - Dini ve
ruhani açıdan hiçbir sorunumuz yok. İstediğimiz yerde ve saatte
dini vecibelerimizi yerine getiriyoruz. En büyük sorun, rahip
ve papaz sıkıntısı. Bir ruhban okulu şart, ama biz bunu YÖK
kanalıyla üniversite sistemi içinde çözmek istiyoruz.
Cemaatin toplumsal sorunları
var. 1936 Beyannamesi'nin vakıflarımıza getirdiği bazı çağdışı
kalmış, artık bugünün şartlarına göre gözden geçirilmesi gereken
tahditler var. Bir camiye bir kişi nasıl hibe edebiliyorsa,
bir kiliseye de hibede bulunmalı. 1936'dan sonra vakıflara
verilen mülk bağışları da tapu verildiği halde 1970'lerden
itibaren sahiplerine geri verilmesi kararı altında. Eski sahipleri
ölmüş ise, mülklere el konmuş. Bu uygulamaların bir an önce
son bulmasını diliyorum.
Soru - 2000'lere gidilirken
Türkiye toplumu sizin pencerenizden nasıl bir manzara arz
ediyor?
II. Mesrob - 75. yıldönümünü
birlikte kutlamakta olduğumuz Türkiye, çok karmaşık gündemli
görünse de, ben bu sıkışık ortamdan çıkıp baktığımda, durumun
o kadar da kötü olmadığını görüyorum. Gelecek açısından ümitliyim.
Ülkemizin gerek bölgesel konumundan, gerek kendi içindeki
ileriye dönük hamleleri bakımından iyimserim. Sistemin yeni
döneme uyarlanmasıyla birçok sorunun üstesinden gelebileceğimizi
düşünüyorum.
Soru - Günümüzdeki laiklik
tartışmalarına ne diyorsunuz?
II. Mesrob - Bu ilke
bizim cemaatimizin içinde var. 1863'teki belge bunu tescil
ediyor. Bu anlayış hala devam ediyor. Ben Türkiye Ermenileri
patriği olarak, burada insanların evlenmesi, boşanması, mülkiyet
ihtilafları gibi hususlara bakacak dini mahkemelere başkanlık
etmeye hiç mi hiç hevesli değilim.
Cumhuriyet döneminde doğan
insanlar olarak geriye dönüşün imkansız olduğu kanısındayım.
2000'lere adım adım ilerlerken, Orta Çağ'a geri dönüş anlamına
gelecek her çabayı, hayatı dini yasalarla yönetmeye ilişkin
her adımı gülünç buluyorum.
Soru - 2000 yılı kutlamaları
bütün insanlığın ilgisini çekiyor, ama Hıristiyanlar için
ayrı bir önem taşıyor. Siz Türkiye'de "millennium"
kutlamalarına nasıl katkılar yapacaksınız? Türkiye için bu
kutlamalar büyük bir fırsat değil mi? Türkiye sizce bu konuyu
yeterince önemsiyor mu?
II. Mesrob - Biz çok
önemsiyoruz bunu, ama devletin bu işle alakalı birimleri ne
kadar önemsiyor, hala bilemiyorum. Bakın, Türkiye'de Anadolu'nun
üç ana kilisesi var: Ermeni, Rum ve Süryani kiliseleri. Benim
bildiğim kadar, 2000 kutlamaları konusunda bu üç kiliseden
hiçbiriyle temas kurulmadı. Biz her türlü katkıyı yapmaya
hazırız, ama son ana bırakılırsa, korkarım istemediğimiz engeller
önümüze çıkabilir. Hep söyledim:
Hristiyanlık açısından birinci
dereceden kutsal ülkeler Filistin ve Vatikan ise, ikinci dereceden
kutsal ülke Anadolu, yani Türkiye. Düşünün, İsa'nın havarilerinden
yarısının mezarları buradadır! Bunun turizm, kültür ve dinler
arası ilişkiler bakımından devasa önemi var. 2000 yılında
İsrail'e müthiş bir turizm akımı olacak. Bize ne kadarı gelecek?
Biz turizm krizine cevap ararken, bunu da düşünmeliyiz. Türkiye'nin
kültürel, folklorik, dini dokusunun sonuna kadar kullanılması,
sergilenmesi gerekiyor. Ben bunun yapılmadığı kanısındayım.
Bu büyük fırsat değerlendirilmelidir.
II. MESROB
( ERMENİ PATRİĞİ)
22 Mayıs 1999 günü Hilton Oteli’nde
düzenlenen resepsiyonda konuşan Ermeni Patriği II. Mesrob,
şunları söylemiştir:
"3. Binyılın eşiğindeyiz.
İnsanlık tarihinde yeni bir dönemin başlangıcını kutlamaya
hazırlanıyoruz. Bunun hepimiz için büyük fırsat olduğunu düşünüyorum.
Geleceğimizi kıtaların, kültürlerin ve halkların birlikteliği
düşüyle tayin etme fırsatı...
İnsan hayatına, kişisel hak
ve özgürlüklere saygı, adil ve her türlü şiddetten uzak bir
dünya hepimizin ortak özlemi.
Önümüzdeki bu dönüm noktası
yalnızca eşsiz bir fırsat değil, aynı zamanda çetin bir sınav
sunuyor bizlere. Geride bırakmaya hazırlandığımız 2. Binyıl
trajik olaylarla doluydu.
Yine de geride bıraktıklarımız
arasında hep saygıyla yad edeceğimiz, önümüzdeki binyıllarda
da sevinçle kutlayacağımız nice olaylar yok değil.
Tıpkı bugün kutladığımız gibi...
İstanbul Ermeni Patrikliği'nin
kuruluşu tarihte eşine rastlayamayacağımız bir olaydır.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u
fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni
episkoposluğunu çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne
dönüştürmesi Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu
ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir.
Tarihte bir dine mensup bir
hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı
tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü.
Yeni bir binyıla girerken dünyada
yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş
ortamını gözönünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen
bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini,
sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz.
İmparatorluk sınırları içindeki
Ermeni toplumunun hayatını onun örf ve adetlerine göre düzenleyen
Fatih Sultan Mehmet'i, onun doğrultusunda ülkeye hizmet eden
devlet adamlarını ve 1461'deki ilk İstanbul Ermeni Patriği
Bursalı Hovagim'den başlayarak bu makama sadakatle hizmet
eden 83 patriğimizi sevgiyle ve minnetle anıyoruz.
Biz Türkiye Ermenileri, ülkemizde
yaşayan en kalabalık Hıristiyan cemaati olarak 75. yılını
coşkuyla kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlık geleceğine
tüm kalbimizle inanıyor ve yarınlara ümitle bakıyoruz."
|